BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yüreğimizdeki yara: SELANİK

Yüreğimizdeki yara: SELANİK

Süleyman Paşa Rumeli’ye sadece iki sal adamıyla (40 yiğit) çıktı, yaktığı meşale Viyana önlerini aydınlattı... Tahsin Paşa’nın ise tam donanımlı 40 bin askeri, topu, tayyaresi, cephanesi vardı, canım Selanik’i mermi atmadan düşmana bıraktı.



“Beyaz Kule” Osmanlıyım diye bağıran bir eser ama ne bir tuğra ne kitabe bırakmışlar. Kulemiz Yunan Kültür ve Medeniyet Bakanlığınca Bizans eseri diye tanıtılıyor. Selanik’e büyük hayallerle gelen Türkler şaşırıp kalıyor. 1912’lerde varlığı bilinen 83 camiden biri bile açık değil, binalar değişik amaçlarla kullanılıyor. Selanik, Yunanistan’ın ikinci büyük şehri. Nüfusu bir milyon filan. Deyin ki İstanbul’un bir mahallesi... Şöyle camı açıp Sefaköy’den İkitelli’ye doğru bakıyorum, eh işte... Anca o kadar... Ama hatıra dersen yığınla... 5 koca asır geçirmişiz dile kolay. Efendim Selanik, İstanbul’dan 70 küsur yıl evvel 1. Murad devrinde alınır. Zaman zaman el değiştirirse de II. Murad kesinkes topraklarımıza katar (1430) Vardar Yenicesi’ndeki Türkler kente akar. Osmanlı, girdiği yerin halkını bizar etmez, şehrin Rumları ve Bulgarları yine eskisi gibi yaşar. Selanik, Vardar Nehrinin deryayla buluştuğu yerde kurulan ehemmiyetli bir limandır. Yollar geçitler eşiğinde düğümlenir âdeta. İstasyonundan hem Edirne ve İstanbul’a tren kalkar, hem Üsküp’e, Manastır’a, Belgrad’a... Karayolu ile Adriyatik’e de açılır, Tuna boylarına da.... Draç, Peşte, Mitroviça... Hasılı Selanik kimin elindeyse Balkanları ondan sorarlar. MAZLUMUN YANINDA Yıl 1492... İberik yarımadası. Köktenteslisçi İspanyolların Hıristiyan olmayanları kıtır kıtır kestikleri günlerde Bayezid Han üzerine düşeni yapar. Müslümanların yanı sıra Yahudileri de kurtarır, İstanbul İzmir ve Selanik’te yer açar. Avrupa’da sürek avı sürerken Osmanlı mülkünden huzur içinde yaşar, alır, satar, para kazanırlar. Kimse tavuklarına kış demez, nasırlarına basmaz. Hatta çarşıda pazarda İbranice konuşurlar. Gelgelelim 1666 yılında Sabetay Sevi adlı Yahudi, Mesih olduğunu iddia eder ve ırkdaşları içinde hayli taraftar toplar. Sıkıştırılınca kıvırır ama Sabetayistler dal budak salar. Bunlar Müslüman kisvesine bürünür, kendilerini ustalıkla saklarlar... 1906’da yapılan nüfus sayımına göre, Selanik’te Türkler ve Yahudiler ekseriyettedir, Rumların bir ağırlığı bulunmaz. Ha Türklerin içinde de Sabetaycılar vardır, o başka. Zaten belediye başkanlığına da dönmenin biri bakar. Osmanlı Kadı Siciline göre, Selanik’te 83 cami, altısı küçük 18 kilise ve 20 sinagog bulunur. 43 mahallede Müslümanlar, 16 mahallede Yahudiler, 12 mahallede ise Hıristiyanlar (Rum, Ermeni, Bulgar) otururlar. Ecdad Selanik’i birbirinden güzel eserlerle donatır. Sayısız han, hamam, sebil, mektep yapar. Hatta İstanbul’da bile yokken tramvay hattı döşer, Berlin’le Paris’le yarıştırırlar. Şehir bakımlı yüzü ile yatırımcıları cezp eder, oteller, mağazalar açılır, acenteler, konsolosluklar, bankalar... Tanzimat Fermanı’nın ilanını takiben azınlıklar şirazeden çıkar, içten pazarlıklılar bilhassa Selanik’te yuvalanır, masonlar, siyonistler cirit atar. Badehu Sabetaycılar, İttihat Terakki saflarına sızar. Örgütü emelleri doğrultusunda yönlendirir ve büyük güç kazanırlar. Türk yurdunda garip şeyler olmaktadır. Misal bölüğün parasıyla Makedonya dağlarına çıkan ve komutanlarına kurşun yağdıran Resneli Niyazi bedavadan kahramanlığı kapar. Yakup Cemil nasıl bir subaysa gider, Genel Kurmay Başkanının (aynı görüştedirler oysa) beynine sıkar. SÜRGÜNDEKİ SULTAN Sabetaycıların en büyük düşmanı Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına izin vermeyen Abdülhamid Handır. Ulu hakanı devirebilmek için ayran gönüllü subayları kullanır, imparatorluğu akla ziyan maceralara sokarlar. İttihatçı subayların dediği olur, Kanun-i Esasi ilan edilir, dizginler sarayın elinden çıkar. Meşrutiyet ne yazık ki bölücülere yarar. Meclis-i mebusanda çeşitli milletlere mensup 133 vekil vardır, Türkler 127’de kalırlar. Neticede Bosna-Hersek işgal edilir, Bulgaristan ayrılır, Girit Yunanistan’a katıldığını açıklar. Müslümanların kanına giren çeteciler için umumi af çıkar, isyancılar dağdan iner, şehirli olurlar. İttihatçı eylemler fren tutmaz, Bu kez 31 Mart vakasını bahane eder, Rum, Ermeni, Sırp, Bulgar komitacılarla kolkola girip İstanbul’u basarlar (25 Nisan 1909). Abdülhamid Han muhafızlarının ısrarına rağmen kan dökmez, Hareket Ordusu denen başıbozuk güruhu kırmaz. Ama bunlar saldırgandırlar, Yıldız’ı yağmalamakla kalmaz, kütüphaneleri dağıtır, fotoğraf arşivlerini sokağa saçarlar. Bilahare içinde tek Türk bulunmayan bir heyet Abdülhamid Han’a “hal” kararını bildirir, sultanı yaka paça Selanik’e getirir, Alatini köşküne tıkarlar. Efendim Tahsin Paşa zamanında devlet malını zimmete geçirdiği için tenzili rütbe olan paragözün tekidir. Padişahın da kibarlığı işte... Bu adi cürme bile “ihtilastan menkub” gibi ağdalı bir isim takar, kabahatini yüzüne vurmaz. Hırsıza “hırsız” demekten hicap duyar. İttihatçılar sırf padişaha garez besliyor diye ol Tahsin’i Selanik Kolordu komutanlığına oturturlar. Tahsin Paşa ve avanesi ellerine düşen Sultanı bunaltır. Balkona bile çıkmasına müsaade etmez, üzerinde atış talimi yaparlar. Padişahın gazete mecmua okuması kesinkes yasaktır, musahiplerini de (sohpet arkadaşlarını) mahzenlere kapatır, dünyadan bi haber bırakırlar. SİYASET KIŞLADA Diplomasi ihtisas işidir, Abdülhamid Han dünyanın dört bir yanından gelen bilgileri derler toplar, hassas dengelere oynar. Mesela Balkan milletlerinin arasındaki kilise meselesini bilerek gündemde tutar. Kilise, manastırlar (ve onlara ait gayrimenkuller) genellikle Rumların elindedir. Sırplar, Bulgarlar bundan hiç hoşlanmaz. Gel gelelim İttihatçılar acemice işler yapar, düşman kardeşleri bir araya getirir, el sıkıştırırlar. Münakaşaya sebep olan kiliseyi en kalabalık guruba verir, diğerlerine devlet kesesinden kilise yaparlar. Eh ihtilaf bitince adamlar rahatlar, kafa kafaya verir Osmanlıya karşı ayaklanırlar. Rusya bir yandan ittifakı destekler, bir yandan da Babıaliye “Ben kefilim” der, “Balkanlarda savaş mavaş olmayacak!” Eski Hariciye Nazırı Asım Bey, Meclis-i Meb’usanda; “Balkanlardan imanım kadar eminim harb ihtimali yok” derken yeni Nazır Ermeni Gabriel Noradingiyan bildiklerini saklar. Başbakan Sait Paşa “Balkan Hükümetleriyle iyileşen münasebetlerimizden” dem vurup, Venizelos ve Sazanof’a övgüler yağdıradursun adamlar hazırlıklarını tamamlar. Le Tamps gazetesi Bulgar-Sırp anlaşmasını çarşaf çarşaf manşete taşırken, bizimkiler uyurlar. 120 Tabur talimli ve donanımlı askeri terhis eder, yetmez gibi 35 taburu da Yemen’e yollarlar. Bakın şu gaflete ki, Hükümet Sırbistan’ın Avrupa’dan satın aldığı silahların Selanik Limanı’ndan Belgrat’a sevkinde bir beis (!) bulmaz. Türkler asker bir millettir, evet bir cihat çağırısı ile yeni ordular kurulabilir. Ancak kışlaya siyaset girmiştir, subaylar cepheyle ilgilenmez, padişahları kovunca kime yaslansak, hangi rejimi oturtsak sualine cevap ararlar. Aralarında gruplaşırlar. Mektepliler, alaylılardan hoşlanmaz, redifler kurmaylara takar. Yok zadeganlar, yok halaskar zabitan... “Bizdendir işini yap”, “salla gitsin yaramaz” çekişmeleri ayyuka çıkar. Savaş yayıldığında subaylar hâlâ politika konuşmaktadırlar, halbuki mevziler dağılmış, ricat başlamıştır çoktan... YA RABBİ KAHHAR ADINLA Selanik... Alatini köşkü... Gece yarısı Abdülhamid Han’ın kapısı çalınır. Muhafız Kumandanı Rasim Bey “Hazırlanın” der, “yolculuk var!” - Hayırdır İnşallah! - Sizden saklandı efendim, şu anda dört düvelle harp halindeyiz. Selanik düştü düşecek, yarına çıkmaz... - Dört düvelle mi? Kim bunlar? - Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan. - Nasıl birleşirler, aralarında kilise kavgaları var. - Meclisi mebusân ve Ayan bu ihtilâfı hâlletti. Başımıza böyle işlerin açılacağını kim bilebilirdi ki? Sabah sizi gemiyle alacaklar, haberiniz ola! - Hayır! Selanik, İstanbul’un anahtarıdır. Bana bir tüfek verin, asker evlatlarımla şehri koruyacağım! Gidin kumandanınıza söyleyin, buradan ancak cenazem çıkar! İyi de ona fikrini soran yoktur ki, esir muamelesi yapar, getirdikleri gibi ite kaka İstanbul’a yollarlar. Sultan “Allah-ü teala bu felakete sebeb olanları Kahhar ismiyle kahretsin” der, “Devleti batırdılar!” Ağlamaklıdır, teessürünü saklayamaz. ORGANİZE İŞLER BUNLAR Halbuki Selanik’te kaybedilmiş bir şey yoktur henüz, düşman şehre girebilir ama göze alınamayacak zayiatlar verdikten sonra... Balık baştan kokar. Eğer bir komutan teslimden konuşuyorsa, işin çivisi çıkar. Nitekim emir komuta zinciri kopar, erler techizatı ve cephane sandıklarını arazide bırakır dağılırlar. Hatta top arabalarının koşumlarını keserler, atlara binen kaçar. Türk ordusu böyle bir zillete tarihi boyunca düşmemiştir, durun yapmayın diyenler de saldırıya uğrar. Sırp, Yunan, Bulgar kuvvetleri için de durum parlak değildir aslında. Hava soğuk, zemin ağırdır. Çamurda yatmaktan bıkmış usanmış, insanlıktan çıkmıştırlar. Kolera veba yaygındır, bakteriler baruttan fazla can yakar. Hepsi bir yana başlarında zafere inanan bir komutan yoktur, bıkkındırlar. Öyle ya savaş savaş nereye kadar? Denge politikasının hâlâ şansı vardır. Bulgarlar Ege’ye açılabilmek için Selanik’i çılgınca arzulamaktadırlar ki bu güç Rumlara karşı kullanılabilir pekâlâ. Ama Tahsin Paşa şehri Yunan’a teslimde kararlıdır ve bunu bir an önce yapar. Bulgar ordusu yaklaşmadan... Düşman şehre girerken askerimize istirahat emri verir, adeta misafir gibi karşılar. Evet! 97 yıl evvel böylesi bir 9 Kasım günü Selanik teslim edilir, üstelik dişe dokunur bir şey koparılmadan. 70 modern top, 70 bin tüfek, milyonlarca mermi, 1200 hayvan ve daha kullanmaya fırsat bulamadığımız tayyareleri düşmana bırakırlar. 25 bin er ve bin subay teslim olur. 15 bin er firar eder ya da bulunamaz. Bütün bunlara karşı lütfedilen şeyler komiktir, yok efendim subaylara kılıç taşıma hakkı bağışlanmış da filan... 470 yıllık Türk hâkimiyeti bir anda biter. Rumlar yollara dökülür, kızlar balkonlara... Çiçek atan atana. Caddelerde haçlı flamalar, mavi mavi bayraklar... İşin acı yanı bazı Yahudiler de galipleri alkışlar. Kral öldü yaşasın kral! Gidene ağam, gelene paşam! Yunan Veliahtı Konstantin’in yayınladığı bildiriye göre Osmanlılar serbest kalacak, şer’i mahkemeler işine devam edecektir güya... Rumlar verdikleri hiçbir sözü tutmaz, sakin geçen bir günün ardından yağma, cinayet ve tecavüzler başlar. Din hürriyeti lafta kalır, hoca efendileri sallandırır, camilere çan takarlar. Taşkınlıklar Kölnische Zeitung muhabirinin bile canını sıkar. “Rumlar Haçı kana boyadılar” der, “İnsanlık bu mu acaba?” Yunan hükümeti iaşesini taahhüt ettiği Osmanlı askerlerini aç bi ilaç bırakır. Çoğu vefat eder, fırsatını bulan kaçar. Firarlar domino taşı etkisi yapar, diğer birliklerin de moral ve disiplinini bozar. Panik sari hastalık gibi yayılır, mevziler boşalmaya başlar. Hasılı Selanik’in teslimi ile Garp Ordusu çöker, Edirne bile elden çıkar. AL RUM’U VER TÜRK’Ü Yunanlılar o hızla Bozcaada, Limni, Somatraki ve Taşoz adalarına da el koyar, bırakın itirazı kınayan bile çıkmaz. Çok tuhaftır Selanik misak-ı milli sınırları içine de alınmaz. Halbuki havalide çok miktarda Türk yaşamaktadır. Dedelerimiz bazı kasabalarda ezici ekseriyeti ellerinde tutmaktadırlar. Kavala, Serez, Drama... Yenice Vardar sonra... Bazı köyler beldeler % 100 Türk’tür. İdare değişebilir ama kendileri gibi kalmakta kararlıdırlar. Onları da “mübadele” denilen ucube karar yıkar. Hariciyecilerin “lanetli çözüm” diye andığı mübadele, tehcirden beter bir uygulamadır, iki taraflı can yakar. Fikir fitneci İngiliz’den çıkarsa da, teklif “ulus devlet peşinde koşan” Ankara ve Atina hükümetlerine cuk uyar. Az olsun benden olsun! Devlet dediğin büyük düşünür, kabileciler içlerine kapanırlar. İyi de Orta Anadolu’dan apar topar toplanıp Yunanistan’a yollanan Ortodoks vatandaşlar Türk asıllıdırlar. Alpaslan’dan 3 asır önce Orta Asya’dan gelen Karamaniler şaşkındır, “bizi gâvura niye veriyorsunuz” diye sorarlar. Bakın şu işe ki aradan dört kuşak geçmesine rağmen hâlâ Türkçe konuşuyor, hâlâ kuru fasulye pişiriyor, baklava börek açıyorlar. Helenlerle Pontuslarla kaynaşıp karışmadılar... İsterseniz bu mübadele işini bir başka yazıya bırakalım. Sadece ninemden dinlediklerimi aktarsam yeter de artar, inanın dizi çıkar... Ha bu arada Yahudileri unutuyoruz. Onlar da ikiye ayrılır. Bir kısmı aramıza katılır (malum Sabetaycılar Müslüman adı taşır) Türkiye’de el üstünde tutulur, Laik Cumhuriyetin kuruluşunda vazife alırlar. Bir kısmı da Yunan’a sokulur ve hayatının hatasını yapar. Rumlar Yahudileri baskı altına alır, bunaltırlar. 25 bin kadarı, Selanik’ten kaçar kurtulur. Kalanları (46 bin kişidir) Cihan Harbinde Nazilerin insafına bırakırlar.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT