BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İlmiyle âmil bir âlim Prof. Orhan Karmış

İlmiyle âmil bir âlim Prof. Orhan Karmış

Fransızca, İngilizce, Arabî, Farisî bilirdi. Başta Tatarca olmak üzere Türk lehçelerine hakimdi. Almanya’ya gittiğinde yaşı 52’ydi, oturup 6 ayda Almanca öğrendi.



PROF. DR. ORHAN KARMIŞ Fransızca, İngilizce, Arabî, Farisî bilirdi. Başta Tatarca olmak üzere Türk lehçelerine hakimdi. Almanya’ya gittiğinde yaşı 52’ydi, oturup 6 ayda Almanca öğrendi. GÖNLÜNE GÖRE... Vefat edince donduk kaldık. Rahmetli babam vasiyetini yazmış olmalıydı. Binlerce kitabı var, şimdi kim bilir hangisinin arasında? İlk önce lügati açtık. Çünkü o daima elinin altında. Umduğumuz gibi çıktı, vasiyet orada! Sadece iki satır yazmış: Besmele... Hamdele... İstek tek cümle: “Naaşım Halid bin Zeyd hazretlerinin yakınına defnedile!” Ağabeyim Mücahit ile o kadar şaşkınız ki birbirimize soruyoruz. “Halid bin Zeyd kimdi?” Neden sonra uyandık, tabii yaaa... Eyyûb Sultan! Tam da o gün Üzeyir Garih öldürülmüş, defin kesin yasak. Mezarlıklar Müdürü usulen soruyor “merhumun adı?” - Orhan Karmış - Nee! Hocam rahmet-i rahmana mı kavuştu? İnna lillah.. Söyleyin ne emriniz var? İşler tıkır tıkır... Kıl çekiyoruz tereyağından... Üç ay sonra annem vefat etti. Onu da yanına defnettik, bıraktık mı baş başa... HAYYE ALESSALÂH “Abim ve ben babamızın duasını ayan beyan hissediyoruz. İnanıyor musun bize yol gösteriyor hâlâ. Sahip çıkıyor. Geçen rüyamda kabrini ziyaret ediyormuşum... Bir asansörle iniyorum toprak altına. Aaa babam karşımda... Nasıl neşeli, nasıl ferah. ‘Görüyorsun ya oğlum’ diyor, ‘çok rahatım.’ Doğrusu imreniyorum ona... - Niye diye sormayacak mısın? - Niye baba? - Çünkü bir vakit bile borcum yok! Aman namazlarını aksatma!.. Sıçrıyorum, müezzinler minarede, İstanbul yeni bir güne uyanıyor... Orhan Karmış Hoca halk adamıydı, düğünlere de cenazelere de katılır, sevinci de, hüznü de paylaşırdı. Okuduğu aşr-ı şeriflerle yüreğimizin pasını siler, duygulu dualarıyla ağlatırdı. SUNUŞ Orhan Karmış 1937 Bursa doğumlu... 1966 Ankara İlahiyat Fakültesi’den mezun... İhtisasını Bağdat Üniversitesi’nde (1969), doktorasını Ankara İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı (1975). Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde dekanlık yaptı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın isteği üzerine Almanya’daki Türk çocuklarının dinî eğitim ve öğretim müfredatını hazırladı. Uzun yıllar hem gazetemizde köşe yazdı, hem de TGRT ekranlarında ilmi, ahlakî konuları anlattı. Lisana çok hakimdi. Türkçe’yi berrak konuşur, bir kullandığı kelimeyi bir daha asla kullanmazdı. 2001 yılında Rahmet-i Rahmana kavuştu. O muhteşem tefsir programları unutulmadı, sesi hâlâ kulaklarımızda. Nereden baksanız hata... Bugüne kadar Orhan Hocayı anlatmalıydık okuyucularımıza. Vefat yıl dönümünü beklerken tarihi kaçırdım desem kim inanır ki? Resmen ihmal... Vefasızlık derler buna... Peki Orhan Amcayı en iyi kim anlatır? Elbette oğlu Mustafa! Sağ olsun kırmıyor, hatıralarını paylaşıyor. *** Babanı hangi hususiyeti ile hatırlarsın diye sorsalar “derdini severdi” derim galiba... Henüz üç yaşında iken ranzadan düşmüş ayağını kırmış. O zaman sınıkçılar var, yanlış bağlıyorlar. Bir bacağı üç santim kısa kaynamış, yürürken zorlanırdı bayağı. Anneciği bir Kur’an-ı kerim âşığı... Elifbayı onun eteği dibinde öğreniyor, ağzı süt kokarken hafız oluyor. Yetim kaldığında daha 13 yaşında... Başında iki abla, bir kız kardeş, bir ana! İmam Hatip okuluna gidiyor ve rahat bitiriyor... Ama o yıllarda İmam Hatip mezunlarını İlahiyata almıyorlar (garabete bak). Babam da Bursa Erkek Lisesi’nin (ki zor bir lisedir) imtihanlarına giriyor, bir defada hepsini veriyor. İlahiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra bir süre Bursa Alacahırka Mescidinde imamlık yapıyor. EYYÛB BABA Annemin babası ise Bursa Setbaşı’nda muhallebicilik yapan cömert babacan bir insan. Eyyûb Baba diyorlar ona... Çırağa para mı lazım oldu? Kasayı açıp alabiliyor pekala. Keşkülü, kazandibi çok meşhur ama dondurmada bir numara! Annem ilk mektep yıllarında fukara bir arkadaşı ile Durak Muhallebicisinin önünden geçiyor. Kızcağız tavukgöğüslerine bakarak “aaa bunlar da ne” diyor. Bursa’da yaşa da tavuk göğsünden tatma. Olacak şey mi yaa? Dedem çok üzülüyor, o gün iki karar alıyor. Bundan böyle vitrine mal konulmayacak. Biir! O ailenin evine tepsi tepsi tatlı yollanacak! İkiiİ! Ki ölene kadar yolladı, kimsenin de haberi olmadı... Rahmetli annem öyle bir babanın kızı işte... Gün boyu cüz elinde, dedikodu yapmaz, yaptırmaz. Zaten onu gören kadınlar toparlanır. “Hışşt susun Aynur Abla!” Babamın master programı çerçevesinde Bağdat’da 4 yıllık bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Ama iki yılda bitirip atıyor. Üstelik çoluk çocukla... Demek ki annem hiç ayak bağı olmamış ona. AHDE VEFA Babam bayramlarda kandillerde eşin dostun kapısını çalar. Abimle ben takılırız ardına. “Bakın çocuklar şurada filanca teyzemiz var, beş dakkacık uğrayalım.” “Sevaptır, gelmişken falanca amcayı da atlamayalım.” Ki bunlar dıdının dıdısı, yakın akraba olsa can feda... Biz abimle “üf yaa üff” der mızıkırız, şimdi Pınarbaşı’nda bisiklet kiralamak ya da Kültürparkta dönme dolap sefası yapmak varken biz burada... Bilsek mahallede kalır, cilli (misket) oynarız di mi ama? Babam başımızı okşar “ahde vefa evlad” der, “ahde vefa!” İyi ama şunlar sana vefasızlık ediyor! İşine gelmeyeni duymaz. “Allahü teâlâ cennette cem eylesin” diye bir duası vardır, onu söyler, laf arada kaynar. ŞOFÖR KAVGASI! Babam etrafındakilere çok önem verir, fikirlerini sorar. Düşünün dekanlık yapıyor ama odacısı ile arkadaş. Bir ara şoförü yaş haddinden emekli oldu, Selçuk Üniversitenin bütün şoförleri (43 tane idiler hiç unutmam) birbirine girdi. Hepsi babamın hizmetinde olmak istiyor. Babam kul hakkından, vakıf hakkından çok korkardı. Makam arabasını şahsi işinde kullanmaz. Hatta devlet işinde de kullanmaz. Akşam telefon eder, “gel oğlum beni al!”  Numune bir aile reisiydi. Dolabı açar, bakar, ne eksik? Şunlar, şunlar. Gider tek tek alır, eve bir şeyler taşımaktan zevk duyar. Malın iyisini hesaplısını bilir, sebzeden meyveden, yağdan, peynirden anlar. SABIR TAŞI OLSA Babamın, annemin ve ağabeyimin toplam 23 ameliyatında refakatçi oldum. Bu yüzden doktorlardan ürkerim hâlâ. Babam iki günde 148 tane taş düşürdü, gıkı çıkmadı inan. Ömür boyu hekimlerden nasihat aldı. “Bunu yeme hocam taş yapar”, “şunu yeme hocam gaz yapar.” İyi hepsini siz yiyin o zaman. Sanırım 1992 idi böbrek yetmezliği başladı. Konya’dan Hacettepe’ye götürdüm, acilden aldılar. Üre azami 33 olması gerekirken 330’a çıkmış. Kreatenin 0,5 - 0,8 arası normal, ama onunki 18’i aşıyor. Şuurunun yerinde olmaması lazım. Halbuki hafıza taş gibi. Hemen fistülü açtılar, böbrekler iflasta. Doktor bir şeyler soruyor, makul cevaplar veriyor. Hoca asistanlara döndü. “Bu değerlerin doğru olduğundan emin misiniz?” Bir daha yaptılar. Rakamlar tamam. O sıra söz bir öğretim üyesinden açıldı, babam “tanırım” dedi, telefonunu ezberden söylüyor. Hayret ki hayret. Kendi adını bile hatırlamaması lazım o anda... Neyse yatırdık. Ertesi gün Enver Abi ziyaretimize geldi. Her zamanki gibi güler yüzlü, neşe saçıyor. “Orhan Hocam gözün aydın TV açıyoruz. Size tefsir programı yaptıracağız inşallah.” “Sağ olsun bize moral veriyor” diyorum, “gönlümüzü yapıyor...” Henüz TGRT hayal, babam desen yarı mevta... Ama hayaller hakikat oldu, babamın programı büyük ilgi gördü halkımızdan. Bin iki yüz bölüm bu dile kolay! Sonra hastalık nüks etti. Durumu fark eden seyirciler hücum ettiler, böbreklerimiz feda olsun hocaya! İlaçla ameliyatla düzelecek safhaları geçmişiz. Tek çare var “nakil!” Gelgelelim ne benimki ne de ağabeyiminki uyuyor. Üç böbrekli bir adam geldi, baktılar “ı ıh!” BOMBAY YOLUNDA O yıllarda böbrek naklinde Hindistan çok iyi. Gitmeye niyetlendik ama nasıl kriz, kimseden kuruş çıkmıyor. Eşten dosttan zar zor 20 bin dolar bulduk. Hesabımıza göre 13 bin dolara nakil yaptıracağız, 7 bin doları da yola, konaklamaya harcıyacağız. Müracaatımız tamamen resmî yollardan... Diyaliz zor vaka, yolculuk nasıl çekilmez oluyor anlatamam. Neyse düşe kalka vardık Bombay’a. Haftada üç gün makineye giriyoruz. Sabir Taji diye bir Hintli arkadaş var, yardımcı oluyor. Ortalık fırın gibi, termometrede 70’i gösteriyor... Ben buzlu suları, serin gazozları götürüyorum, babama tek damla yasak. Garibim yattığı yerden hatim ediyor. Sabah namazında ilk sayfayı açıyor, yatsı ile el Fatiha. Acaba el altından böbrek arasak mı? Rahmetli kurallı bir insan, lafını bile ettirmiyor. Her şeyin kayıtlı kuyutlu olmasını istiyor. Haliyle iş uzadı, 51 gün geçti, paralar bitti bitiyor. Otelci de hissetti mi ne? “Gidin artık” diyor. Nereye gideceksin, adamcağız can çekişiyor. Bekle bekle bir hareket yok. Sahi dönsek mi acaba? Babam da bana acıyor zahir, “oğlum yarın bi bilet baksan?” TAM DÖNECEKTİK Kİ... O akşam bir telefon. İstanbul’dan... -Hocamızın selamı var. Böbrek bulundu say!.. “Nasıl yani” diyorum içimden. Temenni herhalde, belki de dua... Bizimle Govin adlı bir tabip ilgileniyor. Ameliyatı yapacak cerrah. Sadece Nanavati Hospital’ın değil Asya’nın en iyi uzmanı. Görsen Meksikalı sanırsın, hani Western filmlerinin sarkık bıyıklı amigolar olur ya... Bu Govin sabah erkenden geldi, çok neşeli, elleri bıyıklarında! “Mister Karmis müjde. Böbrek bulundu hem de Müslüman’dan!” Ohh... Şükür. Elhamdülillah! Bahsi geçen delikanlıyla tanıştım. Pırıl pırıl bir çocuk, kendiliğinden gönüllü, bilmem nereden estiyse aklına!? Babamın ihlaslı bir mümin olduğunu söyledim, çok mutlu oldu, ayakları yerden kesildi adeta. Neyse ameliyat oldu bitti, yirmi gün sonra geçtik dönüş yoluna... Havaalanında 6 saat beklemişiz, ben uflayıp pufluyorum. O oturup Kur’an-ı kerim okuyor. Izdırabı yok mu? Var! Yüzüne bakıyorum, gülümsüyor. İstanbul’a geldik kısa bir süre sonra tekrar çıktı ekrana. HERKESE HER KESİME Bir gün Bolu dağında mola vermiştik. Bir Kuveytli koştu geldi eline kapandı. “Sırf sizin için uydu anten kurdum. Kıraatınız harika. Arap olmalısınız mutlaka... “ Bir general hanımı aradı yine. “İslamiyet ne muhteşemmiş meğer, siz şimdiye kadar neredeydiniz hocam?” “Orhan Karmış Sizlerle” adlı bir program yapmıştık. Seviyeli münazaralar.... Bülent Ecevit tam dört kere aramıştı mesela. Demirel, Erbakan, rahmetli Türkeş ve rahmetli Özal’ın istişâre ettiklerini biliyorum. Her dönem “mebusluk” teklifleri gelir. Amerika, Arap ülkelerindeki üniversiteler servet döker ayağına... Yok! Parayla pulla, makamla işi olmaz. O, Efendimize (Sallallahü aleyhi ve sellem) âşıktı. Gözlerini de Server-i âlem gibi kapadı... Tam 63 yaşında... Büyükle büyük çocukla çocuk! Bizim hayatımızda Ankara yıllarının yeri ayrıdır. Seyyid Emin Garbi Arvas gibi dostumuz vardı zira... “Emin Amcaya gideceğiz” dendi mi Mücahit abimle giyinir, kapıya çıkardık anında. Mübareğin evinden çay (tabii ki kaçak) eksik olmaz... Gülsüm Teyze kekler kurabiyeler hazırlar, bizi hoşça tutar. Meğer Emin Amcanın boyu 170 filanmış. Biz onu dağ gibi sanırdık, devler tıfıl kalır yanında... Tertemiz bir yüz, şık elbiseler ve çok güzel kokar. Eline sarılırız miss. Ayağının altını öpesimiz gelir inan. Babamla bir araya geldiler mi girift mevzulara dalar, bambaşka âlemlere yelken açarlar. Menkıbeler, kıssalar... Küçükler de hisse kapar. Babam kimseye mesafe koymaz, gençle genç, çocukla çocuk olur, bir ortak payda bulur mutlaka. Hiç unutmam bir ara Sadık Söztutan, Ferhan Dinçer’le (Allah Rahmet Eylesin) Ali Sami Alkış’ı getirmişti. Söz futboldan açıldı. Sadık Abi babamın sıkılacağını sanmış olmalı, mevzuu değiştirmek için fırsat kolluyor. Oysa o muhabbete göbeğinden daldı, eski golcülerden, unutulmaz maçlardan, Peleli, Eusobyolu, Didili yıllardan bir anlattı, şaşakaldılar. Dersleri de öyle geçermiş, talebeleri bayılırlar. Zil çalar, kimse kalkmaz. N’olur bitmesin diye yüzüne bakarlar... Almanya’da Türk çocukları için bir program hazırlanıyor. Sonders Inst... Burada kabul görmek kolay değil. Babam Fransızca, İngilizce, Arabi, Farisi bilirdi. Başta Tatarca olmak üzere Türk lehçelerine hakimdi. Almanya’ya gittiğinde yaşı 52’ydi, oturup Almanca öğrendi. Batılılar çocuklara her şeyi resimle anlatıyorlar. Konu İslam tarihi. Peygamber efendimizi resimlemeye kalkıyorlar. Babam onları, niye olmayacağına ikna ediyor. “Tamam” diyorlar, “sen yaz, biz imzalayalım.” Aradan yıllar geçti, bi vesile ile Almanya’ya gittik. Enstitü ayaklandı, elini öpen öpene. Müdür kapıda karşıladı, kollarını kocaman kocaman açmış. Adam ağlamaklı “Vay Herr Karmış vayyy!..”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT