OSMAN SAĞIRLI

14 yıl önce çamurlar, enkazlar, cesetlerle kaplı sokaklarını dolaştığım Açe’deyim. 2004’te 170 bini Açe’de olmak üzere 280 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan o sokaklarda tsunamiden izler kalmamış, ancak zihinlerde henüz canlılığını koruyor.  Açe’de bize yardımcı olan kaldığımız sürece mihmandarlığımızı yapan Buhari Muhyiddin, bazı binaların önünde yavaşlıyor, “Buradan kurtulan olmadı, burası tamamen suların altındaydı” gibi detaylar veriyor. O günlerden hatırladığım tek yapı tsunaminin de sembolü olan Beytürrahman Camii. Bembeyaz görüntüsü ve bütün ihtişamı ile dimdik ayakta.
Yaklaşık 5 milyon nüfusun yaşadığı Açe’de halkın yüzde 98’i Müslüman. Hâl böyle olunca ramazan, sokaklara da yansıyor. Dükkânların hemen hemen hepsi kapalı. Burada ramazana özel kaideler var.  Mesela, okullar bu ayda tatil, lokantalar sadece iftar sahur arasında açık (teravih saatinde kapanmak kaydıyla). Devlet daireleri de dâhil bütün iş yerleri öğleden sonra kapanıyor.
Buhari Muhyiddin, bu kuralların sadece Müslümanlar için geçerli olduğunu ancak, gayrimüslimlerin de umumiyetle uyduklarını söylüyor.
İftar vaktinin yaklaşmasıyla Seulimeum’a doğru yol alıyoruz. Yeşillikler arasında kâh yol kayboluyor, kâh yol kenarındaki evler. Kıvrım kıvrım giden yolda toprağı görmek neredeyse imkânsız. Ağaçlardan güneşin sızmadığı yolda gün boyu maruz kaldığımız nem ve sıcak havadan eser kalmıyor.
Seulimeum’dayız... Dayah Ruhü’l-Fata adlı bir medresenin bahçesinde duruyoruz... Ülkenin en büyüklerinden. Çoğunluğu yetim 4 bin çocuk burada ilim öğreniyor, hafızlık yapıyor. Medresenin bahçesinde toplanan kızlı erkekli çocuklar, Türklere aşina. Kaldı ki, medresedeki hocaların çoğu Türkiye’de eğitim görmüş, Muhayyat, Buhari, Muhammed, Yusuf ve Hamza bizden daha iyi Türkçe konuşuyorlar.

İSTANBUL EZANI OKUYUN
Deniz Feneri Derneğinin vereceği iftar için hazırlıklar neredeyse tamamlanmak üzere. İftar sofrasının davetlileri ise yetimler ve çevredeki ihtiyaç sahibi Müslümanlar. Medresinin avlusu dâhil boş bulunan her yere sofralar kurulmuş.  Alabildiğine zengin sofrada; su, kapruz, biber ve bizdeki pirinç pilavının amcazadesinden başka tanıdığımız hiçbir mahsül yok. Ekmekmiş, yumurtalı susamlı, ağzına attığında çıtırtısını duyduğun pideymiş... Nerdeee? Burada ekmek diye bir alışkanlık da yok zaten.
Vaktin girmesiyle “Bir İstanbul ezanı okuyun da orucumuzu açalım” diyorlar. Yerli hafızımız Süleyman Abi başlıyor okumaya, âdeta kulaklara değil gönüllere sesleniyor. İstanbul geçmişi olan hocalarda gönül nemlenmesi yaşıyor. Yaklaşık bin kişinin buluştuğu iftar sofrasında Deniz Feneri Derneğinin yıllardır bakımını üstlendiği yetimlerden 350’sine de bayram harçlığı dağıtılıyor.
İftar sonrası cemaatle akşam namazı, bizdeki gibi tipik çay kahve arasından sonra teravih faslı başlıyor.
Gün boyu camilerde Kur’ân-ı kerim okuyan hocalar gecenin ilerleyen saatlerinde uykusuzluktan sesi çatlamış, daha eğitiminin başında olduğu için tilaveti bozuk stajyer çocuklara bırakıyorlar yerlerini. Stajyer bulamayanlar ise kasetten idare ediyor.
Kur’ân sesiyle uyuyup aynı sesle uyanmak tarifi imkânsız bir manevi hava oluşturmaya yetiyor. Çoğu evden, camiden dua ve zikir sesleri de gece sokaklara taşıyor. Sahura kadar kadın, erkek ve çocuk grupları için Kur’ân, hadis ve fıkıh dersleri yapılan Açe’de ramazan, gerçekten Kur’ân ayı gibi yaşanıyor…

ÖMÜR BOYU TEŞEKKÜR
Sabah erken saatlerde Açe’nin arka sokaklarında Deniz Feneri Derneğinin erzak dağıtımı var. Köy köy, kapı kapı dolaşıp önceden belirlenen yüzlerce garip gurebaya erzak dağıtımı yapıyoruz. Yüzlerde tebessüm, dillerdeki duaya şahitlik ediyoruz.
Buraya kadar gelip tsunami sonrası Deniz Feneri tarafından yapılan evleri görmemek olmaz diyor ekipteki arkadaşlar. Banda Açe’ye 70 kilometre uzaklıktaki Jogyakarta kentine doğru yol alıyoruz. 2005’te yapılan tsunami konutlarının 100 tanesi burada. Comlang köyüne varmamız iki saati buluyor.  Felaket sırasında en çok zarar gören yerlerden biri olduğu için burası tercih edilmiş. Yıllar sonra Türkiye’den gelen birilerini gören halk evlerinden sokağa çıkıyor. “Kimi gece gündüz size dua ediyoruz” diyor, kimi “yaptığınız evlerin onarımı için ne zaman geleceksiniz?” diye soruyor.
Deniz Fenerinden Ahmet Sargın ihtiyaç sahibi ve yetimler için bir miktar bütçe takdim ediyor, tekrar gelme sözü verip ayrılıyoruz.

UZAKTA BİR TÜRK KÖYÜ
Sokaklardaki evlerin hemen hemen hepsinin kapı girişinin üzerinde duvara işlenmiş Türk bayrağı gözümüze çarpıyor. Evler birbirine benziyor, belli ki tsunami sonrası Türk STK’lar tarafından yapılan evlerden... Buhari Muhyiddin “Burası Türk köyü. Buradaki evlerin hepsini Türkler yaptı. Ancak tsunami öncesinde de buradaki evlerde ayyıldız vardı. Çünkü burası Osmanlı askerlerinin köyüydü. Hatta bu köyün camiini de Deniz Feneri Derneği onardı” diyor.
Efendim, hem Türk hem de Açe’deki tarihî kaynaklar, buradaki Osmanlı askerlerinin varlığını şöyle anlatıyor. “Dünyada sömürgecilik hareketlerinin başlamasıyla Portekizliler, 1560’ta Sumatra Adası’ndaki Açe Sultanlığı’na saldırmaya başlar. 1566 yılında Açe Sultanı, Osmanlıya bağlılığını bildirmek ve yardım istemek üzere 26 kalyonluk bir heyet yollar, Portekizliler bu kalyonlara saldırır. İstanbul’a sadece 2 kalyon ulaşabilir. Sultan II. Selim tarafından Kurtoğlu Hızır Reis’e verilen 21 Eylül 1567 tarihli fermanda, Açe başta olmak üzere bölgede bulunan adaların Portekiz işgalinden kurtarılması istenir. Kurtoğlu Hızır Reis 36 kanyonluk silah ve mühimmat ile her biri alanında ihtisas sahibi çok sayıda subay, doktor, mühendis, din âlimi ve hafızı da yanına alarak  bölgeye gider. Osmanlı donanmasındaki 600 asker Açe askerleriyle Portekizlileri yener ve işgal biter.
Osmanlı ordusundan bazıları, kendilerine tahsis edilen Bitai köyüne yerleşir. Türk askerleri burada, Açe halkına askerî eğitim verir, top dökmeyi öğretir. Hatta Açe ordusunu kurar. Bazıları da burada evlenir çoluk çocuğa karışır. “

OSMANLI MEZARLARI
Buhari Muhyiddin duvarında Makam Tengku Dibitay (Selâhaddin), Selâhaddin Mezarlığı yazan o askerlerin ebedî istirahatgâhının olduğu sokakta duruyor. Beyaz duvarlarla çevrili yeşillikler içinde oldukça bakımlı bir yer. Mezarlık içindeki evden çıkan orta yaşlarda bir kadın Türkçe “Buyurun, hoş geldiniz” diyerek yol gösteriyor.
Adı Azimah Abdulaziz imiş. Portekizlilerle yaşanan savaş esnasında şehit düşen komutan ve askerlerin olduğu mezarları gezdiriyor. Mezarlığın bakımını yaptığını söylüyor. Daha ilginci kendisinin buraya gelen askerlerin torunlarından yani Türk olduğu söylüyor.
Mezarlığın 2004’te tsunami sırasında büyük hasar gördüğünü, üzerinde isimler bulunan mezar taşlarının sulara kapıldığını, hatta o döneme ait birçok ferman ve tarihî belgenin de yok olduğunu hatırlatıyor. Buranın Kızılay tarafından restore edildiğini de söyleyen Azimah Abdulaziz, elde kalan tarihî belgelerin kopyalarının bulunduğu müzeyi de gezdiriyor.
Belge ve malzemelerin orijinalinin muhtemel bir deprem veya tsunamide zarar görmesin diye özel bir yerde tutulduğunu anlatan Azimah “Bu belgelerin nesiller boyunca aktarılmasını istiyoruz. Eşim ve çocuklarımla bu mezarların bakımını yapmak, Osmanlı ruhunu yaşatmak bir Osmanlı torunu olarak boynumuzun borcu” diyor.