Türkiye ve Yunanistan arasındaki tarihi ve köklü ilişkiler, son dönemde sığınmacı krizi nedeniyle yeni bir ivme kazandı. İkili temaslar artarken, Atina ve Ankara'nın krizin çözümü için işbirliği çabası, Ege Denizi ve Kıbrıs ile ilgili ihtilafların çözümü için de yeni fırsatlar sunuyor.

Türkiye ve Yunanistan arasında, Ege Denizi'nde karasuları ve hava sahalarının genişliği, kıta sahanlıklarının belirlenmesi ve Kıbrıs meselesi uzun yıllardır temel gerginlik noktalarını oluşturuyor. Uzun yıllar boyunca diyalog eksikliği ve Yunanistan'ın tek taraflı hamleleri nedeniyle çıkmaza giren konular, 2000'li yılların başında iki ülke dışişleri bakanlarının Ege sorunlarına çözüm bulmak amacıyla başlattıkları istikşafi görüşmelerle yeni bir boyut kazanmıştı. Ekim 2009’da o dönem Başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, mevkidaşı Yorgo Papandreu’ya bir mektup göndererek sorunlar üzerinde beraber çalışmayı ve ikili ilişkilere hız kazandırmayı önermişti.

Bu kapsamda ikili temaslar sürerken, Aleksis Çipras'ın Ocak 2015'te başbakanlık görevini alması da yeni başbakanın ılımlı yaklaşımı nedeniyle, ilişkiler için yeni bir umut kaynağı oldu. Çipras'ın başbakan olmasından birkaç ay sonra Suriye'deki iç savaştan kaçan sivillerin Türkiye'den Yunanistan'a Ege Denizi üzerinden kaçak yollarla geçmeye çalışmaları, hem ikili ilişkilerin hem iki ülkenin AB ile ilişkilerinin gündemine oturdu.

Çipras, Eylül 2015 genel seçimlerinde ikinci kez başbakan seçildikten sonra ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye'ye yaptı.

Çipras'ın tavrı, "yakınlaşma isteği" ve sığınmacı krizinde işbirliği için önemli bir buluşma olarak nitelendirildi. Çipras, ziyaretinden önce de sığınmacı kriziyle ilgili Avrupa'nın tutumunu eleştirerek, sık sık Türkiye ile anlaşma sağlanması gerektiğini, Türkiye'nin üzerindeki yükün paylaşılması gerektiğini vurguluyordu.

4 ayda iki ziyaret

18 Kasım 2015'teki ziyaretinde Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüşmesinin ardından iki lider, "geçmişin ön yargılarından kurtularak işbirliği içinde geleceği inşa etmeleri" gerektiği mesajını vermişti. Çipras'ın Davutoğlu ile görüşmesi sonrasında "Kıbrıs'ta adil ve kalıcı çözüm bulmak amacıyla iki toplumu cesaretlendirmeye karar verdik" mesajı dikkati çekmişti.

Karasularıyla ilgili ihtilafın "daha samimi bir diyalog çerçevesinde çözülebileceğini" belirten Çipras, 29 Kasım 2015'te Brüksel'deki Türkiye-AB zirvesinde mülteciler konusunda Türkiye'nin üzerindeki yükün paylaşılması gerektiğine işaret etmiş, "Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili önemli adımlar atabileceğimize inanıyorum" ifadesini kullanmıştı.

Çipras, Türkiye'ye ikinci ziyaretini önceki gün Türkiye-Yunanistan 4. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi (YDİK) Toplantısı'na katılmak için gerçekleştirdi. İzmir'de Davutoğlu ile bir araya gelen Çipras, iki ülkenin büyük bir adım attığını ve kendisinin bu adımı desteklemek için "ideolojik farklılıklarını dahi bir kenara bırakarak dayanışmaya, dostluğa, istikrara yön vermek yolunda mücadele edeceğini" söyledi.

Başbakan Davutoğlu da iki lider arasında tek bir ihtilaf ve yüksek dozlu eleştiri olmadığını kaydederek, "İhtilaflarımızın farkındayız, Kıbrıs ile ilgili sorunların farkındayız. Birçok konunun farkındayız ama şunun da farkındayız, bu sorunlar ancak ve ancak konuşularak çözülür. Bu sorunlar çatışarak değil bir masanın etrafında konuşarak ve dürüstçe konuşarak çözülür" ifadesini kullandı.

YDİK toplantısında iki lider, ulaşım, turizm, enerji, terör ve yasa dışı göçle mücadele gibi alanlarda 48 işbirliğini anlaşmasına da imza attı.

Temel ihtilaf konuları: Karasuları ve "Casus belli"

Türkiye ve Yunanistan arasında kronik hale gelen en büyük mesele karasularının ve buna bağlı olarak hava sahasının genişliği. Yunanistan'ın tek taraflı adımlarına karşılık, Türkiye, tüm sorunları bir bütün olarak ikili çözüm mekanizmalarında ele almayı tercih ediyor.

Ege'deki karasuları 1923'te Lozan Anlaşması'yla 3 mil olarak kabul edilmiş, Yunanistan ise tek taraflı olarak 1936'da karasularını 6 mile çıkarmıştı. Türkiye ise 1964'te karasularını 6 mile çıkardı.

Bundan sonra Atina, karasularının azami sınırının 12 mil olabileceğini kabul eden 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine atıfta bulunarak, bu yöndeki talebini gündeme getirdi. Yunan parlamentosu, 31 Mayıs 1995'te karasularını 6 milden 12 mile çıkarma kararı aldı. Türkiye de 8 Haziran 1995'te aldığı bir kararla Yunanistan'ın bu kararı uygulamasını "casus belli" (savaş sebebi) sayacağını duyurdu.

BM Sözleşmesine taraf olmadığını vurgulayan Ankara, Ege'nin yarı-kapalı deniz olduğunun altını çizerek, sınır saptaması yapılırken hakkaniyet ilkesine göre hareket edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Davutoğlu, önceki gün Çipras ile görüşmesinin ardından düzenledikleri basın toplantısında Yunan bir gazetecinin "casus belli" ile ilgili tutumuna ilişkin sorusuna, "O kararın alındığı 1996'da, bir hafta önce, Yunan Parlamentosunun aldığı bir karar var. Ona karşı Türk parlamentosu alıyor bir hafta sonra bu kararı. Sayın Çipras bu konuyu açtığında kendisine söyledim. Daha önce de muhataplarıma söylemiştim. Gelin iki kararı birden kaldıralım. İki kararı birden kaldırırsak ortada böyle bir karar kalmaz. Ama şu bilinsin ki ne Türkiye'nin Yunanistan'a savaş yapma gibi bir isteği, arzusu, iradesi ve hırsı vardır ne de Yunanistan'ın Türkiye'ye dönük hırsı vardır" şeklinde yanıt vermişti.

Hava sahası

Karasularına bağlı bir diğer sorun da hava sahasının genişliği. Uluslararası hukuka göre, bir ülkenin karasuları genişliği aynı zamanda o ülkenin ulusal hava sahasının genişliğini de belirliyor. Ancak Yunanistan karasuları genişliği 6 mil olmasına karşın, ulusal hava sahasının 10 mil genişliğinde olduğunu iddia ediyor.

Yunanistan, 1931'de bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle hava kontrol sahasını 3 milden 10 mile çıkarmıştı.

Ege Denizi’nde Yunanistan'ın karasuları sınırının 12 mile genişletilmesi durumunda Türkiye açısından ulusal kıta sahanlığı olarak kabul edilen bölgeler Yunan karasuları içerisinde kalacak ve Türkiye bu bölgelerde hak iddia edemeyecek. Ege Denizi’nin ulusal hava sahası da buna bağlı olarak genişleyeceğinden Türkiye’nin Ege üzerindeki askeri uçuşları ve tatbikatları da gerçekleşemeyecek. Ayrıca Türkiye, Ege Denizi balıkçılığında ekonomik kayıplara da uğrayacak.

Kıta sahanlığının belirlenmesi

Bir devletin üzerinde kurulu olduğu kıta parçasının deniz altındaki uzantısına anlamına gelen kıta sahanlığı, sahibi olan ülkeye o bölgedeki canlı-cansız doğal kaynakları arama ve işletme yetkisi veriyor.

Yine tek taraflı olarak kıta sahanlığını saptayan Yunanistan, Ege denizi kıta sahanlığının tamamını kendisinin sayma eğiliminde. Atina'nın tezi, Türk kıyısı boyunca dizilmiş Yunan adalarının en uç noktalarını birleştirerek, bu çizginin içini "takımada suyu" kabul ediyor. Bu durumda Türk kıyılarındaki Yunan adalarının batısında Türkiye'ye kıta sahanlığı kalmıyor. Türkiye ise hakkaniyet ilkesi gereğince bir tespit yapılması gerektiğini belirtiyor. Türkiye'nin tezine göre, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında doğal uzantı esas alınmalı. Bu konudaki ihtilaf Ege Denizi'nde doğal kaynak arama faaliyetleri için sorun teşkil ediyor.

Kıbrıs meselesi

Kıbrıs'taki çözüm süreci, Rum tarafının 2012’de Annan Planı'nı reddetmesiyle yerini yeniden on yıllardır süregelen çözümsüzlüğe bırakmıştı.

Şubat 2014'te imzalanan ortak açıklama sonrasında yeniden başlayan müzakereler, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın Nisan 2015'te göreve gelmesinin ardından ivme kazanmıştı. Mayıs ayında yeniden başlayan yoğunlaştırılmış müzakereler kapsamında Akıncı ve Rum lider Nikos Anastasiadis birkaç defa bir araya gelmiş, "2016’nın çözüm yılı olacağını" ifade etmişlerdi.

Müzakere masasında tarafların anlaşmaya varması halinde Kıbrıs'ta referandum yapılması bekleniyor. Liderler, Güney Kıbrıs Rum kesiminde Mayıs ayında yapılacak genel seçim öncesi referanduma gitmek istiyor. Referandumun ilkbahara yetişmemesi durumunda sonbaharda yapılması öngörülüyor.

Sorunun çözülmesinin Türkiye için bir diğer anlamı da AB müzakerelerinde yeni fasıllar açılabilecek olması. Zira hali hazırda Rum yönetimi, tek taraflı olarak "ilişkilerin normalleşmesi" şartıyla işçilerin serbest dolaşımı (2.fasıl), enerji (15. fasıl), yargı ve temel haklar (23.fasıl), adalet, özgürlük ve güvenlik (24. fasıl), eğitim ve kültür (26. fasıl) ve dış, güvenlik ve savunma politikası (31. fasıl) fasıllarını bloke ediyor.

Malların serbest dolaşımı (1. fasıl), iş kurma hakkı ve hizmet sunumu serbestisi (3. fasıl), mali hizmetler (9.fasıl), tarım ve kırsal kalkınma (11. fasıl), balıkçılık (13. fasıl), taşımacılık politikası (14. fasıl), gümrük birliği (29. fasıl) ve dış ilişkiler (30. fasıl)" fasılları da Ek Protokol nedeniyle dondurulmuş durumda.

AB ile Türkiye, 2005'te Gümrük Birliği'nin yeni AB üyelerine genişletilmesi amacıyla "Ek Protokol" imzalamıştı. Ancak, protokolde yeni üyelerden Güney Kıbrıs Rum yönetiminin isminin "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak zikredilmesi üzerine Türkiye, "Ek Protokol’ün imzalanmasının hiçbir şekilde Rum yönetimini tanıma anlamına gelmeyeceğini" vurgulayan bir deklarasyon yayımlamıştı. AB de Türkiye'nin Ek Protokol’den kaynaklanan yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmediği gerekçesiyle Aralık 2006’da, "Gümrük Birliği'yle doğrudan ilgili" sekiz faslın açılmasını dondurmuştu.

Dolayısıyla halihazırda 14 fasıl Rum kesimi nedeniyle bloke edilmiş durumda.