BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Dayak cinneti

Dayak cinneti

Geçen gün seyrettiğim bir TV filminde Amerika’da her üç aileden birinde kadının şiddete maruz kaldığı belirtiliyordu.



Geçen gün seyrettiğim bir TV filminde Amerika’da her üç aileden birinde kadının şiddete maruz kaldığı belirtiliyordu. Olabilir mi? Bu korkunç bir rakam... Filmde, öfkesini karısına, sevgilisine, kızına karşı dayakla boşaltan bir babanın daha sonra psikolojik tedavi görerek nefsindeki o kabaran, engelleyemediği şeyi yenmesi anlatılıyordu. Yani dayağın bir çeşit psikolojik bozukluktan kaynaklandığı üzerinde duruluyordu. Böylesine gelişmiş bir ülkede şiddetin yaygınlığı düşündürücüdür. Adamlar tahsilli, eğitimli, varlıklı oldukları halde eşlerini dövüyorlar. Demek ki dayak olayının içte daha başka bir boyutu var. Alkolün, şiddeti körükleme gücünü de göz ardı etmemek gerek. Nerede kötü bir olay varsa ardından alkolün çıkması tesadüf sayılamaz. Sadece cehalet, sadece yokluk yoksulluk dayak atmak için sebep teşkil etmiyor. Bolluk, doyumsuzluk da başlıca etkenlerden biri. Ya da karşımızdakine söz geçirme metodunun en kolayı ve en iptidaisi. Artık Avrupalı oluyoruz, kendimize çeki düzen vermeliyiz derken Avrupa’da bu olayların mevcut olmadığı sanılmasın. İnsanın olduğu her yerde bu tür tatsızlıklar da vardır elbette. Bence şiddetten uzak durmak Avrupalılığın değil, insan olmanın şartı. Ama işte görüyorsunuz şiddete önce yaradılmışları ciddiye almamakla başlıyoruz. Ne hayvanlar konusunda, ne komşuluk bağlarında ciddiyiz ve sorumluyuz. Evet şiddet bizde hayli yaygın. Dayak babadan oğula geçerek devam ediyor. Hatta modern çağda belki daha güçlü, daha fütursuz... Şu var ki kadınlarımız artık eski katlanış çizgisinde değiller. Bir defa daha üretken, daha aydınlanmış, daha güvenliler. En azından dayağın katlanılası yanı olmadığının şuurundalar artık. Kırsal kesimde, varoşlarda televizyon sayesinde yanlışların doğruların muhasebesini yapabiliyorlar. Bir zamanlar genç bir hanım tanımıştım. Kocası ne zaman içse o sofranın sonunda onu döver, ertesi gün süt dökmüş kedi gibi olur, bütün o hareketleri hatırlamadığını söylerdi. Çevresindeki büyükler adama nasihatte bulunur, onu insanlığa davet etmek için dil dökerlerdi; o da bir süre mazlum bir hal takınır, sonra yine Kurt Adam gibi belirli zamanlarda ikinci kimliğini ortaya çıkarırdı. Bu böyle sürüp gitti, çünkü kadıncağız “Çocuklarım!” diyordu. “Onlar babasız kalmasın...” iyi de o zehir zıkkım hayata dayanılır mıydı? Sonuçta çocuklar büyüdüler, annelerine sahip çıkmaya başladılar. Bu sahipleniş kadına da cesaret, durup düşünme, kendini yoklama payı verdi. Ve adamın tehditlerine rağmen bu işi mahkemede bitirdi. Şimdi çalışıyor ve artık dayak korkusuyla yaşadığı o çileli yılların dosyasını kapattı. Kimbilir ülkemizde kaç kadın aynı çileyi yaşıyor ve bu duruma çeşitli sebeplerle katlanmak zorunda. Kimi zaman bazı hanımlardan mektuplar alıyorum, bazısı telefonla döküyor içini. Çaresiz, kırık dökük... Bir yandan yuvaları yıkılmasın istiyorlar, bir yandan hırpalanmanın ezikliği içindeler. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bunları düşündüm. Velhasıl Avrupa Birliği’ne girmeden önce kendimizi düzeltmeye çalışırken, kadınlara reva görülen şu dayağın da hal yoluna konulması lâzım. Fakat nasıl?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT