BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Muhayrık (radıyallahü anh)

Muhayrık (radıyallahü anh)

Pekala siz de biliyorsunuz ki Muhammed ahir zaman nebisidir. Tevrat’ta açık seçik vasıfları yazıyor. Şimdi bize yakışan ona tabi olmak, zor günlerinde yanında bulunmaktır...



Anlatmıştık, Bedir hezimetini sindiremeyen müşrikler muazzam bir orduyla gelir Uhud’a dayanırlar... Server-i Kâinat bir savunma savaşının az zayiatla atlatılacağını hesaplar, ancak istişare toplantısına katılan gençler reylerini meydan muharebesinden yana kullanırlar. Bedir’de bulunamayanların da içleri yanar, büyük bir aşkla şehit olmayı arzularlar. Resûl-i Ekrem (Sallallahü aleyhi ve sellem) o Cuma Müslümanlara cihadın faziletini anlatırlar. İkindi namazını kıldırdıktan sonra, Hazreti Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’le birlikte Hâne-i Saâdet’e girer, zırh giyip, kılıç kuşanırlar. Bu arada Sa’d bin Muaz ile Üseyd bin Hudayr (Radıyallahü anhüma) sahabîleri ikaz eder “Resûlullah Medine’den çıkmak istemedi, siz ısrar ettiniz” derler, “Gelin bu işi ona bırakalım Allah’ın Habibini dinlemekte fayda var!” Düşmanı Medine dışında karşılama fikrinde olanlar yumuşar, pişmanlık duyarlar. Sözü Sa’d ve Üseyd’e bırakırlar. İkisi efendimizi karşılar “Yâ Resûlallah! Eğer Medine’de kalmak istiyorsan kalalım” teklifinde bulunurlar, “sanırım gençler heyecana kapıldılar.” -Bir peygamber, zırhını giydi mi çarpışmadan çıkarmaz. Ta ki Allah onunla düşmanları arasında hükmünü verene kadar! Allahüekber, cevabın güzelliğine bak. Müslümanlar bin kişi civarındadırlar, içlerinden sadece yüzü zırhlıdır. Müşrikler sayı, silah ve donanım bakımından açık ara fark atarlar. İslâm ordusu Seniyye Tepesi’ne gelmiştir ki ekseri okçulardan mürekkep 600 kişilik bir birlikle karşılaşırlar. Efendimiz sorarlar: “Kimdir bunlar?” - Abdullah bin Übey’in müttefikleri, Yahudi savaşçılar. - Onlar Müslüman olmuşlar mıdır? - Hayır, yâ Resûlallah. - Söyleyiniz, dönsünler, yardımlarına ihtiyacımız yok. İslâm ordusu Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem ordusunu bizzat teftişten geçirir, on beş kadar yaşı küçük mücahidi geri yollarlar. Bunlardan biri de Rafi’ bin Hadic’dir boyunu uzun göstermek için parmaklarının ucunda dikilir, göğsünü dışarı çıkarır, çok cenk görmüş muharipler gibi gözlerini kısar. Sahabîlerden biri ona destek olur “Yâ Resûlallah Rafi’ çok iyi ok atar.” Efendimiz şefkatle bakar, kalmasına müsaade buyururlar. Bu kez Semüre bin Cündeb ağlamaya başlar. Ama nasıl, hüngür hüngür katıla katıla... İnanın can dayanmaz. Babasının eteklerine yapışır “N’olur git Efendimizden izin al. Resûlullah Rafi’ye müsâade etti, halbuki o güreşte bana rakip olamaz!” Bileğinin hakkıyla Babası Mürey bin Sinan, çaresiz Resûl-i Ekreme çıkar. Efendimiz gülümser “güreşin bakalım” buyururlar. Semüre büyük bir hırsla hamle yapar, akranını yıkar. Cihada katılma iznini bileğinin hakkıyla alır, sevinçten kuşları uçar. Fahr-i alem diğer tıfılları “Medine’yi beklemekle” vazifelendirirler. Sevimli minikler güya evleri kadınları koruyacaktırlar. Server-i âlem onlara değer verir, gönüllerini yapar. Hiçbiri mahzun kalmaz, işe yaramanın huzurunu yaşarlar. Akşam olur, Bilâl-i Habeşî ezanı sahrada okur, namazını birlikte kılarlar. Resûl-i Ekrem yatsı namazını müteakip Muhammed bin Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir birliği devriye yollar. Sonra kalanlara döner “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sorarlar. Mücahidler arasından bir ses gelir: “Ben, yâ Resûlallah!” -Sen kimsin?” -Zekvân. Aradan az bir zaman geçer Efendimiz tekrar sorarlar, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” Mücahidler arasından bir ses yükselir: “Ben, yâ Resûlallah!” -Sen kimsin? -Ebû Seb (Seb’in babası). Bir müddet bekledikten sonra üçüncü sefer sorarlar: “Bu gece bizi kim bekleyecek?” Yine bir ses yükselir: “Ben beklerim yâ Resûlallah!” - Sen kimsin? -İbni Kays Resûl-i Ekrem, “Üçünüz de kalkınız” buyururlar. Yalnız bir kişi ayağa kalkar. -Diğer arkadaşların nerede? -Yâ Resûlallah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren bendim, adım Zekvân bin Abd-i Kays ama halk arasında Ebû Seb diye tanırlar. Efendimiz çok hoşnud olur “Git, sen bize muhafızlık et! Allah da seni muhafaza etsin” buyururlar. Ne zaman ki iki ordu karşı karşıya gelir Abdullah bin Übey münafığı ortaya çıkar “sıradan gençler bizim gibi asillerle bir tutuluyor, fikrimiz bile sorulmuyor. Şuracıkta niye can vereceğiz ki. Ben bu savaşta yokum” der ayrılır, 300 adamını da peşine takar. Sanki durur durur da, en kritik anda vurur... Cenge dakikalar kala saflar bozulur. İslâm ordusunda sadece 700 kişi kalır, Kureyşlilerin dörtte biri kadar. Halbuki bir Yahudî âlimi olan Muhayrık ırkdaşlarını karşısına alıp tavrını koyar. “Pekala siz de biliyorsunuz ki Muhammed ahir zaman nebisidir. Tevrat’ta açık seçik vasıfları yazıyor. Şimdi bize yakışan ona tabi olmak, zor günlerinde yanında bulunmaktır.” Yahudiler “haklısın ama” derler, “bugün Cumartesi. İşle meşgul olunmaz!” Bakar ısrarın faydası yok, kılıcını kuşanır, net bir şekilde Müslüman olduğunu açıklar. Yakınlarına “Eğer öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed’indir. Dilediği gibi kullanmakta serbesttir” şeklinde vasiyet yapar. Gidip İslâm ordusuna katılır. Ve şehadet şerbetini yudumlar. Efendimiz onu “Muhayrık, Yahudî ırkından, hayırlı bir kişidir” şeklinde meth buyururlar. Vakıf medeniyeti Nitekim cenk biter, yaralar sarılır. Muhayrık’ın yakınları vasiyete sadık kalır, mülkünü Habibullah’a bırakırlar. Ki bunlar içinde Bisab, Sâfiye, Delâl, Hüsnâ, Avaf, Bürka, Meşrebe adlarını taşıyan yedi meşhur bahçe ve bostan bulunmaktadır. Bu soğuk sulu bol meyveli araziler çok kıymetlidir, parayla pulla alınmaz. Efendimiz bunları vakfeder fakir fukaranın istifadesine açarlar. İşte İslam medeniyetinde ilk vakıf geleneği Muhayrık (Radıyallahu anh) ile başlar. Açtığı çığırın güzelliğine bakın. Makâmı âlâ ola...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT