Fikret Çengel

Futbol bahane  şov şahane

Bu kez Türk Milli Futbol Takımı için yollardayız. UEFA 2016 Avrupa Futbol şampiyonasının yapıldığı Fransa’nın başkenti Paris ilk durağımız. Rakip Hırvatistan, hemen ardından son şampiyon İspanya ardından da Çeklerle kozlarımızı paylaşacağız. Milli Takım sponsoru Turkcell’in ‘Formaya ruhunu ver’ anonsuyla havalanan uçakta iyimserlik ise sınırlı. Evet hepimiz kazanmayı hatta şampiyon olmayı bekliyoruz ama ah o gerçekler yok mu... Fransa’dayız ama 24 dil konuşuluyor bugünlerde Fransa sokaklarında. Olağanüstü bir renk cümbüşü... Sarı formalılar İsveç, maviler İzlanda... En belirsizi yeşil formalılar.. İddialar başlıyor, İrlanda mı Macaristan mı?  Üzerimizde milli takım formaları ile yürürken sokaklarda önce sarılara, sonra kırmızılara ardından maviler ve yeşillere üçlü çektiriyoruz. “Türkiye, Turkei, Turkey, Turkia, el Turco” sloganlarının ardından mutlaka bir jest yaparak rakibin adı da yüksek sesle haykırılıyor.  Maç sırasında bir renk diğerine üstün geliyor ama maç sonunda herkes şampiyon.  Futbol şampiyonalarının en belirgin farkı o kente gelenleri buna ikna edebilmesi. Taraftar köşeleri, kupa ticareti, 24 dil bilen tezgahtarlar... Fakat o kadar alışmışız ki, belki de ilk kez gittiğim bir ülkede Japonu, Çinlisi ve Korelisi yok denecek kadar azdı. Belki yine varlardı ama renk cümbüşü içinde kaybolmuşlardı... İki şehirde 180 dakika izlediğimiz Türk Milli Takımı’nı tartışırken temkinli, duygusal, biraz kırgın ama her halükarda profesyonellikten uzağız. Buraya gelmek de başarıydı, zaten rakipler de çok güçlüydü, bizim futbolla bu kadar... Ve çevremde  en çok duyduğum cümle: Hiç değilse  gol atsaydık. 

Talip Karakaş

Ağlamak geldi içimden...

Normal şartlarda bir spor karşılaşmasını yerinde izlemeyi seven biri değilim. Bana televizyondan takip etmek daha keyifli geliyor. Ama Pladis’in daveti çok cazip geldi. Hem hayatımda ilk defa uluslararası bir futbol turnuvasını canlı izleme fırsatı yakalayacak hem Fransız Rivierası’nı keşfedecektim. O yüzden benim için Türkiye’nin alacağı skorun çok da bir önemi yoktu. İspanyol yıldızları görmek beni daha fazla çeken kısımdı. Öyle de oldu. Allianz Arena’daki 90 dakikanın analizini yapacak değilim. Zaten 3 gündür konuşuluyor. Benim hayran kaldığım kısım maç öncesi yaşanan güzel tabloydu. Nice’in en canlı yeri olan Massena Meydanı’nda toplanan taraftar grupları hiçbir ayrım yapmadan hep birlikte eğlendi. Türk taraftarlar “İspanya”, İspanyollar “Türkiye” diye tezahürat yaptı, beraber üçlü çekildi, bol bol slogan atıldı. O sırada eğlenceye İsveç ve İtalyan taraflarlar da katıldı. Muhteşem bir manzaraydı. Ne kavga ne küfür... Sporun da maksadı bu değil mi zaten? O an inanır mısınız ağlamak geldi içimden. Kendi kendime hayıflanıp durdum; keşke her zaman böyle olsa diye... Belki fazla romantik ama neden olmasın ki?

İsmail Kapan

Nasıl “Millî Takım” olunur?

Futbol tutkunu bir kişi değilim. Ama spora az çok aşinayım. Gençlik yıllarında güreş ve atletizm başta olmak üzere, bireysel sporlarla amatörce uğraştım. Sportif yönünden ziyade, giderek ekonomik ve politik yansımaları ağır basan futbolu, biraz da meslek icabı uzaktan izlerim… Herkesin kendi çapında “futbol uzmanı” geçindiği bu ülkede, bu sporun incelikleri hakkında fikir yürütmeye, bir nevi (hariçten teknik direktörlük oynamaya) kalkışacak filan değilim. 
Milli Takım resmi sponsoru olan Turkcell’in, gazete yayın yönetmenlerini daveti üzerine (Bu arada, davet organizasyonunun çok başarılı geçtiğini ifade etmeliyim. İlgili ve görevli bütün arkadaşlara, şahsen teşekkür ederim), Türkiye-İspanya maçını izlemeye ben de gittim. Sonuç maalesef hayal kırıklığı oldu. Elbette, her müsabakada yenmek de, yenilmek de vardır. Burada üzerinde durmak istediğim husus, bir tek maç veya bir tek turnuva değil. Futbol uluslararası arenada, rekabet ve prestij açısından bu derece etkili bir alan haline geldiyse, iddiası olan her ülkenin de, kendi payına en iyi yarışı çıkarması esastır... Bunun için her şeyden evvel, ortaya gerçekten iyi bir “MİLLİ TAKIM” çıkarmak lazım. Bu takım, yalnızca oyuncu ve antrenörden ibaret değil şüphesiz! Siyaset katından federasyona, kulüplerden oyunculara, antrenörlerden malzemecilere ve tabii seyircilere kadar, topyekûn bir MİLLİ TAKIM... Ve bu takım için öncelikle doğru bir hedef koymak, bu hedefe varmak için de rasyonel politika ve ona uygun icraat gerekir. Bu olmadıkça, İspanya örneğinde olduğu gibi, sonuç genellikle hüsrandır! Kimi geçici başarılar, tesadüfidir ve süreklilik arz etmez. Bu gerçeği zihnimizin bir kenarına kazıyalım. 
Uzun lafın kısası, 3-0 önde olan İspanyol takımı, oyunun 88. dakikasında 1. dakika gibi koşuyorsa, orada sistem ve ciddiyet vardır. Lakin senin oyuncuların ilk 20 dakikadan sonra tel tel dökülüyorsa, eli belinde sahada geziniyorsa, onları istediğin kadar reklam yıldızı yapıp parlatmaya çalış, başındaki teknik direktöre istediğin kadar “imparator” ve benzeri uçuk sıfatlar ver, netice de-ğiş-meez! Bence yapılması gereken bir şey var. Türkiye en az beş sene enternasyonal yarışlardan feragat edip, yeni bir milli takımın oluşturulması için ciddi bir program başlatmalıdır. Gerisi laf-u güzaftır. Milli takımın başına A veya B şahsının geçmesi, hiçbir şeyi değiştiremez. Bu yapı ve bu anlayışla, herhangi bir yere varmak mümkün değildir. Nokta!

 

Canan Eraslan

Millî takıma 3 Nagihan eklesek tamam!

Kadınların futbol oynamasından da, yorumlamasından da hoşlanmıyorum. Futbolun kuralları da aut, korner, taç, faul, penaltı ve gol tabirlerinden ibaret zaten benim için. Ayrıca bütün spor müsabakalarının, taktik, teknik ve kuraldan öte; ‘gönülle’ kazanıldığına inananlardanım. Hele ki mesele ‘milli’ ise...
Onun için, Türkiye-İspanya maçını izlemek üzere Fransa’ya doğru yola çıkarken de, bir umut, bir inanç vardı içimde. Hem de en büyüğünden...
“Teknik üstünlükleri var, dünyarın en iyi futbol oynayan takımlarından gelmiş oyuncularından kurulu bir takım falan ama olsun, biz bunları yeneriz” bile dedim bu büyük bir inançla. Milli Takım’ın sponsorlarından Coca Cola’nın davetlisi olarak çıktığımız Fransa yolunda, havaalanında bu inanca büyük bir heyecan eklendi. Kolay mı, her gördüğümde heyecanlandığım, dünyanın en en en güzeli olan bayrağımız var onlarca insanın elinde; üzerlerinde ise o güzel bayrağın nakşedildiği formalar...
Maçın oynanacağı stadın bulunduğu Nice’e inince her dakika artan bir heyecan ki, anlatılır gibi değil. Birbirini tanımayan binlerce insanın ay-yıldız kardeşliği, kentin sokaklarına yayılmış umut... Konaklayacağımız otelin personelinden, transferimizi yapan şoföre kadar herkes “Yenersiniz” diye uğurladı bizi, “2-1 yenersiniz.” 
“Yok canım, daha neler” diyenler de vardı evet ama onları pek duymamayı tercih eettim hep... Stada giden yol boyunca otomobillerden sarkan bayraklar, yollarda yürüyen yüzlerce grup Türk taraftar... Heyecanın, umudun artmaması mümkün mü? Değildi, arttı...
Stat ise muhteşemdi. 2 blokta toplanmış İspanyol taraftarlar, kalanı dünyanın dört bir yanından akın akın gelmiş vatandaşlarımız...
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden otomobiliyle 8 saatlik yol kat edenler, trenle ekip halinde gelenler, otobüslerle konvoy yapanlar, Türkiye’nin bütün illerinden çıkıp bu büyük heyecana ortak olmaya gelen genç-yaşlı, çoluk-çocuk herkes, gerçekten çok gönüllerindeki umut ve büyük bir heyecanla “Türkiye” diye inletiyordu ortalığı. Bando, mehter marşı, dua ve bol umut... Daha ne olsun, her şey tamdı...
Ama sadece yarım saat sürdü bu büyük heyecan, umut, beklenti ve her şey...
Herkes seyretti olanları. Daha doğrusu olamayanları... Binlerce insanın tavan yapan umudunun bir anda yerle bir olmasını...
Biraz önce tek golle futbolcuları başlarının üzerine çıkarmaya hazır bekleyen de onlardı, 30 dakikanın ardından hepsini yerle bir eden de... İspanyol taraftarlar Arda’ya destek tezahüratı yaptığı için öfkenin dozunu artıranlar da... O futbolcular ne kadar ‘milli’ olma ruhundan uzaksa, seyredenler de millet olma, koruma, zor zamanda elinden tutma özelliklerinden o kadar uzaktı. Bağırdılar acımasızca. İnanamadım olanlara...
O ortamda bırakın futbol oynamayı, ayakta durmakta zorlanan 11 adama bakmakta zorlanırken aklımdan şu geçti: Şu 11 kişiden 3’ünü çıkarsak, yerlerine günlerce aç kaldığı halde, yarışlara çıktığında kendini paralayan; bir tabak eti değil, yarışı kaybettiği için kendini yerlere vuran Survivor Nagihan’dan 3 tane monte etsek bile yenerdi o takımı. Hiç olmazsa bir gol atardı.
Dedim ya, ben futboldan pek anlamam. Bildiğim kural sayısı bile sayılı ama bence orada güçler eşitti. Okuyan gülecek belki ama iki taraf da 11 kişi, 11’i de insan; tesisleri, imkânları aynı. Yok pardon, eşit değil. Bizimkilerin imkânları kat kat daha iyi de, ruhları eksikti. Sadece ruhları...