BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Türkiye’nin istikbali tarihte

Türkiye’nin istikbali tarihte

Türkiye’nin işsizlik problemini çözmek için hizmet sektörüne ağırlık vermesi ve bu endüstriye ait projelere sımsıkı sarılması lazım.



Türkiye’nin işsizlik problemini çözmek için hizmet sektörüne ağırlık vermesi ve bu endüstriye ait projelere sımsıkı sarılması lazım. Bu konuda en önü açık sektör ise turizm. Neden? Söyleyeyim. Dünya tarihinde 10 bin sene evveline gidin ve oradan bugüne doğru gelin. Bu tarihi süreç içinde kurulan medeniyetlerin hemen hepsinin Anadolu toprakları üzerinde kurulduğunu göreceksiniz. Bu ne demek biliyor musunuz? Zenginlik! Türkiye coğrafyası bu medeniyetlerin geride bıraktığı antik şehirler ve tarihî eserlerle dolu. Bu toprakları açık müze haline getirdiği gün Türkiye köşeyi döner!.. Neyime güvenip de böyle iddialı konuşuyorum? Onu da söyleyeyim: Dünya üzerinde bilinen 10 bin senelik medeniyetlerin 9 bin 500 senelik kısmı Anadolu’ya, 500 senelik bölümü ise batıya ait. Atina ve Roma hariç Avrupa kentlerinin hiçbirinde antik çağa ait eser yok. Bu eserlerin önemli bir kısmı Anadolu toprakları üzerinde. Bu da; Türkler, 9 bin 500 senelik bir zenginliğin üzerinde oturuyor, demektir! Bu kadar medeniyet neden bu topraklar üzerinde kurulmuş? Elleri mahkummuş da ondan!.. Su, medeniyetlerin olmazsa olmazı ve sadece bu topraklarda vardı çünkü. Batıda yok bizde var Dünyanın iktisadi kalkınmasında üç ana dönem var aslında. Akarsu, okyanus ve maden. Madenden maksadım, petrol ve çelik. Petrol, insanların hayatına yeni girdi ama 150 senede geçmişin alışkanlıklarının hepsini tepetaklak edip yeni bir çehre kazandırdı dünyaya. Çelik ve petrolü kullanan batılı, doğuyu gerilerde bırakıp rekabet üstünlüğünü ele geçirdi. Petrol geliriyle konforu da değişti tabii. Bu süreçte yapılan gökdelenler, holdinglerin yönetim binaları bu dönemin ihtişamını yansıtan abideler. Okyanus ise insanlık âleminin hizmetine 500 sene önce girdi. Okyanus dalgalarına dayanabilen güçlü gemilerin inşasıyla içindeki macera tutkusu uyanan batılı bulduğu kıtalara ait zenginlikleri ele geçirdi. Bu 500 senelik dönem içinde bilhassa sömürgeci devletler çok ihtişamlı binalar inşa ettiler. Avrupa ülkelerindeki çeşitli saray ve kiliseler bunların en belirgin örnekleri. Dünya son 500 senede yaşadığı hızlı değişimi geçmişte göstermiyordu. Yapılan antik kazılardan ve arkeolojik araştırmalardan biliniyor bu. İnsanoğlu 9 bin 500 sene suya bağımlı yaşamış. Suyun sağladığı kolaylıklardan istifade edip taşımacılık ve ticaret yapmışlar. Akarsuyun etrafındaki verimli topraklar üzerinde tarım ve hayvancılıkla meşgul olmuşlar. Diğerleri açlıktan kırılırken suya yakın olanlar şaşaa içinde yaşamışlar. Firavun ve Nemrut’u baştan çıkaracak kadar cömert davranan bu topraklar, döneminin en ihtişamlı sarayları, köprüleri, kervansarayları ile taçlandırılmış. O uzun dönemin en cazip bölgesi Akdeniz ve Kızıldeniz havzası ile bu civardaki akarsular. Nil ile Dicle ve Fırat ırmakları yani. Nil Mısır’ı; Dicle ve Fırat ise Mezopotamya ovasını sulayıp zenginleştirmiş. Bu zenginliği korumak için kaleler, tadını çıkarmak için ise saraylar ve köşkler yapmışlar. Türkiye’nin sahip olduğu bu zenginliği gezip görmek isteyen 1.5 milyar insan var bugün dünyada. Yeter ki bu eserler doğru teşhir edilsin ve bir de tabii gelen turistlerin rahat edeceği konaklama tesisleri ve yeme içme yerleri olsun. Ulaşım da tamamsa Türkiye kazandığı dövizi koyacak yer bulamaz.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT