BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Seni sevdim şehr-i İstanbul... Bütün yaşanmışlıkların yaşandığı o gizemli şehir. İnsanların zaman zaman güldüğü, zaman zaman ağladığı o tuhaf şehir. Seni bütün çirkinliklerinle, acımasızlığınla sevdim...



Bu şehr-i İstanbul ki... Seni sevdim şehr-i İstanbul... Bütün yaşanmışlıkların yaşandığı o gizemli şehir. İnsanların zaman zaman güldüğü, zaman zaman ağladığı o tuhaf şehir. Seni bütün çirkinliklerinle, acımasızlığınla sevdim... Küçük çocuklar sokaklarını yatak yapmış, soğuk kış gecelerinde birbirlerine sokulup ısınmaya çalışırken gözlerindeki ışıltıyı anlayamadım. Korku muydu, nefret miydi, kin miydi? Yoksa, sadece ilgi ve sevgi arayışı mı? Her şeyle sevmek Peki, ya sokaklara atılmışlığın simgesi kedilerin, köpeklerin kirli tüyleri insanların içinde filizlenip kök salan ihanetin belirtisi miydi, yoksa güvensizliğin mi? Seni sevdim şehr-i İstanbul, her şeyinle sevdim. Sarayburnu veya Hisar’a gittiğimde bana huzur vermen, benden özür dilemek istemen miydi, yoksa çaresizliğini anlatmak istemen mi? Sen ne tuhafsın, huzur verirken bile çok şeyi alıp götürüyorsun. Bütün zamansızlığında, geç kalmışlığımı ya da erken gelmişliğimi yaşıyorum... Sen çok tuhafsın!.. Seni yeşilinle, mavinle, siyahınla, beyazınla sevdim şehr-i İstanbul. Bazen tatlı tatlı gülümseyip iki dost gibi dertleşiyoruz, bana geçmişini anlatırken kanıtlar sunmanın sevinciyle Dolmabahçe’yi, Sultanahmet’i gösteriyorsun, gururlu, güneşli... Bazen de düşman gibi kızıyorsun bana; bağırıyorsun, yıldırım ve şimşeğini gönderiyorsun üstüme. Sen çok tuhafsın İstanbul... Ama seni yine de sevdim, çok sevdim şehr-i İstanbul. Biliyorum senin suçun yok bu çirkinlerin hiçbirinde... Üzülme güzel şehir.. Seni anlayanlar olduğu sürece hep sevileceksin, çok sevileceksin şehr-i İstanbul!... * Günay KANLIBAY/ İSTANBUL Deprem Bir ağustos gecesi tutuşuverir derya, Sular kabına sığmaz, sanırsın, umman gider! Sahiller paramparça, gemiler toz buz olur, Dalgalar çırpındıkça çaresiz liman gider! Yıldızlar titremekte, ufuklar pemperişan... Gökyüzü alevlenir, sanki, asuman gider! Alev alev Marmara, gönülde derin yara... Milyonlar figân eder, on binler nâlân gider! Sular tersine akar, iş ehline verilmez, Şuursuzluk eseri kat kat apartman gider! Plânsız, programsız yürütülünce işler Bezirgân iflas eder, sanma, bu kervan gider! Binalar ufka küser, çığlıklar betonlaşır, Sesini duyan olmaz, beton içre can gider! Albümlere takılmış bir hatıradır mazi, Eş, dost hayaldir artık, can bîzar, canan gider! Tedirgin çığlıklarla çocuklar feryat eder, Sözleri hüzün dolu, gözleri giryân gider! Ya ibrettir, ya ikaz, belki de imtihandır, Tacın, tahtın dağılır; saray gider, han gider! Şen şarkılar azalır, kuşlar yuvasız kalır, Çiçekler isyan eder, gül gider, bağban gider! Bütünleşir gönüller, millet tek yürek olur, Milyonlar kenetlenir, feryada derman gider! Aydınlıksız geceler sürmez sonsuza kadar, Güneş tekrar gülümser, dertlere Lokman gider! Şerden hayır doğarmış, musibet ibret olur, Sorumsuzlar sorulur, dağlara ferman gider! * Şerafet BULUT / NEVŞEHİR Kopardım zincirleri Çoktandır kilitliydi düşlerim aydınlığa Gittim gittim o yere vardım Sular ışık gibiydi pınarlarda, Düşlerimin zincirlerini kopardım... Oturdum bir bulutun üzerine, En güzel uçurtmaları uçurdum inanın... Bir at bağlıydı zincirle ayaklarından, Zincirlerini kopardım... Dualarım vardı her seherde, Biliyordum, ancak bana O’ydu edecek yardım Açıp gönlümü seherle ezan sesine, Kalbimin paslı zincirlerini kopardım... * Nefise BİYENDİK / EDİRNE Savaş ve papatyalar Toprağa gözyaşlarım düşüyor ağır ağır, sitemli... Toprak kanla sulanıyor çileli... Toprak, ne gözyaşlarına doyuyor ne de kana. Ne verirsen alıyor. Kalbime kurşunlar saplanıyor, ağır yara alıyorum yüreğimden. Deli kurşun sesleriyle sağır ve yoldan çıkmış mermilerin masum bir cana saplanışına tanık olan gözlerim görmüyor artık. Kan kaybediyorum, sesim hain silah sesleri arasında kayboluyor. Gökyüzü kırmızıya boyanıyor, ne acı... Mavilikler, o çok sevdiğim koca denizler kanla buluşuyor. Küçükken hatırlıyorum, bahçemizde papatyalar vardı. Sabah olduğunda onlara koşar, şarkılar söyler ve onları ne kadar çok sevdiğimi anlatırdım. Gülerlerdi bana biliyorum, beni sesimden tanırlardı. Onları hiç terketmeyeceğimi ve özenle koruyacağımı bilirlerdi. Onlar bana güvenirlerdi. Biri boynunu bükse üzülür ve iyileşmesi için dualar ederdim. Ben papatyalarımı severdim. Hepsinin bir adı vardı. Güllü kız, türkü, oya, barış, umut ve niceleri. Onlara hep sevdayı, ayakta durmayı, insanları anlattım. Ne silahlardan ne de ağıtların varlığından bahsettim. Hep iyilikleri öğrenerek yaşadılar, kötülükleri hiç bilmeden. Ve birgün vicdansız insanların postallarının altında ezilirken, belki de hayatım boyunca göreceğim en büyük kabusu yaşadım. Yoklardı, bir iki adımda bahçemde izleri bile kalmamıştı. Çocukluğumun hayalleri, umutlarım papatyalarımla birlikte bir çift postalın ardında ezilip kalmıştı. Yarınlarıma kurşun sıkmışlardı ve ben bunu hiç unutmayacaktım. Şimdi papatyalarla, gelinciklerle beslenen topraklar masum insanların cesetlerini kucaklıyor hiç istemeden. Belki onlar da çiçekleri arıyorlar. Gözyaşı ve kandan uzak bir rahmet gibi yağan yağmuru bekliyorlar. Ama topraklar, insanların mermi, kan ve gözyaşıyla beslendiklerini bilmiyorlar. Belki de hiç bir zaman bunu öğrenemeyecekler. Her geçen gün insanlığın ayıbıyla bir kez daha yaşlanıyor, dünya ve ben artık onun yüzüne bakamıyorum. Toprağa gözyaşlarım düşüyor ağır ağır, sitemli. Toprak kanla sulanıyor, çileli... Kabime kurşunlar saplanıyor, ağır yara alıyorum yüreğimden... Ve papatyalarıma gidiyorum, papatyalar gibi yaşamaya. Bu dünyada insan gibi yaşanmıyor nasıl olsa... * Melike ÇAM / YALOVA Aşk “Aşk yalandır” demesinler bundan böyle Saçımı ağarttı gözümü sele verdi Aşktan bildiğin nedir hele bir söyle Belimi büktü, gülümü ele verdi. Aşk eriyip yok olmaktır yanıp kül olmak Bazen kendin olup bazen el olmak Baharı beklerken açmadan solmak Kokunu alıp vefasız yele verdi. Aşktır dalında olmamış ham meyve Rengini almamış tomurcuk bir gül Onu gülşende arasa da her bülbül Ömrümü aldı başımdaki ak tele verdi. Aşk, nice setler çektin önüme Kara haberi verdin mutlu günüme Ben seninle meydan okumuşken ölüme Şimdi bana dermanı olmaz bir dert verdi. * Bekir KALE / KOCAELİ Söylenmeyen söz Yavaşça akan bir ırmak Derinlerde çağlayan akarsu Birleşir bir deryada Olur ince bir sızı Denizlerdeki raksı mehtabın Dağ eteğinde gücü kardelenin Zirvelerdeki saflığı beyazlığın Dillerde söylenmeyen şarkı Kulaklarda çınlayan nağme Ufak adımlar, sözsüz diller Can damarında gizli senler Titreyen bir alev Yerle gök arasında Yıldızla güneş pırıltısında İnce bir şimşek Benliği saran kalp atışı * Gülsen BİNATLI / KONYA Ses Bir gözümle mahşere, bir gözümle dünyaya Bakınırken ruhunda Rahman’ı duya duya Dedim ki güzel kalem bu ihtiyar dünyayı Yazalım parıldasın tecellimin mâbâdı Sanki veda edersin bir fısıltı misâli Kambur felek, senin de alın yazın elemli Hakikâti bilseydik az güler, çok ağlardık Vefasız âlem bizi oyalamazdı artık İlâhi elçilerin diriltici nefesi Allah’tan gelen sesin Kur’an’daki son aksi Akibet O mâsumu sevmeyen hüsrandadır Yalanın yok olmaktan başka ne şanı vardır? Canımı çember gibi kuşatan muammalar Gözüm Hâk ışığında kamaşan ey Cuma’lar Mahrum etme yarabbi hidayet güneşinden Ayırma Atillâ’yı aziz muhabbetinden İnsan işte odur ki, dönmez yaradanından Cennetin aynasıdır, gönüllerdedir her an Ruhu yoksun olandır iki cihan garibi Bilmez hastalığını, dindir onun tabibi Yıldızlar ışıldarken, o dolunay doğarken Akan zaman içinde ne kadar içliyim ben Yıldızların altında nemli gözbebeklerim Bir sırdır özüm bile, erenler ne bileyim? * Atillâ ATAALP / İSTANBUL
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 96384
    % 1.04
  • 5.7414
    % -0.36
  • 6.3618
    % -0.39
  • 7.0428
    % -0.39
  • 279.903
    % 0.73
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT