Ankara büromuzda görevli muhabir arkadaşlarımız Damla Peker ve Ebru Karatosun, dünkü katliamın ortasında kaldı. Damla, haber yazdığı için 15 dakika geç çıktı. Eğer o haber olmasaydı, Ebru ile birlikte korkunç katliamın kurbanları arasında olacaktı. Damla Peker, anlatıyor:
 
Başkent’te terörün 37 canı aramızdan kopardığı dün benim için sıradan başlayan ancak “Eğer…” diye tamamlanan acı bir gündü. 
Pazar mesaisi bitmek üzeriydi. İşini tamamlayan muhabir arkadaşım Ebru Karatosun, işim bittiyse birlikte çıkabileceğini söyledi. Pazartesi sabahı yetiştirmem gereken bir haber yazdığımı belirterek “Bitirdikten sonra çıkabileceğimi” söyledim.  Bunun üzerine Ebru haberim bitene kadar bekledi. 15 dakika sonra işim bittiğinde büromuzda geçirdiğimiz bu zamanın her ikimizin hayat akışında ne kadar da değerli olacağını elbette bilmiyorduk. 
 
KATLİAMA 100 METRE
Olay yerine birkaç yüz metre mesafede bulunan ofisimizden çıkarken saate bakmamıştım. Olgunlar Sokak’ın başına geldiğimizde arkadaşım Ebru’ya saatin kaç olduğunu sordum. Ebru ‘Saat 7’ye çeyrek var’ dedi.  Ardından telefonum çaldı. Telefonda arkadaşımla konuşurken bir anda kulakları sağır eden çok şiddetli bir gürültü duyduk. 
Birçok vatandaş gibi ben de gürültünün korkusundan çığlık atmaya başladım. Patlama o kadar kuvvetliydi ki telefonda konuştuğum arkadaşım bile ‘Ne patladı?’ diye sordu. İlk şok sonrasında gazeteci refleksiyle etrafımıza baktık, gördüğümüz kocaman bir alev topu, yükselen dumanlardı. 
 
CAM KIRIKLARI KAR YAĞMIŞ GİBİ
Dumanın olduğu yere doğru biz Ebru ile koşmaya başlarken oradan uzaklaşmaya çalışan insanlar çığlıklarla ağlıyorlardı. Kar yağmış gibi yerlere serilen cam parçaları gördüm. Camların nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Etrafımdaki mağazalara baktığımda mağazaların camlarının kırılmadığını gördüm. Alevlerin olduğu yere doğru koşmaya başladıkça yerlerdeki cam parçalarının sayısı arttı. 
Yolda Suriyeli bir kadının kucağında bir, elinde iki çocukla ağlayarak Arapça bir şeyler söyleyerek kaçmaya çalışıyordu. 
Polis olay yerine koşan meraklı vatandaşları geri çeviriyor, araçları başka yola yönlendiriyordu. Etraf mahşer günü yeri gibiydi. Yol boyunca mağazaların camları kırılmıştı. Kepenkli olan mağazalara sığınan insanlar korkarak bekliyorlardı. Ellerinde telefonla ailelerine iyi olduğunu söyleyenler, ‘baba neredesin’ diye ağlayan genç kızlar vardı.
 
HER GÜN EVE ORADAN GİDİYORDUM…
Otobüs duraklarının camları tamamen tuzla buz olmuştu. Otobüs bekleyen yolculardan geriye alışveriş poşetleri, sırt çantaları kalmıştı. Kaldırım cam parçalarından görünmüyordu. Neye bastığımı, neyin üstünde yürüdüğümü bilmeden patlatılan otobüsün yanına gitmeye çalıştık. Etrafa saçılan sadece cam, araba parçaları değildi ne yazık ki? Umutları, hayalleri paramparça olan vatandaşlarımızın patlamanın şiddetiyle savrulan parçaları da katliamın boyutunu gözler önüne seriyordu. Otobüsün içi simsiyahtı. Yolcular küle dönmüştü.

Ebru’nun durağı ile benim durağım çapraz. Olay yerinin tam karşısında olan Ebru’nun durağının yerle bir olduğunu gördük. Otobüsün yandığı yer ise benim her gün eve giderken otobüse bindiğim duraktı.
Bir an ‘Ben de orada olabilirdim’ dedim. Yanan otobüs benim bindiğim otobüs olabilirdi. Arkadaşım Ebru, durakta beklerken patlamadan sıçrayanlar Ebru’yu yaralayabilirdi. Eğer ben bürodan 15 dakika geç çıkmamıza vesile olan o haberi yazmamış olsaydım…