“Mutlu olmak için çok şeye sahip olmanın gerekmediği zamanlarda çocuktum. Şimdi insanlar, başkalarının sahip olduğu şeyler yüzünden inanılmaz mutsuz” diye gayet derinden başlıyor hikayesini anlatmaya. Evet, o bir futbol adamı ama bana sorarsanız bir yanıyla da tam bir modern çağ filozofu. Alkışı duymuş, ihaneti görmüş, sesi de olmuş, sessizliği de ama hep ekmeğini bölmüş de yemiş. Futbolu da, yeşil sahaları da, insanları da çok sevmiş... Hele de laf Türkiye’ye, İstanbul’a geldiğinde inanın içi titriyor. Öylesine vurgun bize, ülkemize... Belki Beşiktaş’ı şampiyon yapamadı ama burada geçirdiği iki yılda futbol dünyamıza tarzıyla, tavrıyla imzasını attı. Şimdilerde Premier Lig’de formasını giydiği West Ham’da zirve mücadelesi veriyor. Slaven Bilic’le Londra’nın güneşli ama buz gibi bir öğleden sonrasında futbolu, kazanmayı, İstanbul’u, Londra’yı sözün özü hayatı konuştuk. Onu dinlerken kulağıma şimdiye kadar hep beylik bir lafmış gibi gelen “futbol asla sadece futbol değildir” sözünün ne kadar doğru olduğu anladım. Umarım siz de hayatını futbola adamış bir adamla, Bilic’le yaptığımız sohbetten aynı tadı alırsınız...

İşte Slaven Bilic'in açıklamaları: 
*Ne yalan söyleyeyim tırsa tırsa geldim buraya...
- Neden, rakip takımdan mısın (gülüyor)?
*Vaaaay daha ilk dakikadan başladık galiba holiganlığa...
- Şaka bir yana, neden korkuyorsun ki?
*Ne bileyim, fotoğraflarda o kadar sert bakıyorsun ki... Ama gördüğüm kadarıyla korkulacak bir durum da yokmuş!
- Ben olsam yine de o kadar emin olmazdım (kahkahalar).
*Peki senin kafanda Türkiye’ye gelmeden önce bizim oralarla ilgili nasıl bir intiba vardı?
- Dürüst olmak gerekirse, futbol maçları ve medyadaki görüntüleri izleyince Türkler’in çılgın ve asabi olduklarını düşünmüş, çekinmiştim. Aslında bu sadece benim değil, Avrupa’da yaşayan hemen hemen herkesin hissettiği bir durum. Fakat İstanbul’a gelince ne kadar sakin olduğunuzu fark ettim. Bilemiyorum, belki dini inançlarından, belki de başka nedenlerden dolayı Türkler adeta Nirvana’ya ulaşmış gibiler... Ya da sürekli çay içtiğiniz için bu kadar sakinsiniz (gülüyor).
*Neremiz sakin yahu! Hiç maça da mı gitmedin?
- (Gülüyor) Ben bireysel dinginlikten bahsediyorum. Kalabalıklara karışınca elbette durum değişiyor ama bu yalnız size özgü bir durum değil, tüm milletler için geçerli. Tek tek baktığında Türkler, gerçekten son derece pozitif ve sakin insanlar...

TÜRK KAHVALTILARININ LEZZETİ HÂLÂ DAMAĞIMDA
*Biraz fazla duygusalız galiba...
- Ne güzel işte! İnsan dediğin zaten duygusal olmalı. Yoksa robottan ne farkımız kalır ki! Bu arada birçok açıdan Türkler, inanılmaz derecede Hırvatlar’a benziyorlar. Ya sınırsız mutlular ya da ölesiye üzüntülü.
*İstanbul’u özlemiş gibi bir halin var...
- Özlemez olur muyum? Ama şehirden çok oradaki dostlarımı ve anılarımı özlüyorum! Fakat bundan sakın İngiltere’yi sevmiyorum anlamını çıkarmaya kalkma.
*Dostların dışında en çok neler burnunda tütüyor?
- Yaşadığım semti ve oradaki günlük rutinimi çok seviyordum. Beşiktaş’ı, İkinci Köprü’yü, Kandilli’deki Big Chefs’i, İstinye Park’taki Gigi’yi, havasını, köpeğimi gezdirdiğim parkı özlemedim dersem yalan olur. Haa bir de unutmadan, Türk kahvaltılarının lezzeti hâlâ damağımda. Tabii tek bir şey söyleyerek mantıksızlık yapamam, insan nasıl evini severse ben de öyle içindeki her şeyiyle seviyorum Türkiye’yi.
*Kahvaltıyı özlediğini bilseydim sucuk, pastırma falan getirirdim sana...
- Ah o kahvaltılar... Bir tane omlet istiyorsun, adam önüne krallara layık sofra kuruyor. Envai çeşit peynir, domates, ekmek, salam, sucuk ne ararsan var masada. Her şeyi getiriyorlar ama bir tek sipariş ettiğin omlet asla gelmiyor (kahkahalar).
*Eğer Türkiye’den tekrar bir teklif alırsan, tepkin ne olur?
- Eğer, eğer, eğer... Ben “eğer”li cümleler kuran ve bu şekilde düşünerek yaşayan bir adam değilim.

CİDDİ MESELELERDE “EĞER”LERE FAZLA YER YOK
*Niye bu kadar gıcıksın “eğer”lere?
- Sonuçta “eğer” diye bir cümleye başlıyorsan, hayallerden bahsediyorsun demektir. Motive olmak için bu iyi bir yol olsa da, sadece hayallere takılı kalırsanız durum tehlikeli bir hâl alır. Ciddi meselelerde “eğer”lere fazla yer olduğuna inanmıyorum.
*O zaman hayalleri bırakalım da, biyografine dönelim...
- Ne yapacaksın şimdi biyografimi, kitap yazmaya gelmedin herhalde!
*Yahu spor sayfası için röportaj yapmıyoruz...
- Haydi öyle olsun bakalım...
*Çocukluğunla başlayalım o halde...
- O günler aklıma geldikçe hep gülümserim. Mutlu olmak için çok şeye sahip olmanın gerekmediği zamanlarda çocuktum ben. Şimdiki gibi değil! Bugün insanlar, başkalarının sahip olup, kendilerinde olmayanlar yüzünden inanılmaz mutsuzlar. Bizim de pek bir şeyimiz yoktu. Zaten o günlerin Yugoslavya’sında neredeyse kimse zengin değildi. Annem, babam, kardeşim, büyükannem ve ben kooperatif bloklarında yaşıyorduk. Ne yüzme havuzuna ücret öderdik, ne basketbol sahasına. Belki de bunlar mutlu bir çocukluk geçirmemin nedenleriydi, çünkü hep birilerinin bizi sevip kolladığına inanmıştım.
*Biraz annenden, babandan söz edelim mi?
- Babam iktisat profesörüydü. Ailesiz büyümüş, sürekli tek başına mücadele vermiş, iyi eğitimli, gerçekten özel bir adamdı. Tam bir futbol hastasıydı, daha küçücükken beni alır maçlara götürürdü. Maalesef 3 yıl önce kaybettik kendisini... Annemse coğrafya ve biyoloji öğretmeniydi. Anlayacağın fazla paramız yoktu ama eğitim açısından çok zengindik. Tek cümleyle özetlersem, çocukluğum okuldan ve futboldan ibaretti.

ŞİMDİKİ FUTBOLLA BENİM DÖNEMİM ÇOK FARKLIYDI
*Babasının elinden tutup maçlara giden çocuk şimdi futbol arenasının aranılan ismi haline geldi...
- Korkarım olayları dramatikleştirmeyi seviyorsun (gülüyor)...
*Eh biz Türkler severiz melodramı... Gelelim “sportif” sorulara... Şimdinin teknik direktörü Bilic, yıllar önce sahada top koşturan futbolcu Bilic’i transfer listesine koyar mı?
- İnan ki bilemiyorum çünkü şu anki futbolla benim oynadığım dönemdeki çok farklıydı.
*Bir teknik direktör olarak sadece imzaladığın kontrata bağlı mı kalıyorsun yoksa başka sorumlulukların da var mı?
- Teknik direktörlük yalnızca futboldan ibaret değil. Aslına bakarsan bir restoran sahibi veya banka müdüründen pek farkımız yok. Müdürün parayla yaptığı anlaşmayı biz oyuncuları ortaya koyarak imzalıyoruz. Tabii bütün bunların yanında insan psikolojisini de çok iyi bilmek şart. Yeri geldiğinde bir futbolcuyu motive ediyorsun, yeri geldiğinde basınla ilişkileri iyi tutmaya çalışıyorsun.
*Bir maçı kazanmanın veya kaybetmenin oyunculara yansıması nasıl oluyor?
- Tamamen oyuncularla kurduğun dengeyle alakalı bir durum. Öyle yazılı kuralları falan yok anlayacağın. Diyelim ki devre arasına mağlup olarak girdiler. Takımın önünde yapacağın konuşma başkadır, oyunculara kişisel olarak vereceğin taktik başkadır. Yeri geldiğinde daha sakin oluyorum, yeri gelince de agresife bağlıyorum. Sonuçta bu oyunun ikinci yarısı var ve futbolcuları çok da rahat bırakmamak gerekir.

FİKRET ORMAN’A KIRGIN DEĞİLİM
Bir futbolcu Türkiye’de iyi oynuyorsa ama en önemlisi fitse, dünyanın her yerinde top koşturabilir.
*Pat diye sormak istiyorum! Fikret Orman’a kırgın mısın?
- Olur mu öyle şey? Daha dün buradaydı. Maçtan sonra birlikte yemeğe gittik. Sonuçta Beşiktaş’ta bana iki yıl boyunca iş verdi, iyisiyle kötüsüyle bir dostluğumuz oldu. Niye bir kırgınlığım olsun ki? Bazen olaylara profesyonel bakmak lazım.
*Çok merak ediyorum, neden ellerin sürekli cebinde?
- Nereden çıkardın bunu?
*Hemen hemen bütün fotoğraflarında öyle...
- Çünkü fotoğraflar genellikle maç esnasında çekiliyor.
*Özel bir anlamı yok yani?
- Elimi cebime koymamın ne diye özel bir anlamı olsun ki? Senin ellerin şu an niye cebinde?


BEŞİKTAŞ PREMIER LİG’DE GAYET İYİ İŞ ÇIKARTIRDI
*Bu buz gibi havada bizi dışarıda oturttun, donuyorum da ondan! Neyse cepleri fazla karıştırmadan, başka soruya geçeyim en iyisi. Sence Premier Lig’de oynayabilecek Türk futbolcular var mı?
- Tugay Kerimoğlu ve Emre Belözoğlu gibi oyuncular zaten oynadılar. Bunun sadece İngiltere ile alakası yok, bir futbolcu Türkiye’de iyi oynuyorsa ama en önemlisi fitse, dünyanın her yerinde top koşturabilir.
*Sen keşke teknik direktör yerine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri falan olsaydın. Cevaplarının hepsi birbirinden politik...
- (Gülüyor) Ne yapayım? Ben buyum, senin için değişeyim mi? Düşündüğümü
söylüyorum işte...
*Eğer Beşiktaş Premier Lig’de olsaydı, şampiyonluğa yürür müydü?
- Bak, yine başladın “eğer”li cümleler kurmaya... Ben yine de cevap vereyim, evet bence Beşiktaş Premier Lig’de de gayet iyi iş çıkarabilecek bir takım.
*Her şeyi sorguladık-larından dolayı yeni nesile “neden jenerasyonu” diyorlar. Hâl böyle olunca genç oyuncuları sadece otoriteyle yönetmek mümkün mü?
- Yeni nesili bilmem ama sen kesin “eğer” jenerasyonundansın ya da adın Bay Eğer (kahkahalar).
*Bakıyorum komedyen tarafın da var...
- Ee dedim ya, teknik direktörlük çok yönlü bir meslek... Sorunun cevabına gelince, eskiden tek bir kişinin söz hakkına sahip olduğu, ordu disiplininin hüküm sürdüğü bir sistemin içindeydik. Fakat dünyayla birlikte futbol da değişti. Şimdi eskisi gibi bir otoriteden bahsetmek
mümkün değil.

EFSANE FUTBOLCULARIN HOCA OLMASI RİSKLİ
*Sahalarda efsaneleşmiş futbolcuların, yıllar sonra formasını giydiği takıma teknik direktör olarak dönmeleri hakkında ne düşünüyorsun?
- Mesela Shearer veya Zidane gibi isimlerin teknik direktörlük yapmasını tehlikeli buluyorum açıkçası. Düşünsene Real Madrid’de oynuyorsun, yaşayan efsanesin, ikonsun ve birden hoca oluyorsun. Prestij açısından tabii ki muhteşem bir şey. Mesela Sergen, Beşiktaş’ın başına gelse kesinlikle iyi bir konumda olacaktır. Fakat ister istemez insanlar futbolcuyken sahada oluşturduğunun aynısını hoca olduğun zaman da bekliyor. Oysa elinde sihirli değnek yok...
*“Topun peşinden koşmakla, koşanları yönetmek farklı şeyler” diyorsun...
- Tebrikler Mr. Eğer, aynen öyle! Taraftarların, oyuncuyken gösterdiğin performansın aynısını hocayken de beklemeleri kaçınılmaz bir hale geliyor. Geçmişte mükemmel bir oyuncu olduğun için yine her şeyin kusursuz olmasını isteyecek insanlar senden ve başarısız olabilme ihtimalin kimsenin aklına bile gelmeyecek. Bu taşın altına giren hocaların doğal olarak neredeyse tüm geçmiş kariyerlerini çöpe atmak ya da futbolcuyken oluşturdukları o şanı yok etmek gibi riskleri oluyor.
*Karşı mısın yani bu duruma?
- Hayır karşı falan değilim. Efsane futbolcuların hoca olması çok güzel bir şey fakat güzel olduğu kadar da riskli. Mesela benim de çok sevdiğim Shota, Trabzonspor’da futbolcu olarak çok iyi bir isim yaptı. Kasımpaşa’yı çalıştırmaya başlayınca da Trabzon 2 yıl boyunca ısrarla ona hocalık teklifi götürdü. Ama her seferinde o gelen bu istekleri “Ben orada kahramandım. Oluşturduğum imajı riske atamam” diyerek reddetti. Fakat ne olduysa oldu, takımın başına geçti. 2,5 ay sonra da görevi bırakmak zorunda kaldı. Kendisiyle konuşmadım ama kanımca taraftarların kafasındaki imajı biraz zedelenmiş olabilir.
*Senin de durumun pek farklı değil aslında... Eskiden West Ham’de oyuncuydun, şimdiyse hocasın...
- Bunun zor bir misyon olduğunun farkındayım ama ben her zaman pozitif düşünmeye çalışan bir adamım.
*Maç kaybedince pek de pozitif olacağını hayal edemiyorum.
- Yahu bunun adı futbol, en nihayetinde bir oyun oynuyoruz. Ne olursa olsun yaptığın işten zevk almalısın. Mesela dün Manchester City ile oynadık. Düşünsene adamlar buranın beş büyüklerinden biri. Bütün dünya seni izliyor, acayip bir baskı altındasın. Tabii maç öncesi oyunculara “Organize olmalıyız, bunları bunları yapmalıyız” falan diye komutlar verdim ama sahaya çıktıktan beş dakika sonra da “Yaya Toure gibi adamlara karşı oynayacaksınız. Korkmayın, tadını çıkarın!” dedim. Hayatta benim için en önemli şey, yaptığın her şeyden keyif almak. Maçları kazanıp kaybetmekten ziyade, hepsinin güzel birer anı olarak kalması çok daha mühim.
*Türkiye’deki derbilerinde çok şanssızdın ama burada ıskaladığın derbi yok maşallah!
- İnan hâlâ o derbileri neden kazanamadığımızı düşünüyorum. Gerçekten çok sinir bozucu bir dönemdi. Ancak eğer hiçbir derbiden galibiyetle çıkmadıysak, sebep olarak yalnızca “şanssızdık” demenin saçma olduğunun farkındayım. Kim bilir belki de hepimiz çok gergindik ve ben bir teknik direktör olarak üzerimizdeki o baskıyı başarıyla yönetemedim.
*Peki West Ham’de ne değişti? Şeytanın bacağını mı kırdın?
- Gerçekten bunu ben de bilmiyorum. Aslına bakarsan aynı şekilde çalışıyorum ve aynı sistemle hazırlanıyorum. Hatta İstanbul’daki maçlarda buradakilerin bazılarından daha iyi bile oynuyorduk. Belki de dediğin gibi şansım döndü sonunda.
*Türkiye’de kırmızı kartlara kurban gitmiş olmayasın...
- O, sebeplerden sadece bir tanesi. Tekrar söylüyorum, geriye dönüp baktığımda, oyuncuları maçlarda yeterince rahatlatamamamın mağlubiyetlerin en önemli nedeni olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda da kendimden başka kimseyi suçlayamam.

TÜRKİYE’DE HAKEM OLMAK GERÇEKTEN ÇOK ZOR
*İngiliz hakemleriyle yurdum hakemleri arasındaki yedi farkı bul desem, nasıl bir cevap verirsin?
- Türkiye’de hakem olmak gerçekten çok zor. Burada bana maçtan 1-2 gün önce hakemin adını mail olarak atıyorlar. İsmi dışında ben o adamın kim olduğunu asla bilmiyorum. Umurumda da değil zaten. Ama Türkiye’de öyle mi? Maçtan üç gün önce hakemleri konuşmaya başlıyor herkes. Geçmişinden başlıyorlar, bir maçta Beşiktaş’ın penaltısını nasıl yediğine kadar her şeyi masaya yatırıyorlar. Yok efendim nasıl vermezmiş? Sebep neymiş? Yahu zaten her tarafta kamera var. O da yetmiyormuş gibi, maç bittikten sonra da televizyonlarda saatlerce pozisyonları tartışıyorlar.
*İngiltere’de pozisyonlar tartışmaya açık değil mi yani?
- Burada durum biraz daha rahat. Hakemlerin üzerinde tabii ki bir baskı var ama yanlış yaptıkları zaman kimse arkasında başka şeyler aramıyor. “Yanlış karar”, “Görmedi” diye geçiştiriyorlar olayı. Sonuçta saniyeler içinde karar vermek zorundalar, haliyle hatalar yapılabiliyor. Fakat Türkiye’de maalesef hataların altında her zaman farklı sebepler aranıyor.
*Futbol koçunun, meşhur yaşam koçlarıyla arası nasıl? Kişisel gelişim kitapları falan okur musun hiç?
- Okumayı seven bir adamım fakat tercihim biyografilerden yana. “Nasıl Lider Olunur?” diye bir kitabı elime alıp, yok efendim “Dik dur”, “Düzgün konuş” gibi maddeler okumak yerine Alex Ferguson, Bill Clinton, Winston Churchill gibi gerçek liderlerin yaşamlarından ders çıkarmak daha akıllıca geliyor.
*Her teknik direktörün bir “yeşil saha geçmişi” olması şart mı?
- Bu durum bir avantaj belki ama sadece eski futbolculardan hoca olur diye bir kural yok. Hiç futbol oynamamış biri de iyi bir teknik direktör olabilir.
*Hâlâ Beşiktaş’ta neler olup bittiğini takip ediyor musun?
- Tabii ki... Hatta ekibimle Beşiktaş hakkında sık sık konuşuyoruz.
*Gelelim Şenol Güneş’e...
- Ben Beşiktaş’tan ayrılırken kimse bana “Takımın başına kimi getirelim?” diye sormadı. Fakat hem başkan arkadaşım olduğundan hem de takımın iki sene boyunca direktörlüğünü yaptığımdan dolayı Şenol Güneş konusunda Fikret Bey bana danıştı. Şenol’un adını duyar duymaz da “Bence bu iş için en iddialı isim o” dedim. Ayrıca “yabancı bir hoca” olarak dikkat çekmek istediğim bir konu var; son 5-6 yıldır şampiyonluk kazanmış takımların hocalarına bakarsan hepsi Türk. Galiba yabancı teknik direktör olmak Türkiye’de çok büyük dezavantaj haline geldi.

VAKTİM OLURSA YENİ STADIN AÇILIŞINA GELECEĞİM
*Fikret Orman seni yeni stadın açılışına davet etti mi peki?
- Evet kendisinden davet aldım ve vaktim olursa mutlaka geleceğim İstanbul’a.
*Euro 2008 öncesi Rawbau grubuyla Hırvatistan Milli Takımı için bir şarkı yapmıştın. Anlaşılan müziğe karşı özel bir ilgin var. Bizimkilerden dinlediğin var mı peki?
- Duman çok iyi gruptur. İstanbul’dayken bol bol dinlerdim.
*Peki son olarak Türk kadınlarının sana olan ilgisine ne diyorsun? Seninle röportaj yapmaya geldiğimi duyan kızlar resmen çığlıklar attılar...
- Evet, evet eminim öyledir. Kadınlara saygım sonsuz ama futbol onlardan daha güzel (kahkahalar)...

EMRE “BAY FENERBAHÇE”DİR
*Sence üç büyüklerden hangisi şampiyonluğu göğüslemeye daha yakın?
- Yarışın Beşiktaş ve Fenerbahçe arasında geçeceğine inanıyorum. Galatasaray’ın şampiyon-luğu alması ise tam anlamıyla bir şans olur. Fenerbahçe’de çok yıldız oyuncu var belki ama takım benliklerini kaybettiklerini görüyorum. Emre’nin yokluğu, Caner Erkin’in geçen seneki performansından uzak oluşu, Gökhan Gönül ve Mehmet Topal’lı grubun dağılmasına yol açtı. Beşiktaş’ın ise 1-2 oyuncuya ihtiyacı vardı ve bu sorunu çözdüler. Ayrıca bu yıl yine evlerinde oynamasalar bile bizim zamanımızdaki gibi başka şehirlere gitmek zorunda değiller. Uzun lafın kısası bir Beşiktaş taraftarı olarak Beşiktaş’ın bu sene şampiyon olacağına inanıyorum.
*Emre Belözoğlu’nu affettin mi peki?
- Emre bana ne yaptı ki affedeyim?
*Önce sahada el kol hareketleri sonra da soyunma odasına giderken koridorda söylediği o cümleleri ne çabuk unuttun!
- Maç sırasında olağan şeyler bunlar. Emre bana affetmemi gerektirecek hiçbir şey yapmadı. O “Bay Fenerbahçe”dir. Onun futboluna saygım ve sevgim var.
*Bir de milli gururumuz Arda var tabii...
- Arda kesinlikle çok parlak bir oyuncu. Galatasaray’da kalsaydı da başarılı olurdu tabii ama Atletico Madrid’de olgunlaşıp, kelimenin tam anlamıyla bir “adam” haline geldi. Eh sonuç zaten ortada, şimdi de Barcelona gibi bir takımda oynuyor.

DÜNYA HIZLA FELAKETE SÜRÜKLENİYOR
*Nasıl bir babasın? Çocukların da benim gibi korkuyorlar mı karşındayken?
- Aksine acayip yumuşak bir babayım, zaten çoğu ebeveynin de öyle olduğuna inanıyorum.
*Sahalarda sert, evde pamuk gibisin yani...
- Evde yumuşak davranmak istemediğim zamanlarda bile yumuşağım. Bugünün çocukları bizim zamanımızdakiler gibi değil ki. Hepsi inanılmaz zeki, istediklerini elde etmenin yolunu bir şekilde buluyorlar.
*Maalesef son zamanlarda dünya gündeminden terör olayları düşmüyor... Londra’da durum nasıl?
- Ne acıdır ki tüm dünya hızla felakete sürükleniyor. Tanrıya şükür burada bir şey olmadı ama Paris, Ankara ve en son İstanbul’da yaşananlar bir şekilde hepimizi terörün hedefi haline getirdi. İnsanlar normal yaşamlarına devam ediyor gibi görünse de aslında büyük korkular içindeler.
*Seni karşımda bulmuşken Mourinho’yu sormadan edemeyeceğim... Ne diyorsun yaşananlara?
- Mourinho’nun durumu günümüzde teknik direktör olmanın ne kadar zor olduğunun en büyük kanıtıdır. Eskiden en fazla beş gazetecinin eleştirisine maruz kalırdınız, fakat şimdi sosyal medya sayesinde tüm taraftarların eleştiri okları üzerinizde oluyor. Her ne olursa olsun Mourinho gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörlerden biridir.
*Hayat böyle ama maalesef...
- “Hayat böyle” demek sadece bir bahane. Ne demek böyle? Hayır böyle falan değil kardeşim! Normal bir durum yok ortada. Bununla kesinlikle savaşmamız gerekiyor. Medya kolayca teknik direktörleri alt edebiliyor. Taraftarlar ve yönetim de medyadan çok çabuk etkileniyor ne yazık ki.

AHMET ÇAKAR KİM
*Sahalarda sana ayrılan sürenin sonuna mı geldik, nereden çıktı bu piyano aşkı?
- Ne piyanosu?
*Piyanoya çalmaya merak sarmışsın, öyle diyorlar...
- Yok yahu, nereden uyduruluyor bunlar anlamıyorum. Kim söylemiş böyle bir şeyi?
*Piyanoyu boşver o zaman da Ahmet Çakar sürekli programında sana laf sokuyordu bir aralar...
- O kimdi?
(Telefonumdan fotoğrafını gösteriyorum) Nasıl yani tanımıyor musun Çakar’ı?
- Tanımaz olur muyum! Boşver onlar geçmişte kaldı.