BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Orta Doğu yeniden şekillenirken Türkiye ne yapmalı?

Orta Doğu yeniden şekillenirken Türkiye ne yapmalı?

1- Orta Doğu ülkelerindeki büyükelçilerimiz istişare için Ankara’ya çağrılmalı. Sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları ve medya temsilcilerinin de katılımıyla bir Orta Doğu beyin fırtınası yapılmalı. 2- Bu toplantıyı müteakiben, çok kısa süre içinde Türkiye’nin Orta Doğu’da demokrasiye verdiği desteği son derece net biçimde ortaya koyan “davranış ve söylem çerçevesi” oluşturulmalı. 3- Başta TRT Arapça olmak üzere, bölge halkına doğrudan ulaşabilen resmî yayın organlarında, Türkiye’nin bölgede demokrasinin bir an önce tesis edilmesiyle ilgili görüş ve önerileri dile getirilmeli.



1- Orta Doğu ülkelerindeki büyükelçilerimiz istişare için Ankara’ya çağrılmalı. Sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları ve medya temsilcilerinin de katılımıyla bir Orta Doğu beyin fırtınası yapılmalı. 2- Bu toplantıyı müteakiben, çok kısa süre içinde Türkiye’nin Orta Doğu’da demokrasiye verdiği desteği son derece net biçimde ortaya koyan “davranış ve söylem çerçevesi” oluşturulmalı. 3- Başta TRT Arapça olmak üzere, bölge halkına doğrudan ulaşabilen resmî yayın organlarında, Türkiye’nin bölgede demokrasinin bir an önce tesis edilmesiyle ilgili görüş ve önerileri dile getirilmeli. Tahrir Meydanındaki milyonların feryadı Mısır’ın “son firavun”unu yıktı. Mübarek belki 30 yıldır ülkesini yönetiyordu ama kendisi, ailesi ve yandaşları için kurduğu ve sokaklardan izole edilmiş saadet ikliminde sefa sürerken, son 20 yıldır tüm Orta Doğu’nun, en fazla da Mısır’ın sosyolojik yapısının yavaş yavaş geçirdiği başkalaşımı gereği gibi tahlil edebilme yeteneğine sahip değildi. Sırtını Batı’daki geleneksel dostlarına yaslamış, başkomutanı olduğu orduyu istediği gibi yönlendirebileceği zannına kapılmış, işsizlikten kıvranan halkın bir bölümünü maaşa bağlayarak, kendine sadık kullar oluşturma peşine düşmüş, sanki ebediyen koltuğunda oturacakmış gibi, bastırılmış muhalefetin taleplerine bigâne kalmaya, halkının sessiz çığlığına kulaklarını tıkamaya devam etmişti. Gün geldi, suskunlar ilk kez milyonlar halinde meydanlara döküldü. İlk kez milyonlarca ağız, hep beraber “Yeter! Artık git” diye haykırdı. İlk kez Mübarek’in çok güvendiği ordu, onun isteklerine uymayabileceği sinyalini verdi. Ve ilk kez bir ABD Başkanı, İsrail’in bütün endişelerine rağmen, Mübarek’i başkanlık makamında tutmaya çabalamanın beyhude olduğunu görüp, ona sırtını döndü. Bütün bu ilkler bir araya geldiğinde de, Arap âleminde lidercilik oynayan 80’lik Mübarek, içi kof bir çınar misali yıkıldı gitti. TÜRKİYE KADAR ÖNEMLİ HİÇBİR ÜLKE YOK Batı’nın sadık müttefiki olan tüm sabık ve mevcut diktatörler gibi Mübarek de, evvela halkına, kendisinin gitmesi halinde ülkede kaosun ve istikrarsızlığın hâkim olacağını söyleyerek, şantaj yaptı. Ardından, 1979’dan beri kısmen resmî belgelere dökülmüş ama ekseriyetle liderler düzeyinde verilen sözlü teminatlar üzerinden ABD’yle oluşturulmuş sadakat ilişkisine dayanarak, görevi bırakması halinde radikallerin yönetimi ele geçireceği bahanesini bir kez daha ileri sürdü. Bu sefer iki “acil durum butonu” da çalışmadı. Ne Mısır halkı, devam eden tek adam yönetiminin, istikrarsızlıktan ehven olduğuna inandı, ne de Washington eninde sonunda kaybeden taraf olacağı bir oyunu sürdürmeyi tercih etti. Tunus olayları başladığında Diplomatik Muhakeme’de, bu dalganın diğer ülkelere de yayılabileceğini, Tahrir Meydanı dolmaya başladığında da, Mısır’da son sözü ordunun söyleyeceğini yazmış, Türkiye’nin Orta Doğu halklarının yanında olması gerektiği, Batı’nın lanse ettiği “model”likten özenle kaçınarak, bu bölgede mimarlığa soyunmasının en iyi tercih olacağı değerlendirmelerinde bulunmuştum. Bin Ali’nin gidişinden sonra Mübarek’in de devrilmesiyle “sokak” ikinci raundu kazanmış gözüküyor. Ama bu mücadele burada kalmayacak, kalmamalı. Statüko direnecek. Maddiyat temelli stratejik çıkarlarından başka hiçbir şeyi önemsemeyen enternasyonal burjuvazi, ikircikli davranmaya, “eski güzel günleri” yeni ambalajında piyasaya sürmeye çalışacak. Kadim rejimin kâselîsleri, sarsılan menfaat şebekelerini yeniden oluşturmayı önceleyerek, halka “mış gibi” yapıp, sözde demokrasiyi, gıdım gıdım koklatacaklar. Toplumsal, ekonomik ve siyasi realitenin dayattığı tüm zorluklara rağmen, Orta Doğu’nun ve tüm İslam Dünyası’nın işleyen demokratik rejimlere kavuşması sağlanana kadar mazlum ve madunlar küresel ve bölgesel zalimlere ve onların işbirlikçilerine direnmeye devam edecekler. Bugüne kadarki tüm örneklerinde olduğu gibi, uzun vadede onlar kazanacak. Bölgede yaşanmakta olan demokrasi ve insanca yaşama mücadelesinin süratle başarıya ulaşması açısından Türkiye kadar önemli -ABD dâhil- hiçbir ülke yoktur. Bölgedeki tüm liderlerin, “acaba benim sıram ne zaman gelecek?” diye düşünüp, Mısır’da olup bitenler hakkında tek bir cümle bile sarf edemediği bir ortamda -ister ABD Başkanıyla istişare etmiş olsun, ister olmasın- Türkiye Başbakanı’nın TBMM kürsüsünden, Mübarek’e ve sokaklardaki milyonlara demokrasi adına seslenmesi, demokrasi eylemcilerinin Türkiye’den geleceğe dönük beklentilerini artırmıştır. Bu çerçevede, Türkiye üç adımı acilen atmalıdır. ATILMASI GEREKEN ADIMLAR ŞUNLAR: Acilen atılması gereken ilk adım, tüm Orta Doğu ülkelerindeki büyükelçilerimizin istişare için Ankara’ya çağrılmaları ve bölgeyle münasebetleri bulunan Türk sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, iş dünyası, eğitim çevreleri, medya temsilcileri ve akademisyenlerin de katılımıyla bir Orta Doğu beyin fırtınası yapılmasıdır. Kısa süre önce yapılan büyükelçiler konferansından farklı olarak, bu toplantıda sadece Orta Doğu’ya odaklanılmalı, mevcut durumun tespitinden daha çok, geleceğe dönük projeksiyonlar tartışılmalıdır. Sürecin devam edeceği akılda tutularak, söz konusu platform, her üç ayda bir güncelleme toplantıları yapmalıdır. İkincisi, önerilen toplantıyı müteakiben, çok kısa süre içinde Türkiye’nin Orta Doğu’da demokrasiye verdiği desteği son derece net biçimde ortaya koyan “davranış ve söylem çerçevesi” oluşturulmalı, devletin tüm kurumlarının söz konusu çerçeve içinde hareket etmeleri sağlanmalıdır. Üçüncüsü, başta TRT Arapça ve Türkiye’nin Sesi Radyosunun Arapça yayınları olmak üzere, bölge halkına doğrudan ulaşabilen resmî yayın organlarında, Türkiye’nin bölgede demokrasinin bir an önce tesis edilmesiyle ilgili görüş ve önerileri dile getirilmeli -sosyal paylaşım sitelerinin son olaylarda oynadığı rol akılda tutularak- internet üzerinden, doğrudan bölgeye mesaj verecek düzenlemelere gidilmelidir. Türkiye eninde sonunda amaçlarına ulaşacak olan demokrasi yanlılarının aynı anda hem kalplerine hem de zihinlerine seslenebilmelidir. Bu başlangıç adımlarının ardından, orta vadede Türkiye’nin bir süredir dış politikasında dillendirdiği evrensel değerlere olan bağlılığı pekiştirecek ve samimiyeti hakkında hiçbir endişeye mahal bırakmayacak biçimde hazırlanmış, kararlı ve sonuç odaklı bir “Orta Doğu’da Demokrasi Eylem Planı” hazırlanmalı ve takip edilmelidir. Bunlar yapılırken -tekraren yazmakta bir beis görmüyorum- asla “modelliğe” soyunulmamalı, olunacaksa, bu bölgedeki “ortak demokrasi evimizin” mimarı olunmalıdır.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT