BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Çarşı pazar şenlendi

Çarşı pazar şenlendi

Bayram yaklaştığında alış-veriş hayecanı başlar, orta halli aileler daha ziyade Kapalıçarşı ya da Mahmutpaşa’dan zengin aileler ise bu alış verişlerini daha ziyade Galata’daki Tring, yahut Beyoğlu’ndaki Beyker mağazası ile Karlman mağazasından bayramlıklarını temin ederdi.



Ninelerin çömlek hesabı ile bayrama üç gün kala, orta halli aile hanımlarının çoğu, -hasta falan değillerse- büyükanneleri de yanlarına katarak çocukların ellerinden tutmuş, büyük bir davayı halle giden insanların telaşı ile sağa sola bakmadan, soluğu ya Kapalıçarşı’da, ya Mahmutpaşa’da alırlardı. Ama bu, bazen bir gün içinde de olmazdı. Zira her eve dönüşte aileden veya çok iyi görüşülen komşulardan birinin bayram hediyesi unutulduğu anlaşılırdı. Zengin ailelerden bu alış verişe gidenlerin kupa arabaları, dadısı ve bacısı ile, bu hanımları Kalpakçılarbaşı’nın Sahaflar tarafındaki kapısı önünde indirirdi. Bunların daha titiz, daha alafranga giyimli, kuşamlıları ise arabalarını karşıya geçirerek ya Galata’daki Tring, yahut Beyoğlu’ndaki Beyker mağazası ile Karlman mağazası pasajının önüne çektirirlerdi. Kapalıçarşısı da ve Mahmutpaşa da, Babil kulesindeki “tebelbül-i elsine” gibi anlaşılmaz bir gürültü idi çığırtkanların sesi... Buna rağmen, alışık olanlar bozuk telaffuzlu şu kelimeleri işitebilirlerdi: Basmalar, hazır hanım elbiseleri, zarif şemsiyeler, çantalar, çocuklara kostümler, hanımlara çarşaflıklar, yünlüler, ipeklikler, kordelâlar, makaralar, iplikler... Her dükkanın kapısında taa Canfesçilere kadar Kalpakçılarbaşı’nın bu curcunası, Mahmutpaşa’da daha keskinleşerek, bütün gün böyle devam ederdi. Sayılan şeylerinde sonu gelmezdi. Ama bir tesiri olur mu idi bu yaygaraların? Esasen çoğu Rum, Yahudi ve Ermeni şivesiyle haykıran bu çığırtkanları dinleyen de yoktu. Eğer mevsim kış ise, büyük anne, yahut nine için pamuklu en iyi kumaştan hırkalar satın alınması başta gelirdi. Sonra, sarı, eflatun, kırmızı, yeşil çeşit çeşit hazır kadın elbiseleri, mevsimine göre ipekliler, pazenler, çarşaflıklar, peçeler, eldivenler, uzun konçlu çoraplar. Damat ve gelinlere kıymetli hediyeler. Bir kısmı bayramda akraba ve komşu çocuklarına ucuna gümüş paralar düğümlenip hediye edilecek olan beyaz keten ve ipek mendiller... Kız çocuklarına kırmızı, beyaz ve pembe kordelâlar... Dadılara, kalfalar, varsa eğer aşçı kadınlara kenarları oyalı yemeniler, hırka ve entarilikler... Bunlar bitti mi haydi ayakkabıcı ve terlikçi dükkanlarına... Genç hanımlara iskarpinler, bağlı uzun botlar... Yaşlılara mercan terlikleri, hem pırıl pırıl... Bu arada, evde bir uşak varsa, onunda ölçüsü evvelden alınan ayağına göre kaloş potin veya mestler... Sonra, yine başka bir dükkana uğrayarak, oradan da, bayram sabahı hediyesi olarak bekçi ile davulcuya çiçekli veya şal örneği mintanlar, koskoca çevreler... Hasılı bu hanımlar, bir memur ailesi ise, efendinin bir aylık maaşını bir günde dükkanlara dağıtırlardı. Sonra işin içinden nasıl çıkardı o efendi, o bey?.. Kapalıçarşı ve Mahmutpaşa’da alış veriş etmeyen daha meraklı hanımların da meşhur mağazaları vardı: İstanbul tarafında Mehpare Mağazası, Şişman Yanko, Dilberler gibi... Taksitli alış veriş edenlere de, yanlarında borç senetlerini imzalayan beyleri ile başka bir mağaza: Kırmızı Horoz. O zamanların taksitli satış yapan tek mağazası. Hanımların lavanta ve kolonyalarını da Sultanhamam’daki Evliyazade İtriyat mağazası emrinde “âmade” kılardı. Fakat iş yalnız hanımların alışverişi ile bitmezdi. Sırada beyler de vardı. Bunların başlıca mağazası Galata’daki Tiring idi. Sonra Beyker şubeleri ve Karlman. Kesesine güvenenler elbiselerini Beyoğlu’nun namlı terzilerine diktirirdi. Bilhassa Şişli tarafında oturan kibar zenginler, Lavalyer kravatlarını Karlman pasajı karşısındaki Pigmalyon mağazasından satın alırlardı. Zaten bu nadir malı başka yerde de bulamazlardı. Gelelim fes meselesine... Bunun için İstanbul cihetine teşrif etmek ve Şekerci Hacı Bekir’in dükkanından itibaren ve şimdiki Dördüncü Vakıf Hanın karşısında, vitrininde makinalı küçük bir Arap mankene sağa sola kafasını sallatan eczaneden sonra, sıra sıra fes satıcısı ve kalpakçılarına uğraman zorunda idiler. Beyoğlu’nda hem beyler hem kendilerinin, hem yanlarında getirdikleri erkek çocuklarının feslerini bu Bahçekapı’daki fesçi dükkanından seçerler, başlarına uydurulan bu fesler kalıpçının kalıpları içinde dumanlar püsküre püsküre kalıplandıktan sonra püskülleri dikilir ve baba ile oğlunun başında son bir denemden sonra bayram günü giyilmek üzere ya bir kutuya konur, yahut kalıbı bozulmayacak surette paket edilirdi... Nerede o maniler Nerede o, ufak davulu boynunda, işkembe feneri arkadaşının elinde, yatsıdan sahura kadar, sokak sokak, semt semt dolaşan, bir kapının önünde şimdiki şairlerin hakkıyla benzetmeyi başardıkları şekilde: “Ramazan geldi dayandı, Camiler nura boyandı İki gözüm geldi yine Hasretiyle canım yandı.” “Sancağını açıp geldi Mağfireti saçıp geldi On bir ayın onbirini Aralayıp seçip geldi” Derse üç ev aşağıda: “Ramzanda bir yeşil direk O da müminlere gerek En sonunda bayram olur Çoluk çocuk sevinecek” Diye bahşişini alan... Büyük konakların, İstanbul’u dolaşmaya çıktığını ilan eden: “Medhedeyim medhedeyim Medh ü senâlar edeyim Eğer izniniz olur ise Camilere bir gideyim.” “Ayasofya ilk ipdidası Evvel kuruldu binası Orada namaz kılanın Kabul olur her duası” “Yenicami kurdu pazar Kâtipler ismini yazar İndim Bahçekapısına Eyledim bi kayık pazar” “Bindim kayığın içine Seccade yaydım altına Çek kayıkçı palakürek Doğru Eyübün içine” “Eyüpten çıktım dışarı Çocuklarım pek haşarı Enseme bir tokat geldi Gözlerim çıktı dışarı” Dikkatle gözetirken, kafes altından kağıda sarılı kuruş düşer düşmez: “Yine açıldı çarşılar Turfandan çıktı turşular Bu konaktan bahşiş aldım Siz de duyun ey komşular” Kıtası içinden geldiği gibi söyleyen, yokuşun başındaki evin önünde, yorulunca: “Kara koyun kuzuludur Kuyrukları yazılıdır Çok bekleme a, efendim Ayaklarım sızılıdır” Kinayesi ile beş on kuruş sızdıran, mahalle kahvesi önünde, takkesi işlemeli, hırkası Şam, entarisi Halep, ayağında ökçeli fular; eve gitmek için teravih dönüşünü bekleyen damat beyi bir elde tesbih, bir elde fincan görünce: “Tesbihimin ucu mercan Bu aylar dertlere derman Efendim kahve içiyor Elinde fağfuri fincan” “Merdâne beyim, merdâne Altın saatler gerdâne Benim beyim benim paşam Şu semt içre bir dâne” Manisi ile koltuklayarak bir dereceye kadar alafranga (Kine Riche) dikkat ederek, peykede başaşağı başyukarı pinekleyen eski Sakalar Kâhyası, içi geçmiş Demir Ağayı gözü ile işaret ederek: “Ne uyursun, ne uyursun? Bu uykuda ne bulursun? Al abdestin, kıl namazı Doğru cennetin bulursun!” Dedikten sonra rakibi eli sopalı bekçi hakkında umum kahve halkına hitaben: “Damdan kedi atladı Bekçinin ödü patladı Elem çekme arkadaşım Beyler keseyi yokladı.” Telmihi ile attığı taşı gediğine koyan beyitçilerimiz nerede? Bunlarsız geçen ramazan gecelerinde ne âhenk, ne şenlik, ne şiir düşünülebilir? Ahmet Rasim 1920
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 93173
    % 1.22
  • 5.4376
    % -0.81
  • 6.2181
    % -1.18
  • 6.9703
    % -0.61
  • 225.882
    % -0.2
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT