BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yar odur ki bun deminde yar ola Şadlık vakti her kim ola, yar ola...

Yar odur ki bun deminde yar ola Şadlık vakti her kim ola, yar ola...

Enver Ağabeyim dostluğu anlattı.



Enver Ağabeyim dostluğu anlattı. ... Servet ile Necdet Artvin Öğretmen Lisesi’nde aynı sınıfta ve aynı sırada üç yıl geçirdiler. İkisi de İstanbul’dan gelmişti, ikisi de okulda yatılıydı. Necdet yetimdi ve fakirdi. Servet, ismi gibi -babadan- zengindi. Tam da okulun biteceği günlerde Necdet bir kıza tutuldu. Gecesi gündüzü o kız olmuştu; bir gün yüz yüze tanışır konuşurum diye onun için özlü sözler ezberliyor, onun için şiirler yazıyordu. Üç yıldır aynı okulda olmalarına ve ara sıra gözüne ilişmesine rağmen, neden şimdi âşık olduğunu kendisi de bilmiyordu. Kızın bir anlık bakışı belki, bir anlık gülümsemesi... Bilmiyordu işte. “Meseleyi” biricik arkadaşı, dert ve yatakhane ortağı, aynı elbiseleri birlikte eskittiği, aynı sigarayı ikiye bölüp içtiği gerçek dostu Servet’e anlattığında şoku yaşadı. “O kızı ben istiyorum” demez mi Servet! Kardeşten öte olan dostlukları zorlu bir sınavdan geçiyordu; “peki” dedi, yutkundu ve çekildi Necdet... Mesele kapandı. ... Mezuniyetleri sonrasında İstanbul’a döndüklerinde ikinci şok sıradaydı. Servet’in babası vefat etti. Ve iki can arkadaşın arasına bu kez para girdi. Çünkü tıpkı Necdet gibi yetim kalan Servet, öğretmenlik hayallerini bir kenara bırakarak babasının, villasından idare ettiği emlak işlerinin başına geçti. Necdet ise aynı dönemde işsizliğin ve parasızlığın pençesinde inim inim inliyordu. Dostluklarını hiç paraya tahvil etmemişlerdi ama Necdet’in Servet’ten başka çalacak kapısı yoktu. “İş için geldim” dedi. Servet surat astı: “Bu mümkün değil.” ... Necdet “Her güzel şeyin sonu varmış meğer” diye düşünüyordu arkadaşının villasından çıkarken... Annesine ne diyeceğini bilmiyordu. Çünkü böyle bir cevabı o da beklemiyordu. Anne son derece anlayışlıydı; oğlunun asık suratını görünce hiç konuyu açmadı. O akşam sessiz sessiz otururlarken, kapı çaldı. “Bir ilaç parası evlat” diyordu kapıdaki zayıf, yaşlı adam, “Zor durumdayım.” Acı acı tebessüm etti Necdet, “Bu bir imtihan olmalı” diye düşündü. Ceplerini araştırdı, bir şey bulamadı. İçeri gitti, “Sende para var mı anne?” dedi. Kadıncağız Mushaf’ın kılıfı arasından yirmi lira çıkarıp getirdi. ... Necdet’in iş aramayla geçen bir aylık çilesi, bir gün romanlardaki gibi bir olayla noktalandı. Kapıyı çalan avukattı bu kez, “Size bir miras kaldı” diyordu. Necdet ile annesi cömertliğin nasıl kapılar açtığını öğrendi o gece; bir ay kadar önce neredeyse son kuruşlarını ilaç alsın diye verdikleri ihtiyar adam vefat etmiş, yüklü miktarda mirasını da onlara bırakmıştı! Necdet, Yüce Allah’ın küçük bir fedakârlığa gönderdiği bu büyük ödülden utandı; yaşadığı şoktan dolayı zengin bir adamın neden onlardan ilaç parası istediğini düşünemedi bile... Bir hesabı vardı, önce onu halledecekti. Babasının sağlığında binbir çileyle aldığı kooperatif evini teyzelerine bırakarak, “eski” can arkadaşı Servet’in villasının da bulunduğu muhteşem konaklardan birini satın aldı. Daha konağın tefrişatı sürerken, bir kadıncağız çıkageldi. Necdet’in annesi ile bahçede oturdular. Uzun ve keyifli bir sohbetin sonrasında kadın gitti, annesi Necdet’i yanına çağırdı. “Hanımcağız ne istiyor biliyor musun?” “Nereden bileyim anne? Sürekli bana bakıp gülüşmelerinizden beni çekiştirdiğinizi anladım ama...” Anne oturduğu yerde neşeyle kikirdeyerek vücudunu salladı: “Çok güzel, çok hanım bir kızı varmış. Bi baksak mı?” ... Necdet kızı çok beğenmişti. Hiç uzatmadılar. ... Düğün, B.Çekmece’de lüks bir otelde yapıldı. Necdet, klasik Türk müziği icra eden sanatçıdan mikrofonu alarak, içinde kalan bir ukdeyi seslendirdi: “Hayat zikzaklarla dolu dostlar. Bir can arkadaşım vardı, ismini vermeyeceğim. Birlikte büyüdük. İlk aşkımı elimden aldı. Sonra servete kondu, bizi unuttu. Ama Allah büyük; ben küçük bir cömertliğin karşılığını iki büyük ödülle aldım. Birisi bugün sahip olduğum maddi servet, diğeri bu gece evlendiğim bu hanım sultan...” Necdet alkışlar arasında yerine otururken, insanlar o hengamede fark etmedi; dip taraflardan bir yerden gelen bir adam, aynı mikrofonun başına geçti: “Değerli dostlar; Necdet’in az önce suçladığı kişi benim. İsim vermedi ama servete konduğumu söyleyerek adımı ustaca kullandı. Evet o insan benim, yani Servet... Dert güneşi onu yakmasın diye benim dostluk şemsiyem hep Necdet’in tepesinde oldu. Âşık olduğu kızı iyi tanıyordum, eş olacak evsafta değildi. Vazgeç desem dinlemezdi, ‘Ben âşığım’ deyince bıraktı. Onu öyle seviyorum ki, yanımda işçi olarak çalıştıramazdım. Amcama ondan çok bahsettim, en sonunda kendi gözleriyle görmek ve sınamak için ondan ilaç parası istemeye gitti; e kolay değil, hem servetini hem kızını verecekti!” Gelin hanım, kamera şakasında işletmiş de foyası meydana çıkmış gibi Necdet’e haince gülerek ve sevgiyle baktı. İki arkadaş çılgınca alkışlar ve sevinç gözyaşları arasında kucaklaşırken, Servet, Necdet’in kulağına şöyle dedi: “Birincisi kuzenime iyi bakacaksın. İkincisi ben hâlâ bekârım, senin helal süt emmiş bir tanıdığın varsa...”
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT