BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kürtler siyaset için BDP’ye mahkum mu?

Kürtler siyaset için BDP’ye mahkum mu?

Bu meselenin siyaset ile, müzakere ile çözülmesi hep konuşuldu. Terörle, silahla talep edilen hakların hak olmaktan çıktığı söylendi. Türkiye’nin 80’lerin ortasından 2000’lerin başına kadar kürt meselesinin hallini askerlere bırakmasının çözümü imkansızlaştırdığı defalarca dile getirildi.



Bu meselenin siyaset ile, müzakere ile çözülmesi hep konuşuldu. Terörle, silahla talep edilen hakların hak olmaktan çıktığı söylendi. Türkiye’nin 80’lerin ortasından 2000’lerin başına kadar kürt meselesinin hallini askerlere bırakmasının çözümü imkansızlaştırdığı defalarca dile getirildi. Seçilmiş hükümet ve parlamento manivelayı elinde tutsun dendi. Sivil siyasetin etkinleşmesiyle gençlerin çatışmalarda yitip gitmesinin önü alınabileceği belirtildi. Devlet tarafında seçilmiş hükümet inisiyatifi askerlerden aldı; açılım, kürtçe televizyon, dil serbestisi, OHAL’in kalkması hep bu sayede olabildi. Lakin meselenin diğer tarafında, kürtlerde, siyaseti silahlı mücadelenin önüne koyacak bir inisiyatif asla oluşmadı. Siyasetin taşıyıcısı olması beklenen BDP, PKK’nın izni olmadan adım atamayan, söz söyleyemeyen, asla ön alamayan bir güdük örgüt olarak kaldı. Oysa onlardan, silaha ve çatışmaya alan bırakmayacak etkin bir siyaset bekleniyordu. Peki kürtler bu ülkenin siyasetinde aktif olabilmek için BDP’ye mecburlar mı? Bu sorunun cevabı evet ise, Türkiye’nin tek partili dönemindeki totaliter-faşizan ortamından bir farkı kalır mı -olmayan-kürt siyasetinin? Siyaset, devlet ile savaşan silahlı insanlarla kucaklaşmak değildir. Bunun kendi tabanındaki şoven radikallerden başka hiç bir Kürt’e veya Kürt haklarına zerre faydası yoktur. Bu ülkenin geleceğinde sivil siyasetin etkin olmasını isteyen, barışın ancak demokrasi ile geleceğini düşünen kürtler, neden kendilerini PKK-BDP çıkmazına mahkum ediyorlar? Silahın karşısına silah çıkıyor. Bunu 30 yıldır idrak etmediler mi? >> Zulmün ağırlığı Dün 6-7 Eylül olaylarının yıldönümü idi. Yarım asır önce, bu ülkenin dini ve ırkı farklı mukimlerine, bu şehirde, İstanbul’da büyük bir linç yapıldı. Dükkanlar, evler yağmalandı; insanlar öldü. Milliyetçi bir provokasyonla, bir derin devlet operasyonuyla, insanların mallarına, ırzlarına, canlarına kastedildi. Zulmedildi. Son yüzyılda bu topraklardaki tek kitlesel zulüm değildi belki ama, en çok hatırlananı oldu daima... Tehcir’den Trakya yahudi pogromuna, Varlık Vergisinden Dersim katliamına 40 yıla sığdırılmış ve hepsinde de bu toprakların kadim mukimlerine, sırf dinleri veya milliyetleri farklı olduğu için zulümler yapıldı. Sarsıcı olan, yüzlerce yıllık muazzam Osmanlı adaletinin varisi olması gerekenlerin bu zulümleri yapması veya yapılmasına rıza göstermesi... Eğer ‘zulüm payidar olmaz’, ‘zalimin hasmı Allah’tır’ düsturlarının manevi taşıyıcısı olabilseydi bu halk, bu zulümler de olmazdı. Unutmamak lazım ki, zalim kadar, zalimin yaptıklarına ‘oh olsun’ diyen de o zulmün yakıcı günahına ortak oluyor.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT