BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ya hep, ya hiç!.

Ya hep, ya hiç!.

Futbol Milli Takımımız “kendisine final yolunu açacak” son dönemecin ilk maçını oynuyor! Kazanırsa, “yolun yarısını geçmiş olacak!.” Kazanamazsa?



Futbol Milli Takımımız “kendisine final yolunu açacak” son dönemecin ilk maçını oynuyor! Kazanırsa, “yolun yarısını geçmiş olacak!.” Kazanamazsa? Şenol Güneş Hoca’yı sıkıntıya ve strese sokan “zehirli şüphe” de burada!. “Grup birincisi olarak finallere gideceğiz” diyor ama “rahat değil!” Zira, “kolay alınması gereken puanlar kaybedildi” ve “şeker gibi olan bir grupta iş zora sokuldu!” Bizim adetimizdir zaten: önce işi zora sokar, problemi büyütür, sonra da çözmeye çalışırız! Şenol Hoca’nın en büyük dezavantajı, hâl⠓kendi kadrosunu kuramaması!.” Fatih Terim’lerden, Mustafa Denizli’lerden kalan bir kadro ile devam ediyor! Bir başka dezavantajı da, “bazı kulüp teknik direktörlerinin”, milli takıma giden oyuncularına “Aman haa... Sakatlanmadan dön” talimatını vermesi! “Bu talimatı alan” bir futbolcu, milli maça nasıl konsantre olacak? Nasıl “korkusuzca topa girecek?” “Son kozunu oynayan” rakipleriyle nasıl mücadele edecek? Temennim gazetelerde çıkan, TV’lerde söylenen “böyle bir talimatın verilmemiş olması!.” Ama, “bugüne kadar bu talimatı yalanlayan bir açıklama yapılmadığına göre”, olayı doğru kabul etmekten ve “büyük bir hata” demekten kendimizi alamıyoruz! Maça nasıl bir takım çıkacak? Hoca nasıl bir taktik verecek? Bunlar beni fazla ilgilendirmiyor; o Şenol Hoca’nın işi!. Beni, “sadece ve sadece” Türk Milli Takımı’nın alacağı “üç puan” ilgilendiriyor! Şenol Hoca’ya bağlanan ümitlerin yeşerip yeşermeyeceği büyük ölçüde “üstüste yapılacak iki maçtan çıkaracağı 6 puana bağlı!” Çıkaramazsa ve Türkiye bir kazaya uğrarsa, “daha işin başından itibaren”, Şenol Hoca için “Kariyeri yok, bilgisi az, bu işi beceremez” diye düşünenlerin, yazan - çizenlerin koparacağı fırtınanın önünde durması çok güçleşecek! Ve belki de milli takımda “Şenol Güneş devri” sona erecek! Futbolcularımızın işin biraz da bu tarafını düşünerek oynamaları gerek! “Üç birim” milli forma, “bir birim” kendileri için koşacak ve mücadele edeceklerse, bunlara “bir birim” de hocaları için ilave yapmaları şart! Ben hem ümitliyim, hem inanıyorum; başaracağız! “Karizmatik olmayan” bir Hoca ile de “finallere gidebileceğimizi” ispatlayacağız! Bu nasıl iş? “İnanmak” mümkün değil!. Çoğu başarılı iş adamı, bir kısmı başarılı profesyonel yönetici olan bir yönetimin “bir futbolcunun transferini böylesine çorbaya çevirmesini” anlamak mümkün değil!. Şu Jardel olayının, UEFA’ya liste bildirme süresinin son gününe ve dakikalarına kadar sarkıtılmasındaki şaşkınlık ve beceriksizlik kimbilir Galatasaray’a kaça mâl oldu ve olacak? 26 milyon dolara mâl edilen ve daha 17 milyon dolarlık bonservis bedelinin ödemeleri için Porto’ya 5 yıl boyunca her yıl 3,5 milyon dolar verilecek olan Jardel’i 5-6 milyon dolara “hem de alacak olan kulübe yalvar yakar satmak” doğrusu ya “komedi olarak mı, dram olarak mı, trajedi olarak mı vasıflandırılabilir”, bilemiyorum! Bu “komik paraya ilâveten” verilecek “sıradan üç futbolcunun son dakikadaki naz ve çalımları da cabası!..” “Bu satırları yazarken”, sonucun ne olduğu hâlâ belli değildi! Transferlerin karşılıklı olarak gerçekleşmeme ihtimalinden bile söz ediliyordu! “Son güne sarktığı” ve Galatasaray’ın “Jardel’den mutlaka kurtulmak zorunda olduğu bilindiğinden”, Sporting Lizbon da, oradan gelecek üç oyuncu da, özellikle Jardel de “istedikleri kaprisi, nazı yapıyor”, Galatasaray yönetimini parmaklarında oynatıyorlardı! Merak ediyorum; Galatasaray yönetiminde bulunan iş adamları “kendi işlerinde böylesine bir acı tabloyu adeta göz göre göre ortaya koyan bir genel müdürleri olsaydı, onu bir dakika işin başında tutarlar mıydı?” Jardel’i alan da Mehmet Cansun’du, satan da o!. Kaça mâletti, kaça satıyor? “Hagi iyi ki futbolu bıraktı, ona yılda şu kadar verecektik!.” “İyi ki Taffarel gitti, ona şu kadar borcumuz vardı, şu kadar da bu yıl ödeyecektik!.” “İyi ki Popescu gitti, ona şu kadar borcumuz vardı, şu kadar da bu yıl ödeyecektik!.” “İyi ki Emre, Okan, Fatih gittiler... Onlara da şu kadar borcumuz vardı, kalsalar şu kadar da para ödeyecektik!.” “Oh... Oh... Jardel’i ucuza sattık ama, kalsaydı ona yılda 3 milyon dolar ödeyecektik!.” Şu kafaya bakın!. Şu ticari kafaya bakın!. Nasrettin Hoca’nın karısı “Bey bey, bugün çok kârlı bir alış-veriş yaptım. Yoldan geçen bahçıvandan domates biber aldım. Gizli terazisinin kilo tarafına bileziklerimi ağır çeksin diye koydum. Bahçıvan görmedi, böylece bir domatesle 10 biber kâr ettik” demiş ya... Galatasaray yönetiminin de “alış-veriş zihniyeti”, Nasrettin Hoca’nın karısının alış-veriş zihniyetinden pek farklı değil!. Yukarıda adı geçen futbolcuları “normal şartlarda kulübe bağlasalar, bunların paralarını ödeseler ve sonra da transfer piyasasına çıkarıp satsalar”, acaba ne olurdu? Galatasaray’ın kasasında bugün kaç milyon dolar bulunurdu? “Ya kalırlarsa korkusu ile” paniğe düşen ve “UEFA Şampiyonu olmuş, Süper Kupa’yı almış bir takımın en iyi oyuncularını bedavaya ona buna kaptıran” bir yönetime “yönetim” demek mümkün kü? Söyleyin ey okurlarım; “bu yönetim tüy siklet” demekte haksız mıyım? Terim’in işi zor!.. Fatih Terim’in “eleştirilmeye tahammülü yoktur!” Zira, Fatih Terim “imparatordur!.” Gelin görün ki, “medya” denilen “hain” çarkın dişlilerinin içinden çıkan “bazı nankörler”, tutup imparatoru eleştirirler! “Övülmeye, omuzlarda taşınmaya” ve “senden büyüğü yok” denilmeye çok alışmış olan Terim de, “Dünya’nın bütün uygar ülkelerinde geçerli olan” ve basın meslek ilkelerinin başında gelen “Yorum hürdür” ifadesini çöpe atarcasına, kendisini eleştirenlere tavır koyar, bağırır, ceza kesmeye kalkışır, bunların hiçbirini yapamazsa, orada burada, hatta TV ekranlarında hakaret etmeye, küfür etmeye çabalar! Eeee!. Sonunda “ilahi adalet tecelli eder”; Terim’in “İmparator” manşetleriyle gittiği İtalya, “medya bakımından Dünya’nın en tehlikeli, en düzenbaz, en insafsız ülkelerinden biridir!” Bellidir ki, Terim İtalya medyasını görünce “Türk medyasını mumla arayacaktır!” “İtalya medyasındaki her firavunun bir tane değil, bin tane Musası olsa” ne yazar? İşte daha “ilk resmi lig maçından sonra”, senaryolar hemen yazılmaya başlamış ve Terim “daha ilk haftada”, medyadan gelecek telefonlara muhatap olmamak için “fişi çekmiş”, cep telefonunu da kapamıştır! Ve, bunun üzerine hemen başka bir haber üretilmiştir: “Telefonları kapalı olduğu için, Milan’ın teknik direktörünün yıldız futbolcusu Coco’nun Barcelona’ya verilmesinden haberi olmamış, ancak iş olup bittikten sonra, TV’lerdeki haberlerden öğrenmiştir!” Terim’in İtalya’da çekeceği çok şey var! “Berlusconi, Galliani, Albertini, Maldini, Costacurta, Angelotti, vesaire vesaire” derken, hepsinden öteye “onu çiğ çiğ yemeyi bekleyen” öyle bir medya var ki, Terim için geriye söylememiz gereken tek dilek kalıyor: Büyük Allah, Terim’e kolaylık versin! Derslerini aldılar!.. Özkan Sümer, Güney Amerika’ya, Afrika’ya gidip oyuncu seyreder, oyuncu seçerken, Türkiye’de kıyameti koparanlar vardı: “Bu iş kulüp başkanının işi mi?” “Oyuncu seçilecekse, bu işi teknik direktörün yapması gerekmez mi?” “Özkan Sümer bir ay Güney Amerika’da, bir ay Afrika’da, üç hafta Avrupa’da, bir hafta Belçika’da ne arıyor?” “Bunca geziden, bunca masraftan sonra getirdiği futbolculara bakın; mahalle takımlarından seçilmişler, amatör kümelerde oynuyorlar. Kim bunlar, adlarını, sanlarını duyan, tanıyan var mı?” Özkan Sümer öncesinin “dibek dövücüsünün hınk deyicileri” durmadan yazıp çizdiler!. Hatta “onlara inanan” ve de “dibek dövücüyü kollayan” İstanbul’daki ağabeylerinden de destek aldılar! Öyle ya, “yıllardır milyonlarca dolar ödenerek alınan, doğru dürüst futbol oynamayan, sonra da yok pahasına satılığa çıkarıldıkları halde müşteri bile bulamayan” onca yabancı futbolcuyu transfer etmiş olan dibek dövücü, kulübü onlarca milyon dolar borçlandırırken, ona alkış tutanların, “çok ucuz transferler yaparak” kulübü kurtarmaya çalışan Özkan Sümer için “kendini ya da Trabzonspor’u da komik duruma düşürüyor” demelerinden ve yazmalarından daha tabii ne olabilirdi? Dibek dövücünün 4 - 5 yılda yerli - yabancı 50’den fazla futbolcuya ödettiği paraları alt alta toplarsak ve bu oyuncularla Trabzonspor’u “ikincilikten, altıncılığa doğru yol aldığını” da “bu yüksek mâliyete ilâve edersek”, söyleyiniz bana, Trabzonspor’un “onur başkanlığına kim lâyıktır?” Trabzonspor’u batıran, Trabzonlu’yu ve Trabzon kentini “küçük gören” dibek dövücü mü, yoksa cesaretle kulübü omuzlayıp, bütün saldırılara ve tahriklere rağmen bir yıl geçmeden Trabzon’u ayağa kaldıran Özkan Sümer mi? Trabzon’un ve Trabzonlu’nun “bu konuda vereceği karar önemlidir!” Dibek dövücü, “onursal başkanlıktan istifa etmeli”, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermelidir! “O uzaktan kumanda ile” beceremedi! “Benim maaşlı memurumdu” diye küçümsediği adam, ona büyük bir ders verdi! Sadece ona mı? Bütün “hınk deyicilere” ve onların “İstanbul’daki ağababalarına” da!. Tebrikler!.. GEÇMİŞ OLSUN: Trabzon’u yazarken, kaptan Hami’ye de geçmiş olsun dileklerimizi iletiriz. Trabzonspor forması onu bekliyor; şampiyonluğa 31 maç kaldı!. Tebrikler!.. Bir resim... Resimde, “Avrupa’nın en başarılı 12 teknik adamı için Cenevre’de yapılan törene katılanlar” yan yana!.. Ajax, Liverpool, Deportivo, Barcelona, Arsenal, Porto, Roma, Juventus, Real Madrid ve Leeds United’in hocalarının yer aldığı resimde, Galatasaray “iki hoca ile görüntü veriyor!.” Hem Fatih Terim var, hem de Lucescu!. Gerçi Terim’in yanında “Milan” yazıyor ama “onun törene çağrılma sebebi” Milan değil! Zira Terim’in henüz Milan’da başarısı yok! Galatasaray yöneticileri “bu fotoğrafı çerçeveletip” müzeye kaldırmalıdır; zira iki teknik direktörü birden “ilk 12’ye giren” bir başka kulüp bilmem ki Dünya’da var mı? Terim’i de, Lucescu’ya da yeri geldiğinde, doğru bildiğim yönde hatta çok sert eleştiririm! Ama Sezar’ın hakkının Sezar’a verileceği zaman ve zeminde de, onlara alkış tutmak görevimdir! Müthiş bombalar!.. Oooo!. Galatasaray kendisine “Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu getirecek” öyle transferler yaptı ki, dostlarının düşmanlarının parmakları ağızlarında kaldı! Bilmem ki, ikişer ikişer toplasak bir Coulibaly ederler mi? Ya da Batista? Bekleyip göreceğiz!. Dün sabah gazetelere bakıyorum; mesela Türkiye’ye göre “Lucescu kızgınlıktan köpürüyor.” Zira, bütün idmanlar, taktikler, hazırlıklar eldeki kadroya göre yapılmış, şimdi “pişmiş aşa su katılıyor”; nereden çıktı bu yeni dört oyuncu? Mesela Hürriyet’e bakarsak “Lucescu’nun ağzı kulaklarına varıyor!” Öylesine varıyor ki, Şampiyonlar Ligi kuraları çekildiğinde “korkudan sapsarı olan” Lucescu, Lazio’yu göklere çıkaran Lucescu, “yeni transferleri görünce” bakın ne demiş: “Yandı Lazio... Grubu birinci bitiririz!” Önce bir konuyu halledelim; “Kime inanacağız?” Ben, Türkiye’ye ve sevgili Engin Atay’a inanıyorum! Elbette, Hürriyetçiler de “haklı olarak” İlhan Söyler’e inanacaklardır! Sevgili İlhan’a “ben de inanırım!” Öyleyse? Gelin de, bu Lucescu’ya inanın bakalım, inanabilirseniz?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT