BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Oburlar oburu Baba Yaver

Oburlar oburu Baba Yaver

Belki de on beş sene evveldi. Merhum Baba Yaver ile hem yemek hem de misafir meraklısı bir zatın iftarına davetli idik.



Belki de on beş sene evveldi. Merhum Baba Yaver ile hem yemek hem de misafir meraklısı bir zatın iftarına davetli idik. Baba, ev sahibinin karakter ve kibarlığını bildiği için daha yolda mehd etmeye başladı. Kalın dudaklarını şapırdatarak, neşesinden güldükçe koca karnını oynatarak vücut-ı mülahhamıyla iki tarafa yalpa vurduğu sıralarda kesik, kısık sesiyle: - Aman Allah!, aman Allah! Geçen sene çifte hindi fırını vardı. Sırt sırta vermişlerdi. Dün eteğini öptüm. ‘Merak etme hem ondan var, hem de sakız muhallebisinden’ dedi... Şahsına has yerinmelerle bizi de imrendiriyordu. Filvaki sofraya dizildiğimiz zaman iftariyenin renvak ve tenevuû cümlemizin malumu olan hüsn-i tabiatın asar-ı ediyordu. Zeytin, peynir, reçel, pastırma, sucuk, turşu, hardelya, havyar, balık dolma ve tuzlamaları, çörek, simir, pide envai zevk-i şikem-perveriyi müstağrak-ı iltifat edecek suretle istihzar edimişti. Baba bu takıma: “Rüzgar!...” diye pek el uzatmadı. Hakkı da varmış. Çünkü o koca gümüş tepsi kalkınca kepçeleri son derece zarif, kendileri gayetle musanna üç büyük çorba kasesi kondu. Konar konmaz evvela işkembeden, onu müteakip, tavuk, hindi katıyla, suyuyla yapıldığında icma-i tabbahan vaki olduğu renk ve bu-ı bi-bahanesinden anlaşılan şehriyeden, ondan sonra da düğün çorbasından adeta bildiğimiz gibi birer kase dikti. Her kase ağzından ayrıldıkça göğsünü oksuyor, bize: “Yumuşatır!” diyordu. İyice hatırımdadır. Pideli kebaba da ikbal buyurdu. Emir dolmaya limonu bol gezdirerek “Bayılırım!” diye girişti. Gelen turfanda bir sebzeden de yüz çevirmedi. Kaymaklı elmasiyeye: “İşte yürek oynatan bu haspadır!” teranesiyle saldırdı. Sofrada gülmeden kırılmayan kimse kalmıyordu. Görülecek bir manzaraydı. Elleriyle göğüs etlerine hamle ettikçe kopan parçalar an-ı vahidde ağzına gidiyor, bir iki çevirdikten sonra kayboluyordu. Bu yetmişlik, yetmiş beşlik obur bir ara etrafına: “Yiyen varmı?” edasıyla bakındı. Kim yiyecek? Bu sofrada tepsiyi önüne çekti. Dakika-be-dakika hindilerin iskeleti tebarüz ediyordu. Velhasıl yedi muhallebiden sonra toprak kap içinde taneleri nar gibi kızarmış pilava varıncaya kadar ne varsa yedi. Yedi ama siyahiye bir tutukluk arız oldu. Sofradan kalkamıyor, mıhlanmış gibi duruyordu. Yeni çıkma tiyatro komikleri ıstılahatından olup gayetle dik yaka giyen, hatta yarı korseli şıkların vaziyet-i şakuliyesini vasf yolunda irad olunan ‘Baston yutmuş’ gibi bir şekil aldı. Yaver gık diyemiyordu. İşaret etti. İç kuşağını çevirdiler. Yine işaret etti. Koluna girdiler ağır ağır kaldırdılar. Ben tabiatını bildiğim için “Poyraz tarafına nazır bir pencere önüne götürün” dedim, götürdüler. Sandalyede yığıldı kaldı Sandalyeye nasıl götürdülerse öylece kaldı. Fakat ev sahibi bir türlü rahat edemiyordu. Asabi, meraklı olduğu için Yaver’e bir hal olur korkusuyla oğunup duruyordu. En nihayet bana “Canım birader, gidelim soralım, bir ilaç milaç ister mi?” diye ibram ediyordu. Halbuki ne ilaç ister ne milaç? Bir saat uyusa kayfesini hazmederdi. O zarif, o nazik miz-ban yanına kemal-i şevkatle yanaştı. Elleriyle omuzuna hafifçe vurarak: “Baba, baba rahatsızsın. Bir şey ister misin? Sana bir şey aldırayım mı?” dedi. Onun tabiri veçhile “Aman Allah!” Yaver ne hale gelmişti. Yüz siyahlığını kaybetmiş, dudaklar mosmor olmuş titriyordu. Sandalyede ilk aldığı vaziyeti kaybetmediği cihetle elleri dizlerine idi. Ev sahibinin hitabı üzerine gözlerini açtı. Damarlarına kan bürümüştü. Zavallı dostum hâla: “Bir şey ister misin, içecek bir şeyler vereyim mi?” diyerek müsterhimane yüzüne bakıyordu. Birden bir gürültülü bir ses aksetti. Gelen cevap şöyleydi: “İstemem (Elleriyle iri bir parçayı gösterip). Bir parça kızarmış ekmekle kaşar peyniri daha lazımdır!..” O da irkildi, ben de. Fakat muhibbim sapsarı olmuştu. Buz kesilmiş elleriyle ellerimi tuttu... “Bana gel! Al şu parayı, ver şu fellaha! Evden çıksın gitsin, şimdi bayılacağım!” dedi. Tasvir-i Efkar 6 Ağustos 1913
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT