BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Halikarnas balıkçısı Cevat Şakir

Halikarnas balıkçısı Cevat Şakir

Yelkeni mendil kadardır ama en iri balıkları o yakalar. Tuttuklarını önüne çıkana dağıtır ki özensinler, onlar da denize çıksınlar...



Sürgün gelip Bodrum’a meftun olan Cevat Şakir, hanımını ve oğlunu (Sina’yı) da getirtir, zamanla ahaliyle kaynaşır, sırdaş olurlar. Gün geçmesin ki biri kapılarını çalmaya, derdini söylemeye, içini açmaya... Bilirler ki anlattıkları bu kapıdan dışarı çıkmaz. Pembe sabahlar, mavi öğleler, altın ikindiler, menkeşe akşamlar diyarı hayli bereketlidir, bir domates fidesi 5-6 yıl yaşar, yükselip çardakları sarar. Yaseminler yıldızlar gibi açar, şebboylar şelale gibi akar. Mandalin, hurma, portakal... İnsanlar kilolu değildir, çocukların yanaklarını sıksan kan çıkar. İyi de tam kasabaya alışmışken İstiklal Mahkemesi huzurlarına çomak sokar: “Affedildin! Git cezanı İstanbul’da tamamla!” Nerden çıkmıştır şimdi bu, hem İstanbul’da serbest kalacak değildir ya. İster istemez hazırlanır, ilk vapurla yola çıkar. Bodrumlular uğurlamaya gelir, İstanbuldaki hemşehrilerine küp küp zeytin, sepet sepet yemiş (kuru incir) yollarlar. Denkler, kasalar, bidonlar... Ve yeniden demirparmaklıklar... Karakol, müdüriyet, evraklar, mühürler, imzalar... İyilik mi bu? Resmen içeride kalır, emanet yiyecekleri bile dağıtamaz. O da İstiklal Mahkemesine bir telgraf çeker “cezama razıyım” der, “lütfen lütuf göstermeyin bana!” Karar çıkmıştır bir kere, dönüş olmaz. Ancak bu telgraf ile bürokrasi hızlanır, anasının evinde kalmasına razı olurlar. İki yıl sürgün gibi geçer. O kış İstanbul’da havalar nasıl da soğuktur anlatılamaz. Gök kurşuni bir renge bürünür, yağar da yağar. İstiklal Mahkemesinde yargılanan bir adam “vatan haini” sayıldığı için eski dostlar yol değiştirir, yüzüne bile bakmazlar. Karışık bir devirdir vesselam, öyle ya millet mimlenmekten fişlenmekten korkar. Haydi, onları anlar da, hakkında atıp tutanlar olmasa... Ne tercüme, ne yazı, ne resim işi... Günleri bomboş akar. Hasrete bakın gider Büyük Postanedeki “Akdeniz” yazan kutunun önünde pinekler. Ağlar da ağlar. Bu arada büyük bir hevesle balık malzemeleri, misinalar, iğneler, zıpkınlar, paraketalar alır, tarım hayvancılık kitapları ısmarlar. Sağdan soldan tohum toplar. Hatta Büyükada’da ağaç üzerinde gördüğü palmiye tohumlarını araklarken başına iş açar. Birden etrafı sarılır, zaptiyeler, korumalar... Nereden bilsin ki o köşkte Rus ihtilalinin beş liderinden biri olan Troçki’yi ağırlamaktadırlar. Neyse zor da olsa günü dolar. Polis müdüriyetine gider, hikayeyi baştan anlatıp “Şimdi Bodrum’a gidebilir miyim” diye sorar. Müdür “dairede mahkumiyetinize dair bir evrak yok” der, “serbestsiniz, eğer isteseniz iki yıl evvel de gidebilirdiniz.” Hayda!.. Ertesi gün bacası sigara böreğine benzeyen bir vapura atlar, sağ salim Bodrum’a ulaşırlar. Bu kez hazırlıklıdır, tohumları seve okşaya gömer, can suyu verip Allah’a ısmarlar. Nasıl da büyürler anlatılamaz, ortalık zeytin, palmiye, anber, okaliptüs dolar. Kız çocuklarının kara saçlarında kendi çiçeklerini (mimozaları) görünce içi içine sığmaz. Cepleri dizine uzanır, her birinde kiloyla tohum taşır. Bodruma bakan yamaçları didik didik dider, her köşeye bir tohum atar. Malzeme bitince çevreci derneklerle yazışır, Brezilya ve Sicilya’dan çağrısına karşılık alır. Tekrar dağa bayıra vurur, çukur eşer, tohumları funda toprağı ile örtüp beklemeye başlar. Düşünebiliyor musunuz pire kadar tohumdan 35 mekrelik ağaçlar çıkar. (Şimdi çatır çatır yaktıklarımız, kesip bar disco yaptıklarımız onlar olmalılar) Geceleri rüyasında kendini general gibi görür. Arkasında, yüz binlerce ağaç. Kökleri üzerine kalkmış, ilerliyorlar! Mikroplara vitamin ve ışık bombaları ile karşı koyuyor, portakal, greyfurt atıyorlar.” Denizle iç içe Gün batarken küpeşteleri alev alev yanan baltabaş ve kemanbaş tekneler arz-ı endam eder, ağır ağır sallanırlar. Cevat Şakir de özenir, bir sandal alıp deryaya açılır. Yelkeni mendil kadardır ama en iri balıkları o yakalar. Tuttuklarını önüne çıkana dağıtır ki özensinler, onlar dahi denize çıksınlar. Ufacık çocuklara olta atmasını, halat tutmasını öğretir, derya sevgisi aşılar. Bunların vücudları gözle görülürcesine oturur, omuzları genişler, pazuları kalınlaşır, yaman birer delikanlı olurlar. Derken “Yatağan” denilen kartal burunlu bir tirhandil alır ki zelzele olduğu günlerde ailecek teknede kalırlar. Bodrumlular eskiden beri sünger avlar ama para kazanamazlar. Cevat Şakir Kooperatifler kurar, yurt dışında pazar bulup önlerini açar. Keyfi yerindedir ancak çocukların okul çağı gelince şehre göçmek zorunda kalırlar. Zira o yıllarda Bodrum’da mektep medrese bulunmaz. Yakın olsun diye İzmir’e taşınan (1947) Cevat Şakir, hayatını gazetecilik ve turist rehberliğiyle kazanmaya başlar. Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca ve Yunanca’yı iyi bilir. Değme mihmandarlar aşık atamaz onunla. Anlatmayı sever, para pul kimin umurunda... Guletle Mavi yolculuk fikri de yine ondan çıkar. Şimdiki gibi lüks değil ama. Yanlarına sadece su, peynir, İstanköy peksimeti ve tütün alırlar. Gazete okumaz, radyo dinlemez tabiri caizse dünyadan koparlar. Haftalarca denizde kalır sadece acil ihtiyaçlar için karaya çıkarlar. 13 Ekim 1973’te İzmir’de vefat eder. Vasiyeti icabı onu Bodrum Kümbet’te bir tepe üzerinde toprağa bırakırlar. ------ >>> Mirasın peşinde Cevat Şakir “bana ne” demez, tarihî eserlerin de peşine düşer. Misal, İngilizler tarafından çalınan ve British Museum’da sergilenen Mausoleum için Kraliçe’ye bir mektup yazar. Tesirli olsun diye “o, ancak Arşipel (Akdeniz) mavisinin önüne yakışır” gibi bir cümle kullanır. Tesir tamam da cevap alaycıdır. “Mausoleum’u iade etmemiz mümkün değil, lakin içiniz rahat olsun, salonu Arşipel mavisine boyatacağız!” Otuzlu yıllarda (ve ellilerde) Avrupa özentilerinin İstanbul’da cami, hamam, sebil, çeşme yıkarak açtıkları yollar, yaptıkları köşeli binalar canını çok sıkar. “Burnuma leş gibi taklit kokusu geliyor” der “içim bulanıyor.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT