BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sevinmiyorum, sevinemiyorum!

Sevinmiyorum, sevinemiyorum!

Terim’e bir defa daha şapka çıkarıyorum! Yoo! Leeds önünde “2-0’lık bir galibiyeti yakaladığı için” değil! “Keşke o iki kişi ölmeseydi de, biz maçı kaybetseydik” dediği için! Evet “öyle” dediği için!



Terim’e bir defa daha şapka çıkarıyorum! Yoo! Leeds önünde “2-0’lık bir galibiyeti yakaladığı için” değil! “Keşke o iki kişi ölmeseydi de, biz maçı kaybetseydik” dediği için! Evet “öyle” dediği için! İşte bu yüzden, “TV çekimi için gittiğim” Tavas’ta, Tavas Belediye Başkanı ve Tavaslı dostlarla, gençlerle beraber “o nefis maçı seyrederken”, peş peşe gelen Galatasaray gollerini izlerken, “elbette” heyecanlandım ama sevinemedim! Doya doya sevinemedim! Gazetelere TV’lere bakıyorum! “Çoğunluk” adeta “Suçlu Leedsli holiganlardır, eğer o taşkınlıkları yapmasalardı ölmezlerdi” demeye getiriyor! Zaten “meseleye böyle baka baka” bugünlere geldik! “Efendim, onlar da küfrediyor!” “Efendim, onlar da bıçak, kama, saldırma, sopa, taş taşıyor!” “Efendim, onlar da yaptı!” “Efendim, olayları onlar başlattı!” “Efendim, bırakalım deşarj olsunlar, küfretsinler ne olacak?” “Efendim, hakemlerin ilk görevi maçları tamamlamaktır!” “Efendim, polis de insandır, onun da takım tutmaya hakkı vardır!” “Efendim... Efendim... Efendim...” Sonuç! Yıllardır tribün önlerinde, tribünlerde, meyhanelerde, kahvelerde, meydanlarda durmadan akan kan! Kavga! Küfür! İşte “mükemmel”, hatta “muhteşem” bir maç ve ortadaki “enfes” sonuç!. Ama Avrupa “neyi konuşuyor?” “Hunharca” öldürülen iki İngiliz’i! Bizler hâl⠓Devletin hava meydanlarında” bir avuç kendini bilmezin “cennet gibi” ülkemize “misafir olarak gelenleri”, daha uçaklardan inerken “cehenneme hoş geldiniz” diye karşılamasına engel olamıyoruz! Stadlarımıza “bu lanet olasıca sloganın yabancı dillerdeki yazılışını” metrelercelik pankartlar olarak asılmasını önleyemiyoruz! Saatlerce süren “binlerce kişilik” küfür korolarını, başbakanlarıyla, bakanlarıyla, federasyonlarıyla, hakemleriyle, polis müdürleriyle ve binlerce polisiyle seyrediyoruz! “Gol atan futbolcuların” koşup “il emniyet müdürleriyle kucaklaşmasının” resimlerine gülerek bakıyoruz! Şişlerle, bıçaklarla, saldırmalarla, hatta ateşli silahlarla yakalanan “sözüm ona” taraftarları ve seyircileri yakalayıp, “arkasını sıvazlayarak” serbest bırakıyoruz! Federasyon “küfür korolarının adeta alışkanlık haline geldiği” stadlardaki maçları, “seyircisiz oynatmayı” yönetmeliklerine geçirecek cesareti ve basireti bir türlü bulamıyor! “Küfürle gelen” düşmanlıklar, sonunda “bıçağa, tabancaya kadar” uzanıyor! Medyamız “taraftarı kışkırtmak” ve “birbirine karşı tahrik etmek için” elinden geleni ardına koymuyor! “90 dakika küfür eden” tribünler “en büyük taraftar” başlıkları ve yazılarıyla “adeta ödüllendiriliyor!” “Kulüpçü yazarlar”, gerçekleri saklamak ve taraftarı “üç - beş gazete fazla satmak ya da TV reytinglerini bir - iki puan yükseltmek içi” kışkırtmak spora ve “fair playe” ihanet etmekte yarışıyor! Sonra da, “ikili bir cinayete mazeret üretmeye çalışıyoruz!” “Yok, şuna saldırdılar, bunu taciz ettiler, bayrağımıza şunu bunu yaptılar!” Peki ama, “daha birkaç gün önce” Konya gibi “manevi değerlere çok önem veren” milyonlarca insanın yaşadığı bir ilin stadında, “Diyarbakırsporlu futbolculara ve teknik adamlara karşı girişilen” insafsızca ve iz’ansızca saldırılar ne oluyor? Bu nasıl spordur? Bu nasıl insanlıktır? Bu nasıl taraftarlıktır? Nerede başbakanlar, bakanlar, valiler, emniyet müdürleri; nerede? Nerede federasyon? Ne yaparlarsa yapsınlar “öldürülmeyi haketmeyen” o iki İngiliz’in “bıçaklar altında can vermelerinin asıl sorumluları”, olaylar bu noktaya gelene kadar “hem de şeref tribünlerinde oturup herşeyi gören ve seyreden” işte bu “adları ve şanları büyük” yetkililer değil mi? Temenni ediyorum ki, “kaatilleri adaletin önünde hakettikleri cezaları alsınlar!” Sadece “ölenlerin ailelerini ve vatandaşlarını değil”, bütün sporseverlerin vicdanlarını rahatlatacak “çok ağır bir cezaya mahkûm olup”, çeksinler! Herkese “ibret olsun, ders olsun!” Yetkililerin de “kulaklarına küpe olsun!” Federasyon Başkanı Halûk Ulusoy ile arkadaşları da, “cip sevdalılarının ciplerinin peşinde koşacaklarına” ciddi ciddi işte “asıl bunlarla ilgilensinler!” Ya, “holiganların ne olduklarını bile bile” onların “gece içmeye, yatmaya gittikleri yerlerde” gerekli tedbirleri almayan, alamayan İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü’ne ne demeli? Kaç gündür “sus pus olan” anlı - şanlı İçişleri Bakanımız Sadettin Tantan’a ne demeli? Yeter artık!. Bizler, “tribün anarşisini önlemek bir yana” yıllardır seyredip duran bakanlar, valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri ve federasyonlar görmek istemiyoruz! Bize “tertemiz sporumuzu, tertemiz tribünlerimizi geri verecek olan bakanlar, valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri istiyoruz! Yeter! Yeter! Yeter artık! Hareket geçmeniz, birşeyler yapmanız için, bunca akan kanın “sizleri tutması mı gerek?” Söyleyin bana, daha ne bekliyorsunuz? İnsafsızlık! “Bazı kafalar” hâlâ neyin ne olduğunu kavrayamamış! “Bizi”, o herkesin bildiği “kulüp yazarları” sınıfına sokan, sokmaya çalışan kişiler, okuyucular var! Herkesin fikrine “terbiye sınırları içinde kaldığı sürece” saygılıyım ama, “iş insafsızlığa varınca” isyan etmemem mümkün değil! Hafta içinde bir büyük kulübün bir taraftarından bir faks aldım! “Benim Galatasaray - Fenerbahçe maçı için yazdıklarıma kızmış”, tutmuş Galatasaray’ı “karalamak için” sayfalar doldurmuş! Yok, “Galatasaray doping yapıyormuş!” Yok, “Hakem ayarlıyormuş!” Yok, “Şike yapıyormuş!” Diyelim ki, “Türkiye’de böyle!” Peki ama, “Ya Avrupa maçlarında?” Elin oğlu “her maçtan sonra doping kontrolü yapıyor!” Elin oğlu Galatasaray maçlarına “UEFA’nın en iyi hakemlerini veriyor!” Elin oğlu Galatasaray’ın önüne “kazanmak için çıkıp, en büyük primleri koyuyor!” Galatasaray’ın yendikleri, “o okuyucumun dediği gibi” Avrupa Kupaları’nın “ikinci liginde oynayan takımlar değil”, Avrupa’nın en zor liglerinin en güçlü takımları! “Çamur at izi kalsın”, yanlışına ne yazık ki, “sadece taraftarlar değil” ülkemizin “en değerli” spor yazarları da düşmeye başladı! “Bazılarının yazılarını okudukça” tüylerim diken diken oluyor! Bu ne kin? Bu ne kıskançlık? Acaba “uzanamadığı ciğere murdar diyen” kedilere mi özeniyoruz? Çok yazık! İşte gerçek! Almanya’dan “spor ve futbol işleriyle yakından ilgilenen” bir dostum aradı! Söylediği şu: “Maalesef başta Almanya olmak üzere Avrupa’da, Fenerbahçe ve Trabzonspor konusunda çok olumsuz bir hava esiyor! Gerek teknik direktör ve gerekse oyuncu alış - verişi konularında bu iki kulübümüzün kolayca adam harcamaları ve bu sırada ortaya çıkan maddi sorunlar, iki kulübümüze gelecek olan teknik adamların ve futbolcuların kafalarını karıştırıyor!” Arkadaşım devam ediyor: “Kafaları karışınca da hemen telefonlara sarılıp, Fenerbahçe’de ve Trabzonspor’da sorunlar yaşayan, kovulan, istifa eden teknik adamlara ve futbolculara başvuruyor, olayların nedenlerini öğrenmek istiyorlar! İşte bu konuşmalar, bu iki kulübümüzün aleyhine bir havanın doğmasına yol açıyor! Bu da Türk futboluna zarar veriyor, Türkiye’ye zarar veriyor!” Önemli birkaç örnek veren dostumun haklı olduğu ortada! İşte bu yüzden, “Türkiye’ye gelmek isteyen teknik adamlar da, futbolcular da, Avrupa’da alabilecekleri paralardan çok fazlasını talep ediyorlar! “Hiç olmazsa büyük para alırım, kovulursam da gam yemem” havası hakim! Trabzonspor’a konulan “yabancı transfer yasağı,” yöneticiler ne kadar “tekzip etmeye çalışsa” da, mantık olarak “doğruluğuna inanacağımız” cinsten! Hadi “bir - ikisi” haksız idi ama, ya “her yıl bu sayı 4’ü 5’i bulsa” UEFA ne yapsın? Kulüplerimiz “böyle yönetildiği sürece,” bu şikayetler devam edecek! Olan da futbolumuza ve “Türkiye” adına olacak! Oluyor da zaten! * Arifleşmek! Ahmet Dursun’a gösterilen “ikinci sarı kart” Beşiktaşlı yorumcular ve yazarlar arasında kıyameti koparttı! İçlerinde “soğukkanlılıkla” gerçeği görenler ve yazanlar vardı ama çoğunluk “hakemi ipe çekiverdi!” Hatta “gizli - açık” hakemin “Galatasaray’ı kollamak için Ahmet Dursun’a ikinci sarı karttan kırmızıyı çıkarttığını” yazanlar bile çıktı! İnsaf ki, ne insaf! Yıllardır “hakem aldatmacayı adeta futbolunun önüne geçiren” Arif yüzünden Galatasaray’ın başına gelmeyen kalmamıştı! Ama “Arif’i en ağır şekilde teşhir edenler ve eleştirenler” bizler olduk! “Aynı yola giren” ve “püf” deyince kendini yere bırakmaya başlayan Ahmet Dursun’a bakmadan, “aldanıp - aldanmama psikolojisi içinde” hata yapan bir hakemi “kötü niyetlilikle suçlamak,” asıl “kötü niyetliliğin bizzat kendisi değil mi?” Ahmet Dursun “Türk futbolunun yarınlarında olacak bir futbolcu!” Ama “Arifleşirse” daha olmadan biter! Arif’in aklı başına yeni geldi! Bari, “Ahmet Dursun geç kalmasın!” İtirazım olur! Diyorsun ki “sevgili” Bilgin Gökberk; “Doğan Hakyemez ve Aydın Örs’ün milli takımda görevlendirilmesine hiçbir lâfımız olamaz! Eleştirebiliriz ama Federasyonun tercihi olur, saygı duyarız. İkisi de bu görevi yapabilecek yetenekte insanlardır!” Yazılarını büyük bir zevkle ve keyifle okuyorum ama, “bu satırlarına itirazım var!” “Yetenekli olmak” Türk Milli Basketbol Takımına “hoca ve menajer olmaya yetmez!” “En az yetenekli olmak kadar,” artık milli takımlar dahil “kulüp takımlarımızın da başına” mutlaka ve mutlaka “ileriye bakan ve ümit veren” hocaların ve menajerlerin getirilmesi şarttır! Ve “başarı istiyorsak,” bu şartı göz ardı etmemeliyiz! “Misyonunu tamamlamış” insanlar, “ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar” artık köşelerinde oturmalıdırlar! Aydın Örs ve hele hele Doğan Hakyemez “Türk basketbolunda misyonlarını tamamlamıştır!” Ceplerine koyacakları paralardan öteye, “Türk basketboluna verecekleri pek bir şey kalmamıştır!” “Çat o kapı, çat bu kapı, çat öteki kapı” diye diye dolaşıp “her gittiği yerde bir önceki kapısını kötüleyen” bir menajerin “neleri yapıp yapamayacağı” son olarak Galatasaray’da ortaya çıkmıştır! “Basketbolcuların parasının Fatih Terim’in cebinden ödendiği” haberini “dostu olan” gazetecilere anlatmak! Söyler misin bana, Doğan Hakyemez “bu kafayla” milli takıma ne kazandıracaktır? Aydın Örs milli takımın başına “zaman tünelinde kalan” kişiliksiz ve insiyatifsiz bir basketbolu “yeniden öğretsin” diye mi getirilecektir? İnşallah olay, “senin de yazdığın gibi” bir “pazarlama” senaryosu olsun! Aslı astarı da olmasın! Yazık değil mi milli takıma? Hagi! Bakıyorum “Hagi Avrupa maçlarında oynayamıyor” diye tutturanlar “yavaş yavaş” rota değiştirdi! Hagi’nin “Avrupa maçlarında ne ifade ettiğini”, bizdeki “bazılarının anlamaları için” Avrupalı meslekdaşlarının “oyunu nasıl okuduklarına dair” dersler almaları gerekiyormuş! Leeds gibi “Avrupa’nın en çok koşan, en iyi pres yapan ve yaş ortalaması 22 olan” bir takımına karşı Hagi’nin ortaya koyduğu performans, “O ihtiyar, gücü yetmiyor, Avrupa maçlarında oynayamıyor” iddialarına atılan “gerçekçi bir şamar oldu!” Takımı nasıl oynattığı, nasıl yönlendirdiği, “benzer golleri” aralarına “kopya kağıdı konmuş gibi” nasıl organize ettiği ve attırdığı “sadece” belgelenmedi, “adeta” tescil edildi! Galatasaray Hagi’yi bırakmamalı! Hatta “futbolcu olarak bırakacaksa bile”, teknik adam olarak bırakmamalı! Galatasaray’ın “Terim sonrasını düşünmesine gerek yok!” Tabii “Hagi varsa!” Bravo! Serdar Bilgili’nin Beşiktaş başkanlığını, “Kongre öncesi” Süleyman Seba’ya karşı olan tutumu sebebiyle “buz gibi” karşılamıştım! Başkan seçildikten sonra “ona olan saygısını göstermek için attığı adımları” da “Acaba şov mu yapıyor?” diyerek şüphe ile karşılamıştım! Bakıyorum “ortada şov yok!” Aksine “Sezar’ın hakkını Sezar’a veren” ve “büyük bir saygıyı ortaya koyan” uygulamalar var ve devam ediyor! Serdar Bilgili’yi ve arkadaşlarını kutluyorum! Sadece Beşiktaş’a değil, diğer bütün kulüplere “adeta” ders veriyorlar! “Vefanın ne olduğunu” gösteriyorlar! Sanıyorum “geçmişteki hatalarını” da böylece telâfi etmek istiyorlar! Çok doğru yapıyorlar! “Vefayı çok şeyin önüne koyan” bir insan olarak, Serdar Bilgili’ye sempatimin sür’atle arttığını söylememin, “spor yazarı olarak” görevim olduğunu da belirtmek isterim! Sezar’ın hakkı Sezar’a Hayırcılar! Baliç, “hayır!” Daum, “hayır!” Figo, “hayır!” Ve daha bir sürü “hayır!” Her yıl hep aynı “yanlışları yapıyoruz!” “Olmayacak duaya amin deyip”, olabilecekleri de “bu yüzden” olmaz hale getiriyoruz! Yıldırım - Kalkavan - Soydan üçlüsüne tavsiyemiz; “Birileri ellerini ovuşturup kahkahalarla gülüyorlar! Onlara ve de özellikle ona bu fırsatı vermeyin!” Yakında “gene” ortaya çıkıp, “Ben... Ben... Ben... olsaydım... Ben şunu, ben bunu yapardım, yaptım” demeye başlayacak! Bizden hatırlatması!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT