BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tabiat ve insan

Tabiat ve insan

Tabiat güçlerinin özelliklerini bilmeyenler, onlardan yararlanmak şöyle dursun, ilkel insanların yaptığı gibi şuursuz bir teslimiyetle tabiata tapınma sapıklığına bile düşerler. İnsanın böylesi bir süflîlik ve miskinliği kendine revâ görmesi onun bütün şeref ve itibarını yok eder. İnsana yakışan, tabiata kul ve köle olmak değil onun efendisi ve yöneticisi olmaktır.



Bedenî ve ruhî, fizik ve psikolojik yönleriyle insan, gerçekten mükemmel bir yapıya sahiptir. Bu denli müstesnâ bir varlığın dünyada bulunuşunun çok ciddî sebep ve hikmetleri olmalıdır. İnsan; yesin, içsin, zevk ve safâ etsin, gönlünce eğlensin diye yaratılmış olsaydı tarihin ilk devirlerinden beri onun zihnini “burada niye bulunuyorum, niçin varım” gibi sorular hiç meşgul eder miydi? Fakat gelin görün ki, var olduğu gün olduğu kadar bugün de insan kendini bu sorulara cevap bulma kaçınılmazlığı içinde görmektedir. Düşünce ve tefekkür tarihi, konunun bitip tükenmez tartışmalarıyla doludur. Bu tartışmalar sürüp giderken insan, varlığını sürdürebilmek için bazen kaynağını içgüdülerinden alan tabîî sezgileri, ama çoğunlukla akıl ve zekâsının kılavuzluğunda zarar ve tehlikelerden korunma; sağlıklı, esenlikli ve huzurlu ortamlarda kalma çabası içinde olmuştur. Aklı ve duygularıyla düşünmekte ve hissetmektedir ki insan kendini kuşatan tabiata boyun eğme durumunda değildir. Onun rahat ve huzuru; tabiata kul olmakta değil, aksine ona egemen olmaktadır. Bunun için de çevresini kuşatan madde âlemini çok iyi inceleme ve tanıma mecburiyetindedir. Fizik âlemin kendisini tehdit eden yönlerini, ondaki fayda ve menfaatleri bilmeden tabiatla baş edemeyeceğinin ona çok iyi öğretilmesi gerekir. İşte insan, bunun için çok ciddî şekilde bilgisizlikten kurtarılmaya ve eğitilmeye muhtaçtır. Eğitimsiz ve bilgisiz bırakılan insanların insanlık haysiyet ve onurunu korumaları bile mümkün değildir. Tabiat güçlerinin özelliklerini bilmeyenler, onlardan yararlanmak şöyle dursun, ilkel insanların yaptığı gibi şuursuz bir teslimiyetle tabiata tapınma sapıklığına bile düşerler. İnsanın böylesi bir süflîlik ve miskinliği kendine revâ görmesi onun bütün şeref ve itibarını yok eder. Evet, insana yakışan, tabiata kul ve köle olmak değil onun efendisi ve yöneticisi olmaktır. İnsana küçük yaştan itibaren uygulanacak terbiye sistemi bu esas üzerine kurulursa ekonomistlerin ön planda değerlendirdikleri üretim problemine olduğu kadar; eğitim konusundaki kargaşaya da gerçek çözüm bulunmuş olur. 18 ve 19. yüzyıldan zamanımıza kadar sarkan materyalist, pozitivist, nihilist ve hedonist akımların insanı köleleştiren telâkkîleri, bugün bilimsellik açısından da ciddî şekilde hırpalanıp dururken eğitim anlayışımızda söz konusu düşünceleri temel alan bir yaklaşıma iltifat etmenin ne anlam taşıdığı herhalde açıklanamaz. Maneviyat hiçe sayılamaz Batıda kilisenin özellikle Ortaçağ’da telkîn ettiği dînî inanç ve telakkîler, insanı tabiata hâkim kılacak bilimsel anlayışla çatıştığı için sırf dîne tepki olsun diye maneviyatı kökten inkâr eden yukarıda sözünü ettiğimiz cereyanlar toplumda yankı ve dolayısıyla taraftar buldu. Bunalmış insanlar, Engizisyon Mahkemeleri’ne ve anlamsız afarozlara bir şekilde tepki gösterme durumundaydı. Bunu, dînin bütün kurum ve tezahürlerine cephe alan çeşitli akımlara destek vermekle ortaya koymuş oldular. Fakat batılılar maneviyatı hiçe saymanın insanlığa çok pahalıya mâl olacağını anlamakta pek gecikmediler. Entüvisyonist(sezgici), spritualist(ruhçu) akımlar, maddeci görüşün karşısına ruhçu ve maneviyatçı bir görüş koyma çabasına girdiler. Temel felsefeleri itibarıyla metafiziğe tamamen kapalı pozitivist esasa dayanan pragmatistler bile insanın üretim gücüne olumlu katkı sağlayıp moral motivasyon kaynağı olabilir noktasından hareketle dîne ve dînî tezahürlere hoşgörüyle bakmışlar, hattâ faydalı olduğu sürece dînî inançlara saygılı olmayı prensip edinmişlerdir. Amerikan pragmatizmini sistemleştiren William James (1842-1910) “bir fikir, hayatımız için elverişli olduğu müddetçe doğrudur ve iyidir” derken faydacı felsefenin dîne bakış açısını da ortaya koymuş oluyordu. Batının eğitim anlayışına ve dolayısıyla düşünce karakteristiğine uzun yıllar damgasını vuran maneviyat karşıtı düşünceler, kilisenin kendini yenileme çabaları yanında bilimsel araştırmaların materyalistleri müşkil durumda bırakan önemli veriler ortaya koymasıyla ciddî ölçüde güç ve etki kaybına uğradı. İslâm dünyasının temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamberin telkîn ve tavsiyeleri, insanın tabiat karşısındaki durumunu batıdan çok farklı bir bakış açısıyla takdîm etmiştir. İslâmiyet, tabiatı bütün varlık ve enerjisiyle insanoğlunun emrine tahsis edilmiş bir emanet olarak nitelemiştir. “Yeryüzünde ne varsa hepsi insanın menfaati için yaratılmıştır” (bkz. El-Bakara 29). İnsan bu dünyada zararlı olandan kaçınıp faydalı olanı yapacaktır. Bütün dînî ve dünyevî görevlerde bu değişmez bir prensiptir. “Faydasız ve lüzumsuz işler (mâlâya’nî) insanı ilâhî rahmetten uzaklaştırır”, “İnsanların en iyisi insanlara en faydalı olanıdır” düsturları insanın tabiata ve insana nasıl bir anlayışla yaklaşacağını çok açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. Faydacı anlayış İslâmiyet’te de esastır. Ancak İslâmî inanç ve ahlâk sistemi, pragmatistlerde olduğu gibi şahsî ihtiras ve bencilliği körükleyen bir faydacılık yerine menfaatperestliğe ve tamahkârlığa prim vermeyen, aksine fedakârlık ve diğerkâmlığı teşvîk eden anlayışı hâkim kılmak istemiştir. Bunda kişinin de toplumun da gerçek mutluluğu temel hedef alınmıştır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT