BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Burada gün bitmiyor

Burada gün bitmiyor

Safranbolu bozulmadan kalan nadir kasabalarımızdan biri. Burada dakikaların bile kıymeti var ve zamanın bereketi hissediliyor



Bana “Valla sen iyisin” diyorlar, “şişmanlamıyorsun”. Aslında boğazıma dikkat ettiğim de yok. Sadece 9 kat inen, çıkan her insan gibi et tutamıyorum o kadar. Şimdi diyeceksiniz ki “Asansör yok mu?” Var ama leş gibi. Şimdiki çocuklar bi alem. Dışarıda top var, taso var, içeri girse anası. “Bu ter, bu kir de ne?” diyecek, patak kötek edecek. Sıkıştı mı n’apsın biniyor asansöre şööle çıkıp, inene kadar şettirip rahatlıyor. Çocuk deyip geçmeyin ortalığı sel alıyor. Evet bir kısmı asansör boşluğuna sızıyor ama tebahurat (buharlaşma) yüzünden kabinde dayanılmaz bir koku oluyor. Bir yer pis kokarsa bizim insanımız ne yapar? Küçükler yere tükürür, büyükler sigara yakar. Yeniyetmeler ikisininde hakkını veriyor, hem tükürüyor, hem de sigara yakıyorlar. Üstelik şappadanak aynanın alnına yapıştırıyorlar. Biri başladımı yol oluyor, balgamlar bilmemneini mağarasının sarkıtları gibi aşağılara aşağılara akıyor. Güzellik arayanlar kuruyan desenlerde pop-art bir derinlik ve dışa vurumcu bir sanat tarzı bulabilirler ama benim gibi asabı bozuk olanlar da basamaklara yöneliyorlar. Ev değil mengene Merdivenler ayrı âlem 5 numara biber kızartıyor, 7 numara balık ayıklıyor. Benim de derdim burnumla, ne sarma, ne dolma, kekler, kurabiyeler hiç biri kaçmıyor. İyi de 140 merdiven çıkıp 40 çeşit koku aldıktan sonra iştah, miştah kalmıyor. Baklava börek olsa yiyesiniz gelmiyor. Ne bileyim, zaten bu apartman işini oldum olası sevemedim gitti. Yer seramik, gök plastik. Kırk yılda bir cigara tellendireceğiniz tutsa günlerce kokusu çıkmıyor. Korna, siren, satıcı sesleri neyse de kamyonlara dayanılmıyor. Belediye (sanki yollar düzgünmüş gibi) asfalt kamburlaştırma çalışmaları yapıyor. Hadi küçük arabalar neyse de kasiste duran kamyon yeni baştan kalkıncaya kadar kulaklarımızı yırtıyor, cam çerçeve sıtmaya tutulmuş zenci gibi zıngıldıyor. Zaten zelzeleden heyheyliyiz, insanın dellenesi geliyor. Banyo, tuvalet ayrı alem. Es kaza hapşırsanız diğer üç daireden “çok yaşa” sesi geliyor. Azıcık mahçup olanlar helaya girince musluğu sonuna kadar açıp eko yaptırıyorlar. Sifonlar öyle gürültülü ki aşşakattakinin gayri ihtiyari şemsiye arayası geliyor. Pencereler zaten “cam cama muallim”. İsteyen komşunun televizyonunu seyredebiliyor, gelenine gidenine vaziyet edebiliyor. Açtırmayın kutuyu Yine geldiler işte. Biliyor musunuz bana zaman zaman apartmandan görünürler. O gün milletin mesaisine ipotek koyar, bir gün param olursa (nasıl olacaksa) yaptıracağım evi anlatırım. Bakın bir kere bu ev iki katlı olacak ve mutlaka doğal malzemeler kullanılacak. Taş, kerpiç, ahşap. Sıva üstüne sadece kireç bulanacak. Yaslanınca ceket boyanıyormuş derdim sanki, duvar soluk almalı, oksijen kokmalı. Doğramalar ahşap olmalı, yerler döşeme tahtası. Halı ney istemem, zemine hasırla kilim yayayım yeter. Bir ufak cumba çaktık mı, bir küçük kafes taktık mı keyfe bak. Mobilyanın gözü körolmaya cam önünde bir seki olsun tamam. Kur bağdaşını, kaynasın çaylar. Elektrik tesisatı sıva üstünden gitmeli ve porselen mandal ekseni etrafında dönmeli. Tavanın ortasından sarı ışıklı bir ampul sallanmalı (zaten bu avize denilen alametler tam bir çevre kirliliği), musluklar elbette bakır olmalı. Mutfakta kuzine, odada çingene sobası... Hani ufak bir bahçesi de olursa ne âlâ. Ben bunlara ev mi derim, bir kedi bile besleyemedikten sonra. Abi birgün yoldayız Karadeniz civarlarını arşınladığım günlerden birinde nasıl uyku basıyor anlatamam araba kafasına göre gidiyor. Safranbolu’ya girince elim ayağım tutmaz oluyor. Bir mahalle bakkalından güya çekirdek alıyor, ağız arıyorum. “Burada nerede kalınır?” demeye kalmıyor adamcağız yanıbaşındaki kapıyı çalıyor. Bu üç katlı bir konak. Alt kat bir zamanlar ahırmış, şimdi yayık, düven, kağnı tekeri, küfe, sepet, küp, desti gibi malzemelerle nostalji yapıyorlar. Orta katta yaşlı bir karı koca kalıyor. Üst kat zaten aileye bol geliyor. Eğer eli yüzü temiz birileri gelirse (mesela bizim gibi) kiraya veriyorlar. Ne bileyim bu aile hoşumuza gidiyor. İstedikleri de para değil, anlaşıyoruz. Bastıkça gıcırdıyan bir merdivenden üst katta çıkıyoruz. Burada koca bir salon, iki şirin oda, devasa bir mutfak helâ ve banyo emrimize veriliyor. Tavan bizimkilerin ikisi gibi. Duvarlar yekpare dolap. Biri gusulhane, diğeri yüklük. Sofada ahşap sedir. Üzerinde el işi bir halı ve ot minderler. Eski bir ceviz radyo, camı buğulu asırlık ayna, cihan harbi yıllarından kalma bir saat (üç yıldızlı Peter), semaverler, maşalar, mangallar... Yorgunum ya, incelemeyi yarıda kesip kendimi pirinç başlıklı somyaya atıyorum. Camlar güya kapalı ama rüzgar yaşlı doğramaların arasından süzülüp geçiyor, ufak ufak perdeyi sallıyor. İnsanın üstünde yün yorgan olunca camdan giren serinliğe aldırmıyor. Ne kadar geçiyor bilmem ama uykum kanıyor. Gözümü açıyorum dolunayın beyaz ışığı dantelli perdeleri aşıp zemine düşüyor. Uzaklardan, ama çok uzaklardan boğuk bir havlama geliyor komşu ahırdan bir sığır böğürüyor. Kendimi günlerce uyumuş gibi dinç hissediyorum. Saate bakıyorum gece yarısını ancak geçiyor. Yorganı omuzlarıma çekip ikinci bir uyku için niyetleniyorum. Ortalık şerbet gibi ahşap kokuyor. Hayyaalessalah! Kaç defa uykuya kanıyor, kaç defa uyanıyorum bilmem ama neden sonra imsak kesiyor. Müezzinler anlaşmış gibi hep birlikte okumaya başlıyorlar. Biliyor musunuz hoporlör olmayınca ezan başka güzel oluyor. Sesin hüznü insanın içine işliyor. İçimde bir kavga. Bir ses “sabahın ayazında üşütmeyesin” diye fısıldıyor, diğeri “kalk camiye git” diye mırıldanıyor. Dışarıda nefis bir hava. Ortalık o kadar sessiz ki ökçelerimin sesi duvarlarda yankılanıyor. Cami avlusunda lüleler şakır şakır akıyor, kumrular sabah zikri yapıyor. Namazdan sonra cemaat nereden gelip, nereye gittiğimizi soruyor. Aksakallıların kahvaltı teklifini atlatıyoruz ama çayı reddetmek gibi bir şansımız olmuyor. Ocakçı bakır kazandan porselen demliğe su çekiyor davlumbaz buhar kesiyor. Kazanın Viranşehir ve Zağfiranborlu diye anıldığı yıllara uzanıyor bitişik caminin hikayesini dinliyoruz. Efendim bu minareler öyle zarif ve öyle ince imiş ki yapan ustanın bile içine sinmemiş. Bakarsın yıkılır elimde kalır diye kaybolup, izini kaybettirmiş. Kaç asırdır yıkılmadığına göre ücreti hak etmiş olmalı ama kaçtıysa İzzet Paşa n’apsınmış di mi? Vakit bereketleniyor Dönüyorum eve. Vakit daha çok erken ama uyumak ne mümkün. Güneş odanın içine doğuyor. Pembeleşen bulutlar aydınlık geçecek bir günün işaretini veriyor. Günlerden Cumartesi yani Safranbolu’nun pazarı. Önce celepler sökün ediyor ardından atlar, katırlar getiriliyor. Derken sebze pazarı hareketleniyor, brandalar geriliyor, halatlar atılıyor. Güneş bir mızrakboyu yükselince bakırcılar tıkırdıyor, kalaycılar körük basıyor. Sabahın serininde çarşıyı, pazarı dolanıyoruz, Hıdırlık’a çıkıyoruz, müzeevleri (mesela kaymakamevini) geziyoruz. Bu konaklar meyilli bir araziye yapıldığı için hiçbiri yek diğerinin güneşini ve manzarasını kesmiyor. Roma kalıntılarından Köprülü Camisine, Muvakıthaneden, Cinci hanına ne varsa dolanıyoruz. Arasta’nın minik ahşap dükkanlarında oya, dantel bakıyoruz, şekercilerden lokum sardırıyoruz. Lonca kahvesi, manifaturacılar ve şehri tam altından yaran derin kanyon... Bazlamacılara, baklavacılara takılıyor, semercilerle, nalbantlarla muhabbet ediyoruz. Hatta mıştırıklı mevzulara girip ayaküstü melmeket kurtarıyoruz. Belki on yerde makara yapıyor ve on kişiyle akraba çıkıyoruz. Dönüp pansiyona geliyoruz, saat daha 10 bile değil. Pirinç somya kaylule için göz kırpıyor. Ahşap pancurları çekip mandallayınca sessiz ve serin bir odamız oluyor. Burada gün uzuyor mu ne? Halbuki şuncağız vakitte işe bile gelemez, otobanı tırmalar dururuz. Yok be abi ev yaptırmak da iş değil. Meğer Safranbolulu olmak varmış. Di mi ama...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT