BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Osmanlı’da sosyal düzen

Osmanlı’da sosyal düzen

Osmanlı sosyal düzeninde üç şeye çok dikkat edilirdi. Devlet vatandaşının can, mal ve namus dokunulmazlığını sağlamaya mecburdu. Başta hükümdar her devlet görevlisinin ana görevi buydu.



Osmanlı sosyal düzeninde üç şeye çok dikkat edilirdi. Devlet vatandaşının can, mal ve namus dokunulmazlığını sağlamaya mecburdu. Başta hükümdar her devlet görevlisinin ana görevi buydu. Buradaki aksaklık azil yani görevden alma sebebiydi. Kanuni devri tarihçisi Peçevî bu noktayı şöyle anlatır: “Cümle hükkâm adlu insâf ile hareket idüp azilden havf iderdi ve töhmet ile ma’zûl olursam bir dahî mansıb yüzün görmezem dir idi. Sultan Süleyman’ın zamân-ı şerîfleründe irtişânun nâmı yoğ idi...” Yani bugünkü dille: “Bütün makam sahipleri, adalet ve insafla hareket ederler ve görevden alınmaktan çok korkardı. Bir asılsız iddia ile bile olsa görevden alınırsam, bir daha devlette görev alamam derlerdi. Kanuni’nin hükümdarlığında rüşvetin adı hiç yoktu...” İşte bu kural gereği “hiçbir memur sebepsiz olarak azledilemezdi.” Yasal bir sebepten dolayı azledilenler de umumiyetle bir daha işe giremezdi. Bu durum memurların her türlü haksız işlem ve rüşvetçiliğine maddeten imkân bırakmazdı. Memuriyetlerin tevcihinde ehliyet ve iktidardan başka hiçbir şeye kıymet verilmezdi. Bu hâl ecnebilerin ve hattâ düşmanların bile itirafiyle de sabittir. Meselâ: Kanunî’nin son zamanları senelerce Türkiye’de bulunan Avusturya sefiri Busbek anlatır: “Osmanlıda hiç kimse sırf filanın neslinden gelmiş olmak dolayısıyle diğerlerinden mümtaz bir mevkie çıkamaz. Sultan herkesin vazife ve memuriyetini tevcih ederken, ne servete ehemmiyet verir ve ne de boş ricalarla, iddialara kulak asardı. Yalnız liyakate bakar, seciye arar, fıtrî kabiliyet ve istidadı düşünür; işte bu suretle herkes kendi liyakat ve istihkakına göre mükâfat görürdü. Her memuriyetin başında o vazifeyi ifaya muktedir bir kimse vardır. Türkiye’de herkes kendi mevki ve ikbalinin bânisidir. (Yani kendi iktidarını ancak kendi sağlar.) Türkler insanlarda meziyyetin irsen intikal ettiğine ve bir miras gibi elde edildiğine inanmazlar. Namussuz, tenbel ve âtıllar yükselemezler, itibarsız, hakir kalırlar. Türklerin her teşebbüslerinde muvaffak olarak hakim bir ırk hâline gelmelerinin ve her gün hudutlarını genişletip durmalarının sırrı işte bu noktadadır...” Devrin Avusturya elçisi Busbek’in bu tespitlerine kim yanlış diyebilir! Bizi bizden daha iyi tahlil etmiş. Hem de düşman olduğu hâlde...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT