BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > DİKİZ AYNASINDAN -1-

DİKİZ AYNASINDAN -1-

Bir zamanlar firmalar müşteri aramıyor, yer lütfediyorlardı. Mazot mâkul, müşteri mebzûldu. Arabalar dolu gidiyor, dolu dönüyorlardı.



Başlarken Çoğumuz lüks bir otobüsle şehir şehir dolaşan kaptan pilotlara imreniriz. Halbuki meslek can çekişiyor. İki sene sonra demode olacak bir otobüs 500 bin mark. Bu parayla yapılabilecek en kötü yatırım. Mazot altınla tartılıyor, en ufak bakım yüz milyonlara mal oluyor. Masraflar perondan çıkmadan başlıyor. Sadece ikramlara 3 bilet parası gidiyor. Garaj ve otobanlar para kesiyor, cezalar boyu aşıyor. Daha da kötüsü arabalar boş gidiyor, boş dönüyor. Hasılı o parlak renkli otobüslerin dışı bizi, içi şoförleri yakıyor. Bu güne kadar otobüsçüler çok eleştirildi. Ama kimse “bir de onları dinlesek” demedi. Biz yapılmayanı yaptık, sözü onlara bıraktık. Vızzzt Magirus geçti O günleri hatırlar mısınız bilmem. 60’lı yıllarda otobüsler kâh Sirkeci’nin dar sokaklarında basarlardı marşa, kâh Lâleli’nin eğri aralıklarında. Sonra sahile iner, arabalı beklerlerdi. Suhulet ile Sahilbend karşılıklı gelir gider, gün boyu otobüs çekerlerdi. Harem denilen yerde garaj filan yoktu. Sahilde önü asmalı bir kahve hatırlıyorum, yamaçlarda ahşap evler. Kolları paslı vinçler, kum yüklenen Thames’ler. Sonra tahtaları çürümüş bir iskele ve üç beş külüstür mavna.. Anadolu yakasının yolcuları Kadıköy Meydanı’nda sebze halinin arkasında toplanırlardı. Hoş o günlerde kaç firma vardı? Ulusoy, Kamil Koç, Güzel İzmir, Fındıklı Toros... Sonra güreşçi firmaları Dağıstanlı, Atan Kardeşler ve Şampiyon Hersekli. Çocukluk bu ya Gülhan, Gazanfer çekişmesi hoşuma giderdi. Kâhyalar karşılıklı atışır, ücret düşürürlerdi. Eli valizli birini görmesinler, anında koluna girer, biletini keserlerdi. HAY MAŞALLAH! Yolcu mu bekliyordum, yoksa uğurluyor muydum bilemiyeceğim ama oralarda bir yerlerdeydim. Firmanın biri gıcır gıcır bir Magirus’u yazıhanenin önüne çekti. Diğerleri de geldiler, “hayırlı olsun” dediler. Arabayı hayran hayran inceleyip “Maşallah” çektiler. Öyle ya burunlu Scania’lardan, burunsuz Fiat’lara henüz geçtiğimiz bir devirde motoru arkaya atan bir teknoloji çok konuşulmalıydı. Konuşuldu da. Yolculardan birinin şaşkın şaşkın yağlı kasketinin altını kaşıdığını hatırlıyorum. Sürücüden geride yer alan bir ön tekerleği akla ziyan bulmuştu. Arkaya konulan bir motor ise ancak geri geri giderken yarayabilirdi işe. Şoförler mi? Güldüler tabii. Hasılı Magiruslar çarpıcı renkleri, sessiz kabinleri, beyaz direksiyonları ve ayağa takılmayan motorlarıyla gönülleri feth ettiler. Ama biz onların en çok sesinden etkilenirdik. Hava soğutmalı olduğu için sürekli dönen ve boşa düştükçe vınlayan türbinler uzay gemilerini hatırlatırdı. Hele o çift ekzosttan çıkan çılgın patırtı kanımızı kaynatırdı. Mahalle çocukları ellerini uçak yapıp akranlarının burunlarını sıyırır, şaşkın muhataplarına “Vızzzt” derlerdi, “Magirus geçti!” Ve Magiruslar da geçti. Bir dönem Otomarsan’ın 302’leri yollara ipotek koydular. Süratliydiler, yakışıklıydılar, o devir ölçülerinde (tekerlek üstü hariç) rahattılar. Hepsi bir yana masrafsız ve sağlamdılar. 70’li yılların başında Magirus “Apollo” adlı bir seri ile parlak geçmişine dönmek istedi. Apollo’lar gerçekten havalıydılar. Hem göz okşayan bir dizaynları vardı, hem de yolcuya saygılıydılar. Bacak kadar çocuk binse eğiliyor, basamakları yere değiyordu. Ancak arabaya yumuşaklık kazandıran hava yastıkları Anadolu’nun lagalı yollarında sıkça patladı ve can sıktı. Bir ara MAN “sessiz dünya” diye bir seri çıkardı, ancak 302’lerin saltanatı sallanmadı. ALTIN YILLAR İşte o yıllar otobüsçülüğün altın yıllarıydı. Şoförler parayı buldular. Muavinler bile araba sahibi oldular. Bir arabası olan ikinciyi aldı. İki arabası olan firma kurdu. Eskilerin “öz”leri, “es”leri, “hakiki”leri türedi. Yeniler sektöre hız kattılar. Şişe suyu verdiler, kolonya, şeker tuttular. Hatta koltuk sayılarını azaltıp araları açtılar ve arka cama “rakibimiz havayolları” yazdılar. Kaptan Şoförler saçlarını limonla tarar, dişlerini altın kaplatırlardı. Tiril tiril lacivert takımlar ve apoletli gömlekler giyer, yumurta topuklu ayakkabılarının arkalarına basarlardı. Kent ya da Palmall içer ve Mercedes armalı şovalye yüzük takarlardı. O yıllarda aynaya CD asılmaz, tamponlarda “canısı” yazılmazdı. Ama her arabada çiğ yeşil ve cart kırmızıdan örülmüş bir karpuz maketi olurdu ve bunlar felaket toz tutardı. Sonra birileri yürüdükçe sallanan eller yaptı ve parayı kaptı. Derken çıkartmalar, fosforlar, lambalar... O devirde işler gıcırdı. Firmalar müşteri aramıyor, yer lütfediyorlardı. Mazot mâkul, müşteri mebzûldü. Arabalar dolu gidiyor, dolu dönüyor, kontak kapatmadan çalışıyorlardı. Muavinler gönülleri olursa su veriyor, olmazsa “molada içseydin” diyorlardı. AYILANA SU, BAYILANA LİMON Bizim çocukluğumuzda ne bileyim daha bir gariptik sanki. Elbette deodorant ve after shave kullanmıyor, çoğu kez tek çorapla idare ediyorduk. Gerçi ayakkabı içinde zararı yoktu ama, suhunet ve rutubet artınca kokusu çekilmiyordu. Muavinler sık sık “papuçları çıkarmayalım beyler” diye haykırıyor, istesin istemesin herkesi kolonyayla yıkayıp arabayı dezenfekte ediyorlardı. Derken garip huylar edindik. Yola çıkarken okuma yazması olmayanlar bile gazete aldı, çocuklar haftalar evvelden Teks ve Zagor topladı. Kabak çekirdeği, nane şekeri, Çengelköy bademi... Sonra tiryaki olsun olmasın, sırtını her koltuğa değdiren sigara yakmalıydı. Öyle ya, kazaklarım izmarit gibi kokmadıktan ve saçlarım kül tablasına dönmedikten sonra yolculuk yaptığım nereden belli olacaktı? Bütün olumsuzluklarına rağmen bizim nesil birer otobüsseverdi. Büyüklerimize doktor, mühendis olacağım derdik ama, gönlümüzde şoförlük yatardı. ‘Birine mi benzettin?’ Sivas’ın eskilerinden Yaşar Amca anlatıyor: Eskiden iyi yolcu vardı ve araba çoğu kez dolu kalkardı. Listeye giremeyenler için koridora tabure atılırdı. Son gelen erkekse buzdolabının üstüne oturtulur, kadınsa hostes koltuğuna alınırdı. İşte böyle kalkar ayak yanıma oturtulan alımlı bir kadınla yola çıktık. Doğrusu Bolu’ya kadar hanım hanımcık oturdu, ama tam dağı iniyorum, dönüp dönüp yüzüme bakıyor. Tövbe tövbe şeytanın işi yok, adamın aklına kötü şeyler geliyor. Zaten yer cam gibi, lastikler kabaktan az hallice. Araba tavadaki yağ gibi gezip duruyor, korkudan dizlerim titriyor. Neyse Düzce’nin düzüne indik, sis açıldı. Şöyle arkama yaslanıp “Ne o bacım” dedim, “birine mi benzettin?” Kadıncağız “Yoo, hayır” dedi, “ama ağzınız felaket kanıyor.” Meğer ben rampanın sıkıntısıyla ısıra ısıra dudaklarımı parçalamışım iyi mi? Beyaz gömlek bayrak kesilmiş. Anlıyor musunuz 40 kişinin vebali (şimdilerde 50) böylesine ağırdır işte. Kaptanların cakası Ne yalan söyliyeyim mesleğin hayranlarından biri de bendim. Kendime değişik bahanelerle yolculuklar çıkarır ve mutlaka ön sırayı kapatırdım. Sabahlara kadar uyumaz şoföre yoldaş olurdum. Onlara sigara tutar (ne şerefti ama), çakmak yetiştirirdim. Ne söylerse “di mi ya” diye katılır, yanlış yapanları “cık cık cık” çekerek ayıplardım. Kaptanıma yol vermeyenler ehliyetini ordan burdan almış sefiller olmalıydılar. Her önüne gelen direksiyona çıkarsa böyle olurdu tabii. Bunlardan üç tanesini sallandıracaktın ki... Teyp gece boyu susmaz, Orhan’la Ferdi arasında dolanır dururdu. Adama hüzün yükler “ah ulan ah” çektirirdi. Arabesk parçalar isyan kokar, en azından kadere kafa tutarlardı. Elazığ stüdyolarında doldurulan bantların ekolu sesi “Şimdi 41 numaradaki yolcumuz için çalıyoruz” derdi, “Ben yanmışım arkadaş” 41 numara denen yerin arkası motor, önü kapı. Sırtınızdaki sıcaklığa, kulağınızdaki uğultuya ve kucağınızdaki buzdolabına aldırmazsanız ne âlâ. Parçaya ne gerek, zaten yanmışsınız. O yıllarda şoförler tek kasetle yolu bitirirlerdi. Tuttukları parçaları 40 defa çalar, yolculara ezberletirlerdi. Sonra ne iştir bilinmez teyp yokuş çıkarken uzun havaya geçer, motorla birlikte inlerdi. Ama inerken ne eder eder oynak türkülere dönerdi. Arabanın sürati ile parçanın ritmi arasında ciddi bir alaka vardı, ama ne? Hele ılık yaz geceleri lastiklerle asfalt arasında inceden bir muhabbet sürerdi. Biliyor musunuz en tatlı hayaller bu cızıltıyla kurulurdu. O yılların benzin istasyonları... Benzin istasyonu dedin mi duracaksın abi. O fasıl şunnacık yere sığmaz. Öyleyse yarına. DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT