BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Bir kâbus... yürüyen duvarlar...

Bir kâbus... yürüyen duvarlar...

Yaşamak, ölmek hassasiyeti ve sevmek riski isterken takdir edersiniz ki akıl ve yürekle yapılan bu pek değerli, biricik mücadele zaman ve mekan gibi günümüzde çok baskın, çok zorlayıcı görünen şartlara meydan okur.



Yaşamak, ölmek hassasiyeti ve sevmek riski isterken takdir edersiniz ki akıl ve yürekle yapılan bu pek değerli, biricik mücadele zaman ve mekan gibi günümüzde çok baskın, çok zorlayıcı görünen şartlara meydan okur. Kimi, neyi, nasıl ve ne için seviyoruz, ne uğuna ölüyoruz? Bir toplumun birliktelik kuvvetiyle yakından ilgili ve önemli sorular... İnsanoğlunun kendini anlatmak derdi, paylaşmak ihtiyacı cemiyetler için de geçerli. Burada hep bir bütüne yönelme hareketi gözlemliyoruz. Tıpkı vücudumuzun, kainatın işleyişi gibi... Çevre baskısı Çoğunluk bilindiği üzere kaçınılmaz bir baskı unsurudur. Daha çok “çevre baskısı” diyoruz biz buna. Demokrasi kendi tezadını çözmek için azınlıkları ikma etmek durumunda. Fakat bu sefer de yönetim açısından ortaya iki durum çıkıyor: 1. Birbirinin aynı düşünen daha doğrusu farklı düşünmesi engellenmiş bir toplumun idaresi 2. Farklı düşünen gürültülü bir toplumun idaresi. İlk seçenekteki toplum tipinde yönetim mutlu azınlığa mahkum. Sorun daha çok idarenin kendi üst yapısında su yüzüne çıkıyor. Bu tür sorunlar makyavelist bir anlayışla halledilmiştir. Diğer toplum tipinde -demokratik- ise yönetim çoğunluğun tercih ve inisiyatifindedir. Azınlık ya gözardı edilir, bu hal başka problemlere gebedir, ya birtakım tavizler, fedakarlıklar, menfaatler karşılığında ikna edilmeye çalışılır ya da zorunlu muhalefet rolü verilerek sınırlandırılır. Demokrasilerde sorunlar daha mikro düzeyde, daha ferdi bir mahiyettedir. Bölünmüşlük diğer bir ifadeyle yaşadığı topluma kayıtsızlaşan birey sayısı fazladır. Sivil toplum örgütleri anayasayı besleyici, zenginleştirici bir kaynak haline gelir. Toplumsal sözleşme Anayasa birlikte asgari şartlarının belirlendiği toplumsal bir sözleşme olarak ele alınırsa bu şartlar her geçen gün biraz daha izafi hale geleceğinden daha asgari seviyelere inecek... Ahengi, hukuku, liyakati nasıl sağlayacak ve nasıl değerlendireceğiz? Ebediyetin mahfesi bir yaşamı nasıl paylaşacağız? Birlikte yaşamak... kolay görünen fakat fethedilmesi pek zor bir kale. Cemiyet hayatının bu en büyük meselesi çoktan çözüme kavuşturulmuş, ne yazık ki biz insanlar tarafından itiraf edilememiştir. Yüce hakikat hala kekeleniyor. Bir kabus gördüm. Yürüyen duvarlar üzerime geliyordu. yalnızca zekalarıyla gıdalandıklarından hep gülüyor, dehşetle, ölesiye gülüyorlardı. Halis TAMKOÇ/ İZMİT Diyalog Son ağıt Gecenin ardında bekleyen ışık Bıksan da, hep bana doğ diyeceğim Boğazımda düğümlenir hıçkırık Sen gelmeden asla gülmeyeceğim. * * * Bahar görmedim hiç, sensiz kalalı Ufuklar simsiyah, gönlüm yaralı Mezarda mı saklı, tek ümit dalı Senden başka sevda bilmeyeceğim. * * * Set olmuş şehirler, dağlarsa duvar Hasretin beynimde, yüreğim ağlar Bu yükü çekmeye dermanım mı var Aksın, gözyaşımı silmeyeceğim. * * * Çilem hiç bitmez mi görünmez dibi Eriten derdimin sensin sahibi Bu şiir son olsun, hep ağıt gibi Sevgine doymadan ölmeyeceğim. Hüseyin ÖZKAYNAKÇI/ SİVAS Ruh üşümeleri Bütün güzel zannedilen günlere benzeyen bir günün puslu sabahında idik. Ağlamakla geçirilen bir gecenin sabahındaki huzur bütün vücudumuza yayılmıştı. Henüz bizi aldatmaya çalışan hiç kimseyle karşılaşmamıştık. Bu yüzden sinirlerimiz de bozuk değildi. Önümüze çıkan her insana sarılmak istiyorduk; çok çok bizi iteceklerdi. Tek sorun karşılaşmak zorunda olduğumuz, ruhunu yitirmiş kendini rol yapmak zorunda hisseden iliği kurumuş olanların varlığıydı. Ayakkabılarımızı giydik, kapattık kapıyı. Suratımız huzuru ve memnuniyeti yansıtmasa da aslında memnun ve huzurluyduk. Çünkü hiçbir zaman çaresiz olmamak güzel olandı. Adımlarımızı yavaşça, uzun uzun atıyorduk. Rüzgar göğsümüzü itiyor, saçımızı okşuyordu. Bir çocuk konuşmaya başladı, o konuşmaya başladığında sadece hırsız olabileceğini söyledi. Koşmaya başladı. Hala konuşuyordu ama sesi duyulmuyordu. Bir adam eli boş evine dönüyordu. Boynu bükük, yollar kapatılmıştı. Kuşlar uçmamaya, köpekler havlamamaya, çiçekler kokmamaya karar verdiler. Bizler hiçbir şey yapmadık, tembelce, miskince oturduk. Bir çiçek açtı, konuştu, sustuk. Bir çocuk doğdu, ağladı, hep ağladı, ölene kadar... Bir ana çocuğuna yemek yapamadan, öldü... Bir güneş doğdu hayalimde. Her konuşan sustu. Bir şeyler yaptılar. Birdenbire yok olduk. Her şey bitti. Ne güzel oldu... Serhan YILMAZ/ ADANA ‘Vay be’ dediler Gözleri görmemiş gerçekleri Kulak tıkamışlar doğru sözlere Adını bile yazıp söz etmemişler Biraz geç ama vay be dediler. * * * Sonunda ne yaptık dediler Sen bizi affet dediler Yazıp anlatmaya başladılar Biraz geç ama vay be dediler. * * * Tarihle yargılayıp sürgün ettiler Vatana, bayrağa hasret ettiler Suçsuz yere suçu nasip ettiler Sonunda haklıymış vay be dediler. * * * Her gelen fırtınayı onunla geçtik Turan sevdasına biz de katıldık Ülkümüz için canları verdik Onlar da haklısın vay be dediler. Temel IRMAK/ MARMARİS Akşamın getirdikleri Ne çok yıldızlar küme küme üzümleşen Tane tane küçülen, tane tane büyüyen Delişmen rüzgarların okşayışı güverteleri Belli ki akşamın getirdikleri... Bodur sürelerin müjdecisi çıngıraklar Kulaklarımda bir hoş seda Çağrışımlı şarkılar dudaklarımda Petek petek bağrı yanık pencereler... Yağmur bir başka yağmur, yine akşam Genzimde yarım kalmış toprak kokusu Senin damla damla, çiçek çiçek gelişin Körpe yüreğime serpilen bengisu. Kemal Süha ESEN/ İSTANBUL Tutuklu Bana kim olduğumu sorarsan Kalbinde hapis yatan bir tutukluyum Böyle yaşayamam, gitmeden öldür desem İçimde sen varsın, bir türlü kıyamam Kıyamam... * * * Suçunu çektin, defol git desen Gidecek yuvam yok, bir türlü gidemem Saraylar, hanlar bağışlasan Saraylarda bile Kalbindeki rahatlığı bulamam. * * * Kalbimde yer yok, git diyorsan İçindeki kalp benimdir, sök at diyemem Bendeki kalp senindir Tutuklu ben miyim, yoksa sen mi? Hep düşündüm, içinden çıkamadım Bir türlü çıkamadım. Canip ÖNCÜ/ UŞAK Öğrendim Ömür sürdüm çok tatsız Yaya koştum hep atsız El, kol bağlı kanatsız Ben uçmayı öğrendim. * * * Çile başım bağlarken Ateş tenim dağlarken Şu için kan ağlarken Ben gülmeyi öğrendim. * * * Yanık dilden, saz telden Şakıyan şen bülbülden Aşka açan al gülden Ben sevmeyi öğrendim. * * * El yalana çökerken Sözü eğip bükerken Havalarda sekerken Ben susmayı öğrendim. * * * Ben’in öze varışı Temiz yürek atışı İnsan olma yarışı Kazanmayı öğrendim. * * * İman ettim Rabbime Sahip çıktım nefsime Açtım baktım kalbime Ben, kendimi öğrendim. * * * Menziline varandan Hak ile hak olandan Rumi, Bektaş, Yunus’tan Ben aslımı öğrendim. Nâgehan (Orbay) AKAY/ İSTANBUL Sebebini bilmiyorum Yağmurun yağışını hissediyorum Kalbimin derinliklerinde Kulaklarımı ne kadar kapatsam Duymamak istesem de duyuyorum. Yağmurun hırçın yağışının sesini.. Ağlıyorum Nedenini bilmiyorum Kalbimin ıslak mendiliyle Gözyaşlarımı siliyorum Sebebini bilmiyorum Kaybettiklerime üzülüyorum Beynimi bir soru kaplıyor Niçin niçin korkuyorum Unutulmaktan niçin korkuyorum? Necla BARIŞ/ MANİSA FAKS: 0 212 454 21 77
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT