BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kayıp düşlerim (Diyalog Köşesi)

Kayıp düşlerim (Diyalog Köşesi)

Zaman sınırları aştıkça aşıyor. Yalnızlığın ağırlığını üzerime yükleyip, ortadan kayboluyorum. Bu ben değilim aslında.



Zaman sınırları aştıkça aşıyor. Yalnızlığın ağırlığını üzerime yükleyip, ortadan kayboluyorum. Bu ben değilim aslında. Bu kendini unutmuş zavallı ruh ben değilim. Tanımadığım bir ruh girdi yine bedenime. Esir aldı benliğimi. Zaman geçmekte yine, en uzak yıldızlar gibi kayıp gitmekte avuçlarımdan... Beni bana bırakıp, gitmekte. Yolculuğun sonudur sanıyordum, yine değilmiş. Yine engin denizlerde kaybolmak varmış. Yine dinmek bilmeyen hoyrat fırtınalara teslim olmak varmış. Ay gökyüzünden inmeden, tan yeriyle konuşmak varmış... Aslında unuttuğum o kadar çok şey var ki... Hatırlayamadığım onlarca, binlerce anı var. İşte beni korkutanda bu zaten. Gün gelecek tüm hissettiklerimi kaybedeceğim belki de... Hayat benden bir şeyler alıyor. Yavaş yavaş her şeyimi kaybediyorum. İnanılmaz bağlı olduğum değerlerim vardı. Eksilmez sandığım sevgiler vardı yüreğimde. Şimdi başkalaşmış kayalar gibiyim... Kalbimin kireç tuttuğunu hissediyorum. Yaşanmış tüm yılların sayfa sayfa silinip, yok olduğunu hissediyorum. Bilir misin sen, düşüncelerin sınırlarını aşıp, uzak geçmişte kalmış duygularını diriltmek ne demek? Bilir misin sen acaba, kireç tutmuş kalbinin taşlarını kazımak ne demek? Soruyorum sana, ne demek aşk dediğimiz şey? Bir bulanık suda çözülen bilmece mi? Göğsünü gere gere yaşayabileceğin bir avuç çile mi? Yoksa karanlık perdelerin ardında sahnelenen bir oyun mu? Ya da bastırdığın duygularına asi gelmiş yaramaz bir çocuğun oyunu mu? Bir yılgınlık var ruhumda. Esaretin acımasız sancılarıyla direniyorum hayata. Duyguların ölümünün en acısını yaşadım ben. Gariplikler ülkesinin en azılı katili benim aslında, kimse bilmese de... Ben öldürdüm en ağır aşk bilmecesini. Ben katlettim o duyguyu, o hicranı... Tarumar şimdi kalbim, bin parça. Puslu bir karanlığın pençesinde, kaç kere zincire vurdum cevapsız sorgularımı. Ve kor kor yanan ateşte erittim onları, buharlaşıncaya kadar. Şimdi sadece yok etmenin verdiği dayanılmaz acısı kaldı ellerimde o yaktığım düşüncelerden. Bir acının nedenini bilmemek öyle zor ki... Beni bana anlatamamak, düşlerimi, hayallerimi kaybetmek beni öyle yoruyor ki... Kayıp düşlerim... Ne zaman döneceksiniz bana? Size ve anılarıma ihtiyacım var. Nefesim kesiliyor. Damarlarımdan akan kan duruyor. Kayıp düşlerim... Ne zaman geleceksiniz bana? Bilmediğim bir acıyla yaşamayı neredeyse kabullendim artık. Beni bana anlatacak biri de yok. Yok ki hayatımı benden başka yaşamış biri... Kan ağlıyor yüreğim. Yağmur yüklü bulutlar sardı etrafımı. Cinayetler işleniyor beynimde. İntihar ediyor duygularım. Ölüyor... Ölüyor... Ve tekrar diriliyor. Yok oluyorum. Başaramıyorum. Aşamıyorum engelleri... Kayıp düşlerim... Ne zaman geri döneceksiniz? > Muammer Yeşilyur Suyunu çekti yağmur!... Şakası yok bu işin Yaman esmede rüzgâr Her dem yeniden doğan Gül bahçesi târumar Şakası yok bu işin Suyunu çekti yağmur Bende bulut yerine Bir top şimşek bulunur Şakası yok bu işin Koptu kopuyor iplik Kar yağdı şakağıma Elveda güzel gençlik Şakası yok bu işin İnişe geçti ömür Merdivenin başında Yolun sonu görünür Şakası yok bu işin Gözlerim perde perde Yolları benden evvel Geçen gençliğim nerde? Hayat Eski loş bir oda, ortasında ben Her bir eşya derdini anlatıyor. Sarı bir ışık sızıyor geriden Hain dertlerim pusuya yatıyor... Köşelerdeki örümcek ağları, Sanki benim bedenimi bürümüş. Bir tarih gibi eskitmiş çağları, “Hayat, hayat” diye ruhum çürümüş... Duvarlardaki is lekelerinde, Bir tılsım gibi gizlenmiş kaderim. Tıpkı benim gibi siyah renginde, Kaybolup gitmiş, gözlerimde ferim... Saçlarım hayat yolunda süpürge Git ve gel! Istırabın ta kendisi! Çile hakikat, sevinçlerse gölge Ölmüyor, isteklerin efendisi... > Ömer Bolat Yaza elveda Çiçekler gülmüyor eskisi kadar, Bak işte dağlara geldi sonbahar. Leylekler göçüyor ta ötelere, Hastalık düşüyor gür bestelere. Al götür ey bulut, arsız gölgeni, Döktüğün her yaprak incitir beni. Yaylaların yüreğinden kan sızar, Deli esmektesin ey güzel rüzgar. Derken kara bulut vurur uzağı, Aşka kıyam durur, titrer dudağı, Açılır kapağı gök pınarının, Çöker sığınağı cömert arının. Eğrisiz kavaklar döker kürkünü, Bulutsuz doruklar giyer börkünü. Saatler hazanı henüz vurmakta, Istırap sarhoşu yazı sormakta. Bir lale açardı utangaç renkli, Eşsiz çizgileri billur, ahenkli, Güzelliği ödünç verip birine, Bir akşam boynunu eğdi önüne. Gün kararır, kuş sesleri susar da, Gökyüzü kıvranır gümüş sularda. Yarimden bir haber verin balıklar. Oltamı derine sürün balıklar. Yorulur kâbustan, odası ışır, O bakışlar kartallarla yarışır. Gökler hasım olur, rüzgar delirir, Hangi yana baksam resmin belirir. Yoksa bahar resimde mi kalacak, Onu benden bulutlar mı alacak, Güvercin göğüslü yağız atlar mı? Göğü şamarlayan ak kanatlar mı? Zaman dehlizinde sırrımı sattım, Asırlık çamlardan iksir damıttım. Arasam nerdedir, hangi çiçekte, Sorduğun dediler, ölmez gerçekte. Yaralarım yıldız yıldız açılır, Sardığım tohumlar yere saçılır, Düşler pembe, mevsimse yazdır, Gökte kayan bu kaçıncı yıldızdır. Sözlükler mi sahte, yoksa sözler mi, Dost, gerçeği sevdiğinden gizler mi. Hüzün yıllarından kaldın yadigar, Ecelle nikahı kar sayan bahar. Zamanı kamçıla acele geçsin. Zümrüt çağlarımdan anılar seçsin. Kırdım mızrapları, saza elveda, Ufkumun merkezi yaza elveda. > Hüseyin Özkaynakçı > diyalog_kosesi@tg.com.tr
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT