BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Albay Kaddafi!

Albay Kaddafi!

İhtilalin üstünden 40 yıl geçti Kaddafi hâlâ devletin başında. Bir zamanların “genç lideri” şimdi 65 yaşında...



Yıl 1942... Yer Fizan...Tepelere doğru uzanan zeytinlikler, ovayı tutan hurmalıklar...Ötelerde kum tepeleri ve yer yer öbeklenen vahalar... Buğday sarısı, ağaç yeşili ve köpüklenen dalgalar... Kireç beyazı duvarlar, boncuk mavisi pervazlar... Birbirine benzeyen, ufak tefek şirince binalar.... Berka huzur veren bir beldedir ama o günlerde top tüfek sesi eksik olmaz. Nazilerle İngilizler birbirlerini yer durur, güzelim coğrafyayı toza dumana boğarlar. İşte o çatırtı patırtı arasında Berberi asıllı Muhammed Abdüsselam’ın hanesi şenlenir, üç kızdan sonra bir oğlu olur. Minik yavruya civarda çok hürmet edilen bir velinin (Seydi Muammer) adını koyarlar. Muhammed Abdüsselam Türklerle aynı safta vuruşmuştur (omzundan yaralanmıştır), kendini Osmanlı sayar. Mâlum Cezayir Fransızlardan, Mısır İngilizlerden çok çeker, Libyalılar ise Alman’dan, İtalyan’dan usanırlar. Ancak bağımsızlık için hazır sayılmazlar. Olacak bu ya, BM’de yapılan oylamada Haiti delegesi uyuklar, dürtülünce elini kaldırır ve Libya kıl payı (bir oy farkla) barajı aşar (1951). Melik İdris devri Yeni bir devlet... Hiç de hesapta yoktur aslında... Gerçi sureta bir hürriyettir bu, İtalyan gider, İngiliz gelir, fermanı yine Batılılar okuturlar. Devletin Anayasası Londra’da hazırlanır, Libyalılara bir bayrak, bir marş bağışlar, işlerine bakarlar. Para birimi paunda göre ayarlanır, ordu Kraliyet ordusu gibi yapılanır. ABD ve Fransa ise ufak tefek maddi yardımlarda bulunur, ülkeye musallat olurlar. Eh, Mısırlı ihtilalci Cemal Abdünnasır’a da malzeme çıkar, genç devleti “emperyalistlere yataklık etmekle” suçlar. Libya’daki Amerikan ve İngiliz üslerinin İsrail’e destek sağladığını söyleyip hayli taraftar toplar. İktidarda bulunan Şerif İdris, İdrisiye ailesi mensubudur. Bunlar Sunusiye tarikatına bağlıdırlar. Melik, iddiaların aksine teslimiyetçi değildir, kendini bildi bileli sömürgecilerle vuruşur, cihadı omuzlar. Kaldı ki Fas, Cezayir ve Tunus’la dostane münasebetler kurmuş, tavrını Arap birliğinden yana koymuştur. Nitekim, zikrolunan ülkeler tarım, ticaret, inşaat ve sanayide güç birleştirir, mesela ortak bir tayyare şirketine imza atarlar. Lâkin Şerif İdris ne yaparsa yapsın muhaliflere yaranamaz. Bahane işte, petrolün var mı derdin var. Akbabalar kara sıvıya üşüşür, fitne kaynatırlar. İhtilalin Felsefesi Babası küçük Muammer’den çok şey bekler, hayvanlarını satıp Kur’an-ı kerim öğretecek bir hoca tutar. Oğlunun kendisi gibi çadırda yaşamasını, keçi gütmesini istemez, kesenin ağzını açar. Muammer ilk mektebi Sirt’te, ortayı Sebha’da bitirir ve Fezzan’da liseye başlar. Sınıf arkadaşlarından yaşça büyüktür. Belki bu yüzden baş olma sevdasına kapılır, beklenmedik çıkışlar yapar. Öyle ki İngilizce dersine giren Mr. Johnson’a “sen emperyalistlerin ajanısın” diyecek kadar. Ya hep, ya hiç... Ya ak, ya kara... Ya ondan, ya düşman... Ortalarda duramaz. Kendilerini gizleyen solcu öğretmenler (mesela El Mahiyşi) onu kullanır, çocuğa yasak neşriyat dağıttırırlar. Kulağı Kahire radyosundadır, Abdünnasır’ın kaleme aldığı “İhtilalin Felsefesi” kitabını yastığının altından ayırmaz. Boyuna posuna bakmadan nümayişler planlar. Yanında bir portatif masa taşır, anında üstüne çıkar, yumruk sıka sıka, tükürük saça saça nutka başlar. Küba devrimi ile pek heyecanlanır, artık Che ile yatar, Castro ile kalkar. Dizginleri ele alacağı günlerin cazibesi benliğini sarar, parti kuracak kadar sabrı yoktur, tek çare kalır: “İhtilal!” Bunları yüksek sesle terennüm ediyor olmalıdır ki “siyasetle iştigal” cürmü ile mektepten kovulur, o da gider liseyi Mısrata’da tamamlar. Muammer darbe fikriyle yanıp tutuşmaktadır, sırf bu yüzden kapağı Harbiye’ye atar. Yetmez ne kadar arkadaşı varsa askerî okula çağırır (El Rıfî, El Sayd, Abdülmümin Huni, Abdüsselam Callud) ve içeride ekibini kurar. Üst dönemler, alt sınıfları örgütler, hücreler halinde çalışırlar. Bir ara Baas’çılarla, bir ara Marksist George Habbaş’la irtibat kurarsa da onların hareketlerine destek olamayacaklarını anlar, ipleri koparırlar. Kıtaya çıkınca komutanlarını takibe alır, haklarında bilgi toplarlar. Zaman zaman taraftar kazanmak için açıldıkları subaylardan tepki görür, deşifre olma korkusu ile uykuları dağıtırlar. Yük Kaddafi’nin omuzlarındadır, yoldaşları kullansın diye külüstür “Vosvos”un anahtarını ortaya atar. Bu arada ortamektep arkadaşları (El-Zevi , El Fadl ve Hüseyn) sivilde kalır, halk arasında zarf atar, nabız tutarlar. Ekip liseli heyecanıyla hareket eder, haliyle göze batarlar. Melik İdris’in bunlardan haberdar olmaması mümkün müdür? En azından istihbarat örgütlerinden bilgi yağar. Demek ki değerli adamdır, koltuğu uğruna can yakmaktan kaçar. Halbuki Kaddafi ve arkadaşları (Birlikçi Hür Subaylar) cephaneleri boşaltır, militan gençlere sabotajlarda kullanılmak üzere patlayıcı sızdırırlar. Bunun bedeli bellidir ama göze alırlar. 12 Mart 1969 gecesi ihtilale hazırlanırlarsa da son anda erteleme kararı alırlar. Zira o gece Ümmügülsüm’ün konseri vardır, ihtimal tutuklayacakları isimleri evlerinde bulamazlar. Ava giderken avlanmaktan korkar, ilk vuran olmaya çalışırlar. Acemiler mangası Melik İdris gerginliği bitirmenin yolunu bulur, beklenmedik bir anda Tobruk Sarayına taşınır. İhtilalci subaylara yurt dışı kurslar ayarlar. “Pes yani” dedirtecek kadar olgun davranır, sükuneti sağlamaya bakar. Lâkin Kaddafi’de geri vites yoktur, Melik’in hoşgörüsüne rağmen kanlı eylemler planlar. Efendim o devirde böyle kırk kanal, seksen gazete nerede? Radyoevini ele geçiren ferman okumaya başlar. İhtilalci subaylar o gece vazife yaptıkları birlikleri sokağa döker, hiçbir şeyden haberi olmayan askerlerle stratejik noktaları tutarlar... Komediye bakın radyoevini ele geçirmekle görevlendirilen zabit adresi şaşırır, sokak sokak dolanıp, binayı arar. Oraya daha önce varan grup bunları iktidar yanlısı sanır, üzerlerine ateş açarlar. Radyo evinde spiker ve teknisyen yoktur, hademenin yardımı ile birini kaldırır, mikrofon başına oturturlar. Genelkurmay Başkanını da bulamaz yerine hanımını ve çocuklarını alır, deliğe kapatırlar. Veliaht malikanesindedir ama ortalığın sakinliğine aldanır, “galiba evde yok” deyip ayrılırlar. Halbuki evdedir ve istese çok şey yapar. Bütün bu acemiliklere rağmen ihtilali başarırlar, çünkü karşılarına çıkan olmaz. Uzatmayalım 27 yaşındaki Kaddafi 1 sayılı ihtilal beyannamesinde gerici sisteme (!) verir veriştirir, sözüne “Ey büyük Libya halkı...” diye başlar, “emel ve ümitlerini gerçekleştirebilmek için buradayız. Senin ihtilal ve kalkınma isteyen ısrarlı çağrına bigane kalamazdık, kalmadık da... Evet, Silahlı kuvvetler, kokuşmuş düzeni yıkmıştır. Bundan böyle ne efendi, ne maraba... Birlikte omuz omuza...” Tabii ki büyük mücahid Ömer Muhtar’ı da selâmlar “İslam” ve “cihad” kelimelerine vurgu yapıp taraftar kazanmaya bakar. Sözlerini “Allahın rahmet ve selamı üzerinize olsun” cümlesi ile noktalar. İçinde bol miktarda şan, şeref, kahraman kelimesi geçen orta mektep seviyesinde bir konuşma... Kaddafi “bir yumrukta putları paralayıp tarumar ettik” tarzında tumturaklı cümlelerle hasımlarına ayar yapar ve ülkenin adını “Libya Sosyalist Arap Cemahiriyesi” koyar, sonra... Sonra n’olsun, kahramanlık türküleri, marşlar... Halk için değişen bir şey olmaz, yine bağına bahçesine gider, dükkanını açar. Tepeden biri inmiş, öbürü çıkmış kimin umurunda? Halk cemahiriyesi O günlerde Melik İdris Türkiye’de (Yalova Kaplıcalarında) tedavi görmektedir ama TC ona destek olamaz. İngiltere “bu iç mesele, bizi ırgalamaz” der işine bakar. Ülkede çok güçlü Amerikan üsleri vardır, CIA ihtilali adım adım takip eder, müdahalede bulunmaz. Irak, Suriye, Mısır, Sudan ve BAE yeni hükümeti tanır, SSCB ve Fransa da onlara uyunca yapılacak pek bir şey kalmaz. Gelgelelim Kaddafi her ihtilalci gibi vehimlerine kapılır, uzun süre “karşı devrim” korkusu yaşar. Partiler kapatılır, fişleme ve takibat başlar. Muhalif subayları ayıklar, mahpushaneleri masumlarla doldururlar. Bu arada asgari ücreti artırır, kiraları indirir, halka mavi boncuk dağıtırlar. Ve yıllar su gibi akar... İhtilal öncesi dindar görünen her vesile ile Mescid-i Aksa’dan söz açıp, İsrail’e lanet yağdıran Kaddafi örfü ananeyi kenara atar, Sosyalist tarafı öne çıkar. Kendisine manken endamlı kızlardan bir muhafız kıtası kurar. Güya yabancı sermaye kovulunca ortalık güllük gülistanlık olacaktır, vurguncular değişir o kadar. Devletleştirilen bankalarda heyecan kalmaz, ekonomi içine kapanır, baronlar mantar gibi patlar. Basın borazanlaşır, kraldan çok kralcılar “ulu önder”in hayat hikâyesini anlatırlar. > Minberden propaganda Halka sosyalizmi öğretmeliyiz diyen Kaddafi sadece salonlarda konuşmaz, hutbelere de çıkar, minberden nutuk atar. Mao’cu olduğu söylenemez ise de onun usullerini kullanır, yandaşlarına silah dağıtır, Çin’de “Kızıl Muhafızlar”a tekabül eden “Halk Komiteleri” kurar. Evet, ana dil itibar kazanır, yabancı pasaportlara da Arapça yazarlar. Halka “Şeriat-ı şerifi tesis edeceğiz” deseler de ulema ile istişare etmez, ince mevzuları hukuk fakültesi talebelerine bırakırlar. Onbinlerce müctehid türer, fukara sürünedursun, devlet zekat işine el atar. Kaddafi “Üçüncü Dünya Teorisi” ile güya kapitalizme ve komünizme karşı çıkar. Adı geçen teorinin içinde dolu dolu sosyalizm vardır, miktarı kafi kavmiyetçilik ve “kendince” İslam. Albayın kaleme aldığı “Yeşil Kitap” karpuz gibidir, satır aralarında kızıl fikirler sızar. Bazı işgüzârlar bunu dağıtır, dinimize hizmet ettiklerini sanırlar. Kaddafi’nin günü gününe uymaz. Bir bakarsınız Türkleri sömürgecilerle birlikte sayar, ecdadımıza kara çalar (Turgut Reis 1553’te Sicilyalıları def etmese, köleydiler hâlâ), bir bakarsınız dostluğumuzu hatırlar. Kıbrıs çıkarmasının akabinden silah ambargosu başlayınca açıkça bize destek çıkar. Hem de “ordum Türk ordusunun emrindedir” diyecek kadar. Kaddafi zaman zaman boyundan büyük işlere girişir, mesela Arapları tek bayrak altında toplamaya kalkar. Buna hemen Mısır’la birleşerek başlayabilirler ama olmaz. İş fedakârlığa gelince kimse koltuğunu bırakmaz. Kaldı ki Kuveytli Sabah, Arabistanlı Suud ailesi, Sudanlı Numeyri, Tunuslu Burgiba, Baasçı Esad dünyaya başka başka gözlerle bakarlar. Kaddafi’ye akıl satan Abdunnasır kendi ülkesinde bile birlik beraberliği sağlayamaz. Albay’ın gözü karadır, (biraz da Rusya’nın telkinleri ile) batının nasırına basar. “Libyalılar asırlardır petrolsüz yaşadılar, icabında gene yaşarlar” der ve BP’ye el koyar. Ve sıra Standart Oil’e gelir, onun da % 51’ine sahip olurlar. Ardından Bunker Hunt oil Co’yu devletleştirirek ABD’ye beklenmedik bir tokat atar. Üsleri de kapatır ve Amerikan-İngiliz tütün şirketinin tekelini kırar. Petrolü silah olarak kullanmak, Batıyı iktisaden zorlamak, küresel krizlere maya çalmak... Bütün bunlar tamamdır da Lockerbie faciasının (1988) zanlılarına sahip çıkmasa, Müslümanların “terörist” olarak damgalanmasına sebep olmasa... Bunun bedeli bellidir. BM Güvenlik Konseyi “ambargo” kararı alır (1992), fatura yine gariban halka çıkar. > Yandaşlar alkışladıkça Kaddafi nevi şahsına münhasır bir liderdir ve görünüşte süperlere bile kafa tutar. Fukara halk için bu teselli yeter, ABD’ye diklenen bir ülkenin ferdi olmaktan gurur duyarlar. Ancak Devrim Komite Konseyi Başkanı ansızın rota kırar. Anlaşılan o ki Saddam’la aynı akıbete düçar olmaktan korkar. Gider, Batılılardan özür diler, Lockerbie mağdurlarına alel acele onar milyon dolar para (cem’an 2.7 milyar) yollar. (Kendi cebinden değil ya!..) Bir anda yumuşatıcıyla durulanmışa döner, silahlanmayı durdurur ve kıl çadır sohbetlerinde ABD’ye methiye yağdırmaya başlar. Dün sövdüklerini över, yoldaşları da “sen ne biçim konuşuyorsun” diye soramazlar. Zira savcı da odur, yargıç da o... Ayağına takılana hiç acımaz. Muammer her türlü pazarlığa açıktır ve kimseye hesap verme ihtiyacı duymaz. Sahibi olduğu Lafico Şirketi yoksul halkın paralarını götürüp Banca di Roma’nın kasasına yıkar, yetmez Juventus hisseleri alarak elin İtalyan’ına şirin görünmeye çabalar. Ülkenin kâğıt üzerinde bir Cumhurbaşkanı ve Başbakanı vardır ama esamileri bile okunmaz. (Adlarını bilen varsa söylesin bana!..) Bingazi’de 426 Arap çocuğuna kasten HIV virüsü enjekte edip 56’sını öldüren Bulgar hemşireleri affetmesi de anlaşılamaz. Cecilia Sarkozy’nin hatırı hukukun önüne mi geçmiştir yoksa? Baskı rejimlerinin değişmez hususiyetidir, ısmarlama aydınlar “önderi” asla eleştirmez, zikzaklarında dahi “hikmet” ararlar. Memleketi satsa sesleri çıkmaz. İşte bu yüzden olacak Başkan Bush, Büyük Orta Doğu Projesi’nde kullanılmak üzere Kaddafi’nin adını kenara yazar... Peki, Kaddafi koltuğu bırakır mı? Hiç sanmam. Yakında oğlunu (İtalya’da yaşayan Seyf-El İslâm) valiahd ilan ederse şaşmam... Yapar mı yapar... Devrimci geçinenlerle, devrimden geçinenler çılgınca alkışladıkça...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT