BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ramazana dair -7-

Ramazana dair -7-

İnsan ruh ve bedenden müteşekkil; akıl, zekâ, kalp, nefs ve beş duyu ile teçhizatlandırılan ve ‘küçük kâinat’ diye tarif edilen en üstün yaratık. İnsanoğlu yaratılalı beri, dışındaki eşya ve hadiseleri inceleyip, teshir etmede (hükmü altına almada) pek mahir ama; aynı şeyi içe dönük yapmada, kendini tanımada ise, pek zayıf kalmıştır.



İnsan ruh ve bedenden müteşekkil; akıl, zekâ, kalp, nefs ve beş duyu ile teçhizatlandırılan ve ‘küçük kâinat’ diye tarif edilen en üstün yaratık. İnsanoğlu yaratılalı beri, dışındaki eşya ve hadiseleri inceleyip, teshir etmede (hükmü altına almada) pek mahir ama; aynı şeyi içe dönük yapmada, kendini tanımada ise, pek zayıf kalmıştır. Bunun sebebi; kendisini sonsuzluğa taşıyacak ruhu hakkında, pek az bilgiye sahip olmasıdır. Geçtiğimiz asrın baş belası; insanlığa yön veren kişilerin inançsızlık bataklığına saplanmalarıdır. Manayı inkârla işe koyulan bu zihniyet, maddeyi tabulaştırarak insanlığa ‘dünya cenneti’ vadetti. Halbuki vadedilen şeyin kendisi bile ‘huzur’du: Huzurun manevi olduğunu bilemeyecek(!) kadar gözleri kör ve inatçıydılar. Adına ‘modernizm’ diyerek; gelecek nesillerini bu maddeci anlayış üzerine şekillendirdiler. Neticede; hemen tüm dünyada bu sıkıntılı ve ızdıraplı, bunalımlı nesilleri oluşturdular. Eğer, gaye yalnızca madde ise, insanın hayvandan ne farkı kalır?! Yaratılışında kendisine verilen manevi yapıların dumura uğratılması, onu hayvandan da aşağı derekelere indirdi. Buhranını yenemeyen insanlık yeniden dine ve manevi değerlere dönmek istiyor ama, ‘ba’de harab-il Basra!’ Her şey madde ise; sevgi nedir, vicdan nedir, vatan nedir, şehitlik nedir, akıl nedir?.. Söz; vatan ve uğrunda ölmeye, yani ölümsüzleşmeye gelmişken; bu mübarek ramazanda, ülkenin dört bir yanından gelen ve içimizi burkan, ciğerimizi dağlayan şehit haberleri ile yanıyor, kavruluyor; kahroluyoruz! Burada Yahya Kemal’in bir hatırsını anlatarak, vatan kavramını daha müşahhas olarak hissedelim: ‘Yine bir gün Padişahlarımızın Topkapı Sarayı’nda Revan Köşkü’nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur’an okunuyordu, yavaş yavaş yaklaşırken, sesin nereden geldiğini rehberimize sordum. Dedi ki; Hırka-i Saadet Dairesi’nden geliyor. Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadeti Mısır’dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur’an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur’an sesi kesilmemiştir. Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır; Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Sultan Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor! Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın.. genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz.’ Bugün de onların torunları şehadet şerbetini içiyor. Ne diyordu Akif? ‘Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber; Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!’
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT