BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Boğazına takılıyordu kelimeler...

Boğazına takılıyordu kelimeler...

Muavin fiyakalı hareketlerle yaktı sarma sigarasını. Yoğun bir duman kapladı otobüsün içini. Kimse aldırmadı buna. Zaten yolcuların kalanı gözlerini yummuş, uyuyordu. Muavin bembeyaz dumanı üfledi yukarıya doğru dudaklarını ileri uzatarak ...



Muavin fiyakalı hareketlerle yaktı sarma sigarasını. Yoğun bir duman kapladı otobüsün içini. Kimse aldırmadı buna. Zaten yolcuların kalanı gözlerini yummuş, uyuyordu. Muavin bembeyaz dumanı üfledi yukarıya doğru dudaklarını ileri uzatarak: - Kezban mı dedin? Kim Kezban yahu? Tanımam öyle birini. Yok bizim orada. Ben orada doğdum ama böyle biri yok... Oktay allak bullak olmuştu sanki. Heyecanla kıpırdandı: - Nasıl olmaz. Orada yaşıyor. Doğma büyüme oralı. Muavin omuz silkti: - Yok canım, olsa bilirim. Teyit ettirmek için şoföre seslendi: - Keko dayı! Kezban’ı tanır mısın bizim köyde, yok öyle biri değil mi? Adam gözünü yoldan ayırmadan seslendi arkaya: - Ne yoku ulen! Bir kıyamet Kezban var... Ökkeş’in kızı, Haydar’ın kardeşi... Oktay hemen yerinden kalkıp şoförün hemen arkasındaki koltuğa geçti. Kollarını önündeki demire dayayıp çenesini de kollarına dayadı: - Bu dediklerin genç mi amca? - He ya! Senin yaşındadır hepsi, belki az daha küçük... Sen kimi ararsın? Delikanlı umudu kırılmış bir vaziyette bıraktı kollarını yere doğru: - Değil, benim aradığım yaşlı, yaşını başını almış yani... Yalnız oturuyor. Kocası varmış Recep... Muavinle şoför birlikte atıldılar: - Ha, dilsiz nineyi sorarsın sen. Hay Allah... Ne yapacaksın elin garibini... Çok çile çekmiştir dilsiz nine. Hiç konuşmaz. Yıllardır susmuş kalmış. Hayırsız bir kocası vardı. Geçende çıktı hapisten. Sonra yeniden yok oldu. Muhtar söyledi birkaç gün önce. Öldürmüşler mi ne başka bir yerde. İstanbul’a mı ne gitmiş... Dilsiz nine hiç kimseyle konuşmaz. Sesinin ne olduğu bilinmez. Evvelden konuşurdu, ben hatırlarım, bilirim. Benimledir yaşı aslında ama çok çökmüştür, görsen altmışlık nine dersin. Zavallı... Köylü bakar ona. Bir iki kap yemek verirler her gün. Bir evi vardır, yıkık dökük. Her sabah sopasını alır, dağlara çıkar. Kendi başına oturur orada. Üç dört tane koyunu var. Onun sütünü alır işte peynir falan yapar. Satar köylüye, yetmeyecek kadar parayı kazanır oradan. Mezranın maskotudur o... Herkes sever kendini ama kimseye yüz vermez. İnsanlara küs gibidir. O Recep denen adam kararttı onun hayatını. Bilirim ben gençliğini. Ne güzel kızdı gençken. Seyit diye bir civana düşmüştü gönlü. Kaçıp gittiler dağlara. Peşine düştü ağabeyi Hıdır’la bu Recep. Bulup vurdular Seyit’i. Meğer evlenmişlermiş kaçtıkları yerde. Karnında bebesiyle kaldı Dilsiz nine. Sonra Recep o çocuğu da satmış dediler. Adamın dili açılmıştı sanki... Bu can sıkıcı yolda oyalanacak, konuşacak bir şeyler bulduğu için memnundu hayatından. Muavin de yanında oturmuş, onun ağzının içine bakarak dinliyordu anlatılanları. Oktay’ın aklı karmakarışık olmuştu. - Kendinden habersiz mi satmış çocuğunu? - Bilmiyorum, orası sır gibi gizli kaldı. Çocuğu gittikten sonra dili de kilitlendi Kezban’ın. Kolay değil. Kocasını öldüren adamla evlenmeye mecbur kaldı, yavrusunu kaybetti. Onun dili, gönlü kilitlenmesin de kimin kilitlensin!.. Delikanlı arkasına yaslandı. Heyecan içindeydi. Bir şeyler duymuştu anası hakkında. Bildiği, Doğan beyin anlattığı şeylerdi ama olsun... Ondan bahsetmek isteğiyle yanıp tutuşuyordu sanki. Birden soruverdi şoför: - Neden ararsın sen Dilsiz Nineyi? Ne yapacaksın? Durakladı. Boğazına takılıyordu kelimeler. Bu insanların kendisine inanmamalarından korkuyordu. Yine de doğruyu söylemeyi tercih etti: - Ben onun satıldı denen oğluyum. Az kalsın kaza yapıyordu Şoför Keko. Öyle bir fren yaptı ki otobüs öne doğru fırladı sanki. Motor tuhaf bir gürültüyle sustu. - Ne dedin aslanım sen?.. Dilsiz ninenin oğlu musun? DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT