BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kenzo’ya ben de ağladım

Kenzo’ya ben de ağladım

Hayvanları sevmeyenlerin insanları sevebileceklerini aklım kesmiyor sevgili okuyucular. Eski insanlar bahçelerinin bir yanını hayvanlara ayırırlardı. Hemen hemen her evin ailenin bir parçası sayılan Sarman’ı, Tekir’i, Cingöz’ü, Duman’ı vardı.



Hayvanları sevmeyenlerin insanları sevebileceklerini aklım kesmiyor sevgili okuyucular. Eski insanlar bahçelerinin bir yanını hayvanlara ayırırlardı. Hemen hemen her evin ailenin bir parçası sayılan Sarman’ı, Tekir’i, Cingöz’ü, Duman’ı vardı. Her mahallenin adları konmuş köpekleri... Bizim de aile hayatımızı paylaşmış böyle can ciğer kedilerimiz olmuştu. Tonguç, Kiboko, Minnoş gibi... Kiboko’nun adını Afrikalı bir hikaye kahramanından almıştık. Öleceği zaman evden uzaklaşıp bilinmezliklere karışmıştı. Tonguç başka bir eve taşındığımızda kayboldu. Ev ev, sokak sokak dolaşıp aramadık yer bırakmamıştık. Yoktu. Sırlara karışmıştı. Minnoş’a gelince o da birgün apartmanın taraçasından düştü: Gerçi bir şey olmamış görünüyordu ama bir süre sonra karnında yumrular peydah oldu. Hayvancık taşlarda yatıyor, giderek yaşama gücünü kaybediyordu. Nihayet biz üç kardeş onu bir sepete koyup veterinere götürdük. Veteriner, hayvanı muayene ettikten sonra sakin, alışkın bir ses tonuyla kedimizin kanser olduğunu, böyle yaşarsa çok acı çekeceğini söyledi. “En iyisi bize bırakın, biz onu bir iğneyle acı çekmeden...” Hayvanımızın acı çekerek ölecek olmasına razı değildik ama böyle iğneyle öldürülmesini de kabullenemezdik. Veterinerin sözlerinde kedinin düzeleceğine dair hiçbir umut payı yoktu. Minnoş’tan vazgeçmek onu hayatımızdan çıkarmak, üstelik ölümüne karar vermek olmayacak birşeydi ama çare? Sonunda Minnoş’un bulutlu gözlerinin üzerimize takılmışlığını orada bırakıp bir taksiye bindik; yol boyunca ağlıyorduk; şoför dayanamayıp sordu: “Bir yakınınızı mı kaybettiniz?” “Evet”... diye cevap verdik. Arabadan inerken bizim perişanlığımızı gören konu komşu tanıdıklar, “Evden birine bir şey olmasın sakın?” gibisinden meraklanmışlar. Sorduklarında “Minnoş” dedik. O da evden biri değil miydi? Ben o sıralarda onbeş on altı yaşlarındaydım; seneler geçti o tabloyu, Minnoş’un üzerimizde kalan gözlerini unutamadım. İnsanoğlu yaradılmışların en üstünüyken kötü fiilleriyle, zulmü, acımasızlığı ile bir yana konduğunda hayvanların en vahşisinin bile soyuna yaraşır bir yaşama biçiminin dışına çıkmadığını görüyoruz. İnsanoğlu kendi yavrusunu öldürebiliyor da hayvan başka hayvanların yavrusuna karşı da şefkatli. Ters bir davranışla karşılaşmadıktan sonra saldırgan değil. Çünkü o da yaşama savaşı veriyor. Antalya Hayvanat Bahçesi’nin kıdemli hayvanlarından Kenzo adlı kaplana üzüldüğümü ve onunla ilgili haberi okurken ağladığımı söylemek istiyorum. Kenzo’nun ayağında iyileşmez urları varmış; ameliyat yaraları da bir türlü sağalmıyormuş. Antalya Hayvanları Koruma Derneği Başkanı Sevda Kıraç yüreği dağlana dağlana ötenazi uygulanmasını istemiş. Kaplana önce uyutucu bir iğne yapılmış sonra da öteki işlem uygulanmış. “Kenzo’nun ayağının iyileşmesi için acaba tıbbın yapacağı hiçbir işlem kalmamış mıydı?” diye düşünmeden edemedim. Sonuçta Kenzo şimdi mezarında yatıyor. Sevda Kıraç kaplanın mezarına mermer bir taş yaptıracağını söylemiş. Hayat bu işte... Yeni sevgilerle, yeni bağlılıklarla içimizdeki boşlukları dolduracağız.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT