BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Obama’nın İran konusundaki zor kararı

Obama’nın İran konusundaki zor kararı

ABD Başkanlığı koltuğuna oturduğu Ocak 2009’daki tavırlarıyla karşılaştırıldığında, Barack Obama, İran karşısında giderek daha sert bir politika izlemeye başladı. Ancak Başkan’ın, henüz bir saldırı emrini verme noktasından uzak olduğu da gözlerden kaçmıyor



Başkan seçildiği ilk günlerde ABD ile İran arasında doğrudan görüşmelerin bile yapılabileceğini ima eden Barack Obama, aradan geçen zaman zarfında İran’a karşı çok daha sert tedbirler alınması gerektiğini söylemeye başladı. İran “sivil amaçlı” olduğunu iddia ettiği nükleer programına, ABD başta olmak üzere dünya ülkelerinin büyük bölümünden gelen tepkilere rağmen devam ediyor. Reaktör inşaatından sonra şimdi de söz konusu nükleer reaktörlerde kullanılacak zenginleştirilmiş uranyum üretmeye başlayan İran’ın, nükleer silah yapma kapasitesine sahip olduğunu düşünen, hatta bu üretimin artık bir an meselesi olduğunu ifade eden uzmanların sayısı gün geçtikçe artıyor. “İsrail haritadan silinmeli” açıklamasını yapan Mahmud Ahmedinecat’ın cumhurbaşkanı olduğu ülkenin, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) uyarılarına rağmen kendi bildiği yolda çalışmalar yapmaya devam etmesi, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgedeki gerilimi hızla yükseltiyor. ABD Başkanlığı koltuğuna oturduğu Ocak 2009’daki tavırlarıyla karşılaştırıldığında, ABD Başkanı Barack Obama’nın da İran karşısında giderek daha sert bir söylem takınmaya başladığı görülüyor. Daha önce, ABD ile İran arasında doğrudan görüşmelerin bile yapılabileceğini ima eden, Türkiye’nin iki ülke arasında arabuluculuk yapma isteğine “hayır” demeyen Obama, aradan geçen zaman zarfında İran’a karşı çok daha sert tedbirler alınması gerektiğini daha çok söylemeye başladı. SERT TAVRIN SEBEPLERİ Obama’nın İran karşısında sertleşmesinin başlıca dört sebebi var: Birincisi, İran’da seçimler yoluyla bir iktidar değişikliği ihtimalinin ortadan kalkması Obama’nın sertleşmesine yol açtı. Haziran 2009’da yapılan ve büyük ölçüde “hile karıştırıldığı” iddia edilen seçimleri Ahmedinecat’ın kazanmasından sonra, Mir Hüseyin Musavi liderliğindeki muhalif kanada karşı başlatılan yoğun baskı ve sindirme harekâtı, İran’da iktidar ya da rejim değişikliğinin “sandık yoluyla” gerçekleşmesinin kısa vadede mümkün olmadığını açıkça gösterdi. Üstelik muhaliflerin dinî destekçisi Muntazari’nin ölümünden sonra, muhalif hareket ilk günlerdeki heyecanını kaybetmeye başladı. Sokak gösterilerine, esnafın ve iş dünyasının destek vermemesi, İran’da rejimin, Batı’nın zannettiğinin aksine, hâlâ güçlü olduğunun deliliydi. İkincisi, İsrail’den yükselen “gerekli görürsek İran’ı vururuz” şeklindeki açıklamalar ABD Başkanı’nı daha “kararlı” bir tutum takınmaya itti. Zira İsrail’in, Irak’ın inşa etmekte olduğu Osirak (Temmuz) nükleer santralini 7 Haziran 1981’de sadece birkaç dakika süren bir F-16 saldırısıyla yok etmesine benzer şekilde, tek başına İran’a karşı bir saldırı gerçekleştirmesi Orta Doğu’yu kan gölüne çevirebilir. İsrail saldırısı karşısında İran, bütün gücüyle İsrail ve Batı hedeflerine karşı saldırıya geçebilir. Lübnan ve Irak’taki “vekilleri” üzerinden bölgeyi şimdikinden çok daha derin bir kaosa sürükleyebilecek gözükara eylemler başlatabilir. Bu ise Irak’tan çekilme kararı alan, Suriye ile yeni bir sıcak dönem başlatmaya çalışan, Lübnan’da istikrarı bir ölçüde sağlamış bulunan ABD’nin Orta Doğu planlarını altüst edebilir. Küresel liderin en tercih etmeyeceği şey, Orta Doğu’da kendi bilgisi ve isteği dışında, kendi yönetmediği bir sürecin başlamasıdır. Obama İsrail’i kontrol edemeyeceğinin farkında olduğundan, İran’ı sindirmeye yönelmektedir. Üçüncüsü, ABD içinde Obama’ya verilen desteğin daha ilk yılın sonunda düşüşe geçmesi, ABD Başkanı’nı dışarıda başarılar elde etmeye itmektedir. Son kamuoyu yoklamaları, göreve başladığında %75 düzeyinde olan ABD kamuoyunun Obama’ya desteğinin, bir yıl sonra %50 düzeyine düştüğünü göstermektedir. Bu ise 2012’de yapılacak ve Obama’nın ikinci dönem için başkanlığa aday olacağı başkanlık seçimiyle ilgili olarak Demokrat Parti çevrelerinde tehlike çanlarının çalmasına yol açmıştır. DESTEK AZALIYOR MU? ABD toplumu bir yıllık Obama iktidarı sonunda tam anlamıyla kutuplaşmıştır. Gallup şirketinin 25 Ocak 2010 tarihli araştırmasına göre, Başkan’ın politikalarına, geleneksel olarak Cumhuriyetçi Parti’ye oy veren seçmenlerden gelen destek %41’den %23’e düşmüş durumdadır. Böylece Başkan Obama ikinci dünya savaşının sona ermesinden sonra göreve gelen 11 ABD Başkanı arasında, Demokrat ve Cumhuriyetçi seçmen kitlesinin başkana verdiği destek arasındaki fark açısından, George W. Bush’un bile gerisinde kalarak, son sıraya yerleşmiştir. Diğer taraftan 2010 Kasım’ında, Kongre için ara seçimler yapılacak, Temsilciler Meclisi’nin tamamı, Senato’nun ise üçte biri değişecektir. Obama’nın mevcut performansıyla, Demokrat Partinin bu seçimlerden “hezimet” dışında bir sonuçla çıkması mümkün değildir. İşte bu noktada, içeride zorlanan tüm iktidarların başvurduğu “can simidine” Obama da sarılmak zorunda kalmış, dış politikayı gündemin ön sıralarına sokarak, İran karşısında kazanabileceği başarı sayesinde ABD kamuoyunun kendisine verdiği desteği artırma yoluna gitmiştir. Yine de Obama, ister sert, ister yumuşak güce dayalı olsun, İran politikasındaki en ufak bir başarısızlığın, kendi siyasi sonunu da hazırlayacağını bildiğinden, mümkün olduğunca temkinli hareket etmektedir. ABD’nin İran’a karşı sertleşmeye başlamasının dördüncü sebebi ise nükleer yakıt pazarındaki olağanüstü rekabettir. Her ne kadar Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) tüm ülkelere sivil amaçlı kullanım için nükleer enerji üretebilme imkânı verse de, “nükleer enerjinin askeri amaçlı kullanımını önleme” bahanesiyle, nükleer santrali bulunan ülkelerin, kendi inşa ettikleri santrifüjlerde uranyumu zenginleştirerek, nükleer yakıt üretmelerine başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülke soğuk bakmaktadır. Bu tutumun arkasındaki asıl sebep, nükleer yakıtın son derece pahalı olması ve tıpkı petrol ve doğalgaz gibi, bu enerji türünün de dünya pazarlarına belli tedarikçiler tarafından sunulmasının teminat altına alınmasıdır. Üstelik, dünya ülkeleri, sırf sivil amaçlı bile olsa, yoğun biçimde nükleer enerjiye yönelir ve kendi yakıtlarını da kendileri üretmeye başlarlarsa, bu petrol ve doğalgaza olan bağımlılığı azaltacak, sonuçta enerji ticaretinden olağanüstü kârlar elde eden Batılı şirketler bundan zarar görecektir. PETROL LOBİSİNİN BASKISI ABD’nin Irak saldırısından sonra varil fiyatı bir ara 150 doların üzerine çıkan, bugün ise 80 dolar civarında seyreden petrolün, ABD firmalarına Suudi Arabistan’daki kuyu başı maliyetinin sadece 2.5 dolar olduğunu söylersek, bu ticaretten ne kadar büyük bir “vurgun” elde edildiğini gözler önüne sermiş oluruz. ABD petrol şirketleri için, İran’ın kendi nükleer yakıtını üretmesi, başka ülkeler için “çok kötü bir örnek” teşkil etmektedir. Geleneksel olarak Cumhuriyetçi Parti’ye destek veren Amerikan enerji lobisi, Başkan Obama’nın İran’a karşı sert bir tutum içine girmesini teşvik etmekte, Obama ise ikinci dönem tekrar başkan olabilmek için bu lobiyle bir şekilde uzlaşabilmenin yollarını aramaktadır. Görünen o ki, İran karşısında daha sert bir tutum takınmaya başlasa da Başkan Obama henüz bir saldırı emrini verme noktasından uzaktır. Irak ve Afganistan tecrübeleri, Obama’yı İran’a saldırmak konusunda en az iki kere düşünmeye itmektedir. Diğer taraftan, yukarıdaki sebepler, Başkan’ın barışçı çözüm arayışlarının önünü tıkamaktadır. ABD Başkanı, daha iktidarının ilk yılında çok büyük bir açmazla karşı karşıyadır. Kendi seçim propagandasında kullandığı “değişim” sloganının, sadece “tatlı bir hatıra” olarak kalmaması, İran konusunda atacağı adıma bağlıdır; Orta Doğu’nun geleceği de, Obama’nın kararına...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT