BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Oyun içinde oyun

Oyun içinde oyun

Ankara’yı ziyaret eden İsveç, Lüksemburg, İsviçre ve Danimarka dışişleri bakanları, provokatif tavır sergileyerek tansiyonun yükselmesine yol açıyorlar. Avrupalıların bu oyununa düşmemek gerekiyor



Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi ile Avrupa Parlamentosu platformunda, Ankara’yı devamlı insan hakları konusunda köşeye sıkıştırmayı görev saymış parlamenterlerin başında, Danimarkalı, Lüksemburglu, İsveçli veya İsviçreliler geliyor. Yapılmaya çalışılan, Ankara’yı provoke edip, adaylık sürecinde Türkiye’nin olumsuz yönde adım atmasını sağlamak. Bu sebeple “üç maymunu” oynayarak, soğukkanlı bir şekilde işleri yürütmek, ilişkilerin geleceği açısından önemli. Ankara’nın, Brüksel’den 1980 yılından bu yana verilmeyen mali yardımları ısrarlı bir şekilde istemesi, demokratikleşme ve insan hakları alanında batı standartlarının yakalanması açısından hayati önem taşıdığını anlatması, Türkiye-AB ilişkilerinin kilometre taşını oluşturuyor. Adaylık sürecinde hibe para alamayan, işadamları ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerine haksız vize uygulamaya devam eden AB’ye birilerinin yükümlülüğünü hatırlatması gerekiyor. İsveç, Lüksemburg, Danimarka dışişleri bakanlarının, insan hakları alanlarında bir anlamda teftiş yapmalarının arkasında ne yatıyor? Niçin aynı bakanlar Çeçenistan’a gitmiyor? Olay o kadar “insan hakları ihlali” veya “HADEP’lilerin sıkıntı içinde olmaları” sorunu değil. Nazi özentili partilerin iktidara geldiği, aşırı sağ ve ırkçı partilerin bazı AB üyesi ülkelerde yüzde 20’yi geçen oranda oy aldıkları bir sırada, Türkiye’ye karşı niçin böyle bir tavır alınıyor. GERÇEK YÜZLERİ AB içinde Türkiye’nin tam üyesi olması konusunda görüş birliği sağlanmış değil. Fransa Demokratik Birlik Partisi Başkanı Francois Bayrou bakın ne diyor: Romanya, Bulgaristan, Polonya Avrupa medeniyetine aittirler. Türkiye tamamen değişik bir tarihe, uygarlığa ve toplumsal gerçekliğe aittir. Türkiye AB’ye üye olmamalıdır. Çünkü, Avrupa tarih ve medeniyetinin parçası değildir. Türkiye’yi aday ilan etmek, kurulmak istenilen Avrupa projesinin bitmesi anlamına gelir ve Avrupa projesinin sonu olur. Fransa Cumhurbaşkanı adayı D’Estaing de “Türkiye Avrupa kültürünün parçası değildir. Onun için hiç bir zaman üye olamayacaktır” diye konuşuyor. Lüksemburg Dışişleri Bakanı Lydie Polfer’ın, Türkiye ziyareti sonrası ülkesinde yaptığı açıklamalar ve gazetelere yansıyan haberler, her şeyi açık bir şekilde gün ışığına çıkarıyor. GARİP SEVGİ HADEP’lileri çok seven Polfer, “Türkler Avrupalı değil” görüşünü ortaya koyduktan sonra devam ediyor: Türkleri Avrupa’da istiyor muyuz? İşte ortada kalan ve cevabı verilemeyen bir soru. Türkler Avrupalı olabilir mi? 65 milyon Müslüman Türkiye’nin topraklarının yüzde 95’i Ortadoğu’ya ait. Belki Türkiye ve Kafkasya’daki Türk Cumhuriyetleri ile serbest ticaret alanı oluşturulması en doğru yol olur. Avrupa ortak kültür ve kimlik üzerine kurulmuştur. Diplomasi ve savunma boyutu ise bunun üzerine inşa edilmiştir. Avrupa kendi geleceğini özgürce belirlemeli ve sınırının nerede biteceğine karar vermeli. AB sınırı İstanbul’un önünde biter. NİYETLERİ BAŞKA Lüksemburg Dışisleri Bakanı’nın dile getirdiği görüşe bakanlar, Tükiye’ye karşı yapılan insan hakları ve demokrasi eleştirilerinin, Ankara’yı AB dışında tutmayı amaçladığını görürler. Bu tür örnekleri çoğaltarak uzatabiliriz. Bir NATO müttefiki ülkenin dışişleri bakanının ifadelerine bakılacak olursa, AB’nin niçin Haider krizinde olduğunu anlamış oluruz. Aslında bu kafa, Almanya’nın birleşmesinde Doğu Almanların kendi benliklerine dönmeleri için milliyetçiliğin bazı kurumlar tarafından bilerek körüklenmesini ve Haider ile Avusturya’da kurulan laboratuvarda tek dinli, tek kültürlü bir Avrupa’nın inşa edilip edilemeyeceğini deniyor. Haider’in Almanya’daki bazı siyasi kurumlar ve güçler tarafından desteklenerek iş başına getirildiği Brüksel’de yüksek sesle dile getiriliyor. Haider’e karşı uluslarası tepkilerin bu çerçevede sınandığı ifade ediliyor. DESTEK DEĞİL ENGEL Türkiye’yi yönetenler başta olmak üzere, her kesimin üzerinde anlaştığı, insan hakları ve demokratikleşme alanlarında batı standartlarının yakalanmasına, AB üyesi ülkeler bir türlü izin vermiyor. Demokrasi ve insan haklarının temelinin ekonomik gelişme ve kişi başına düşen milli gelir olduğunu göz önüne alırsak, Brüksel’in bu alanda 1980’den beri vermediği mali yardımlar ile ne kadar samimi olduğu ortaya çıkar. Türkiye’deki insan hakları savunucularına sorulacak bir soru var: İlk aşamada İspanya, Portekiz ve Yunanistan, sonra da Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Baltık ülkelerine demokrasi ihracında bulunan AB, niçin Türkiye’ye bu şekilde davranmayıp söz konusu argumanları kullanarak dışlıyor. Avrupa’da işleyen demokrasi ve insan hakları uygulamalarının en önemli dayanağının ekonomik gelişme olduğu bir gerçek. Aç ve işsiz insanın ne demokrasisi olur, ne de insan hakları. Bu çerçevede Türkiye’de bu alanda somut gelişme görmek isteyenler, diğer ülkelere yapılanları aynen hayata geçirirler. Sakatat yasağı Brüksel’de toplanan Bilimsel Teknik Komite, deli dana hastalığının sebep olduğu sorunların giderilmesi konusunu ele aldı. 1997 yılında kabul edilen, “deli dana hastalığının görüldüğü ülkelerde sığır, dana, koyun sakatatının kullanımının yasaklanması çalışmalarında son aşamaya gelindi. Bilimsel Komite’nin çalışmaları sonrası hazırlanan raporların yürürlüğe konması için, üye ülkelerde yasal hazırlıklar yapılıyor. Dana ve sığır işkembesinin yenmesinin, deli dana hastalığının yayılmasında en büyük risk unsuru taşıdığına işaret ediliyor. AB Komisyonu’nun tarımdan sorumlu üyesi David Byrne, bilimsel komitenin hazırladığı raporların mayıs veya haziran ayında kabul edilebileceğini bildirdi. Danimarka, şimdiden işkembe başta olmak üzere sakatat kullanılmasını yasaklamayı planlıyor. Fransa, Belçika, Hollanda, işkembenin kullanılmasını yasaklayacak hukuksal değişiklikleri yaptı. AB Komisyonu, sakatat konusunda komitenin çalışmalarını tamamlayarak tavsiyede bulunmasından sonra, öneriyi tarım bakanlarına götürecek. Yine gündemdeyiz Avrupa Parlamentosu, bu ay yapacağı genel kurul çalışmalarının gündemine Türkiye’yi aldı. Parlamentodaki siyasi grupların, daha şimdiden, “AB’nin Türkiye’ye yapacağı mali yardımları veto edelim” görüşünü dile getirmeleri gözlerden kaçmadı. Karma Parlamento Komisyonu Avrupa Kanadı Başkanı Daniel Cohn-Bendit, Leyla Zana’yı cezaevinde ziyaret talebini, umarız mali yardımları bloke etmek için ortaya atmadı. Bekleyip, göreceğiz. GB, 4 yaşında Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği’ni (GB) tesis etmesinin üzerinden tam dört yıl geçti. Mali yardım almadan kendi yağıyla kavrulan Türkiye, bu alanda önemli ilerlemeler katetti. Türk ekonomisinin rekabet gücü arttı ve ilk yıllarda ortaya çıkan ticari açık azaldı. Ekonomide kendine güvenin arttığı bir ortamda, geleceğe umutla bakılmasına yol açacak gelişmeler kaydedildi. Gümrük Birliği Helsinki kararları ile derin bir nefes aldı. Öyle bir noktaya gelinmişti ki bir anlamda her şey bitecekti. Lüksemburg kararlarından olumsuz etkilenen Gümrük Birliği, Helsinki kararları ile hayat buldu. Brüksel’deki AB gözlemcileri, Ankara’nın ekonomik ve siyasi reformları hızlı bir şekilde gerçekleştirmesinin, Türkiye’yi dünyanın en cazip ekonomik odaklarından biri haline getireceğini belirtiyorlar.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT