BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Onun kıymetini bilemediler

Onun kıymetini bilemediler

Hilâfet makamında 12 yıl kalan Hazret-i Osman, kararlı, cesur ve dirayetli yönetimiyle İslam memleketlerine huzurlu ve rahat bir dönem yaşatmıştı. Horasan, Hindistan, Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs Adası ve Kuzey Afrika'nın birçok yeri, onun devrinde İslam topraklarına katılmıştı.



Hilâfet makamında 12 yıl kalan Hazret-i Osman, kararlı, cesur ve dirayetli yönetimiyle İslam memleketlerine huzurlu ve rahat bir dönem yaşatmıştı. Horasan, Hindistan, Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs Adası ve Kuzey Afrika'nın birçok yeri, onun devrinde İslam topraklarına katılmıştı. Yine onun halifeliği sırasında Şam'da valilik yapan Hazret-i Muâviye komutasındaki ordu, Kıbrıs Adasını alarak Akdeniz'de önemli bir mevki elde etti. O zaman Bizans'ın hükümet merkezi olan İstanbul da Hazret-i Muâviye tarafından kuşatıldı. Onun zamanında İslam memleketleri batıda İspanya'ya kadar, doğuda Kabil ve Belh'e kadar genişletildi. Hicaz'daki ve Irak'taki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere verip, ziraat aletleri de temin ederek çalıştırırdı. Millete çok toprak kazandırarak ziraatı geliştirip, bağlar, meyve bahçeleri oluşturdu. Kuyular kazdırıp, kanallar açtırdı. Arabistan'ın kuru toprakları onun zamanında en bereketli yerler olmuştu. Emniyet ve huzur da böylece kendiliğinden sağlanmıştı. Hanlar misafirhâneler yapılmıştı. Ticaret ve nakliyatta kolaylık da, bunlara bağlı olarak gelişmişti. Mal, servet artıp iş hayatı canlandı. Hazret-i Osman'ın on iki senesinden ilk altısı, refah ve istirahatla geçerek, İslam memleketlerinin hepsinde dini hükümler uygulandı ve İslam dünyası çok genişledi. Hattâ, bütün Arabistan ve Afrika'nın büyük bir kısmı, İslâm memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fizan, Bingazi, Tunus, Cezayir, Fas, Merakeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San'a, Asir, Bahreyn, Hadramût, Katif, Necd, bütün Irak ve Sind, Semerkand, Hive, Buhârâ ve Türkistan, İran, Kafkasya İslâm'ın idaresi altına girerek, İslam sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüştü. Fethedilen memleketlerin ahâlisi de seve seve Müslüman olmakla şereflendiklerinden İslam nüfusu pek artmış, milyonları aşmıştı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikirlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrak şekilleri arasında farklılıklar baş göstermişti. Müslüman şekline giren münafıkların körüklemesiyle halifeye karşı çıkan isyan yüzünden Hazret-i Osman'ın hilâfetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçti. Yahudiler ve diğer İslam düşmanları, çeşitli ihtilaflar çıkararak, fitne ve fesadı yayma teşebbüsüne geçtiler. Fitnenin ve fesadın en büyük kaynağı Mısır'da idi. Buradaki fitne hareketini, Yemenli bir Yahudi olan Abdullah ibni Sebe adındaki bir münafık yapıyordu. Her tarafa yerleştirdiği adamları ile temas hâlinde olup, fitnenin yayılması için her yola başvuruyordu. İslamiyeti içerden yıkmak için faaliyete geçen Abdullah ibni Sebe, önce Basra ve Kûfe'de gizli bir teşkilat kurdu. En çok söylediği şey, "Her Peygamberin bir veziri vardır. Bizim Peygamberimizin veziri de Ali'dir. Hilafet, onun hakkıydı ancak Osman onun elinden aldı." sözleriydi. Fellahları kandırıp, fitnenin ilk tohumlarını atıp, Sebeiyye fırkasını ortaya çıkardı. Kurduğu gizli teşkilâtla, câhil ve başıboş Mısır kıbtilerini aldatarak bir çapulcu alayı topladı. Asilerden on üç bin kişi, Medîne-i münevvere şehrini sarmaya kadar ileri gidip, halifeye, hilâfetten çekilmesini teklif etmişlerdi. İmâm-ı Osman ise; "Server-i âlemin bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam" buyurdu ki, Sahâbe-i kirâmın hepsinin ve Tâbiîn-i kirâmın içtihatları da böyleydi. Ancak asiler ikna edilemedi ve hicretin otuz beşinci senesinde Medine'ye gelerek, halifenin evini kuşattılar, Muhâsara, kırk gün devam etti. Hazret-i Hasan ve Hüseyin ile Hazret-i Talha, Hazret-i Osman'ın kapısında nöbet tuttular. Nihayet asiler, komşu duvarından aşarak içeriye girdiler. Hazret-i Osman o an oruçlu olup, Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Asilerden Mısırlı Gâfiki, Halifenin üzerine atılıp şehit etti. Bu arada hanımı Nâile'nin de parmakları kesildi. Asiler, Halifenin evini soydular. Devlet hazinesi olan beytülmâlı da yağma edip, Medîne-i münevvereyi kana buladılar. Halifenin cenazesi, üç gün defnedilemedi. Nihayet Zübeyr on yedi kişiyle cenâze namazını kıldıktan sonra, Bakî Mezarlığına defnedilmeye giderken, arkalarından bir büyük bulut hasıl oldu. Cenaze ile gidenlerin yüreklerine büyük bir korku düştü, neredeyse cenâzeyi bırakıp gideceklerdi ki bulutun içinden bir ses, "Korkmayınız, meyyiti bırakıp gitmeyiniz ki, biz de bu mübârek meyyitin namazını kılmaya geldik" diyordu. O seslerin sahibi Hazret-i Osman'ın namazını kılıp, vücûd-ı şerîflerini ziyaret etmek için gelen meleklerdi. Hazret-i Osman şehitlik rütbesine nail olduktan sonra, Resûlullahın Mescid-i şerîflerinin üzerinde, üç gün üç gece cinnîler gelip, ağlayıp, feryât ve figân eylediler. Cümle halk bunların feryât ve figânlarını işitti. Hazret-i Osman'ın şehit edilme haberi, İslam ülkesinde büyük üzüntüye yol açtı. Her tarafta büyük bir huzursuzluk ve hüzün başladı. İslam düşmanları fitneyi çıkarmışlar, kinlerini kusmuşlardı. Hazret-i Osman'ın şehit edildiği zamana kadar tam bir birlik içinde olan Müslümanlar arasında bazı kimseler ayrılarak şii, harici gibi fırkalara bölündüler. Peygamberimizin bildirdiği ve Eshâb-ı kirâmın tabi olduğu doğru yoldan ayrılmayan Müslümanlar ise, fitneyi yok etmek için büyük gayretler gösterdiler ve asla doğru yoldan sapmadılar. >Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT