BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İbâdete hakkı olan yalnız O’dur

İbâdete hakkı olan yalnız O’dur

“Ehl-i sünnet îtikadını kısa ve öz olarak bildiriyorum. Buna göre îtikadı düzeltmelidir. Hak teâlâdan, yalvararak, bu îtikat üzere dâim olmayı istemelidir...”



Daha önceki haftalarda, Ehl-i sünnetin reisi, kurucusu İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinden sonra; onun bildirdiklerine bağlı kalarak zamanlarındaki bozuk fırkaların saldırılarını bertaraf etmek, Müslümanları bunların sapık itikatlarından korumak için, İmam-ı Matüridi, İmam-ı Nesefi gibi kelam âlimlerinin kitaplar, risaleler yazdıklarını bildirmiştik. Bunlardan biri de, hadis-i şerif ile ikinci bin yılın müceddidi, yenileyicisi olarak bildirilen İmam-ı Rabbani (1563- 1624) hazretleridir. İkinci cild 67. mektubunda buyuruyor ki: Ehl-i sünnet îtikadını kısa ve öz olarak bildiriyorum. Buna göre îtikadı düzeltmelidir. Hak teâlâdan, yalvararak, bu îtikat üzere dâim olmayı istemelidir. Biliniz ki, Allahü teâlâ, kadîm olan Zatı ile vardır. Ondan başka her şey, Onun var etmesi ile var olmuş, Onun yaratması ile yokluktan varlığa gelmiştir. O, sonsuz olarak var idi. Kadîmdir, ezelîdir. Yâni hep var idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. Varlığı lâzım olan, yalnız Odur. İbâdete hakkı olan da, yalnız Odur. Ondan başka her şeyin var olmasına lüzûm yoktur, olsalar da olur, olmasalar da. Allahü teâlânın kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları da, kadîmdir, ezelîdir. Mahlûkların sonradan yaratılması ve onlarda her ân meydana gelen değişiklikler, bu sıfatların kadîm olmasını bozmaz. MEKANDAN MÜNEZZEHTİR Noksan sıfatlar, Onda yoktur. Allahü teâlâ, maddelerin, cisimlerin, hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan şeylerden münezzehdir, uzaktır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Bir şey bilmeyen bir kimse, Onu, Arş’ın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmıştır. Sonradan yaratılan bir şey, kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi? Yalnız şu kadar var ki, Arş, mahlûkların en şereflisidir. Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, âraz, hâl değildir. Sınırlı, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vâsi’) yâni geniş deriz. Fakat; bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhît)dir. Yâni her şeyi çevirmiştir. Fakat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karîb)dir. Yakındır ve bizimledir. Fakat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vâsi’, muhît, karîb ve bizim ile berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Akla gelen her şey yanlıştır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbir şeyle ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbir şey de Onunla birleşmez. Ona hiçbir şey hulûl etmez. O da, bir şeye hulûl etmez. Onun benzeri, eşi yoktur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Allahü teâlânın ismleri, (Tevkîfî)dir. Yâni dinin sahibinin bildirmesine mevkûftur, bağlıdır. Dinin söylediği ismi söylemelidir. Dinin bildirmediği isim söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel isim olsa da, söylenmemelidir. (Allah ismi yerine, tanrı demek, caiz değildir çok günah olur.) Kur’an-ı kerim Allah kelâmıdır. Onun sözüdür. Sözünü, İslâm harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermiştir. Biz mahlûklar, boğazımızdaki ses iplikçikleri, dil ve damağımız ile konuşuyor, arzularımızı harf ve ses şeklinde meydana çıkarıyoruz. Allahü teâlâ da ses zarları, ağız dil olmaksızın, kendi kelâmını, büyük kudreti ile, harf ve ses içinde kullarına göndermiştir. HERKES YAPTIĞINDAN MESULDÜR Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve bir şekilde olmayarak görecektir. Allahü teâlâyı âhirette görmeye inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünkü, Onu görmeyi akıl anlayamaz. İnanmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve fena şeylerin hepsi Onun takdîri, dilemesi iledir. Fakat, iyi işlerden râzıdır, beğenir. Fenalardan râzı değildir, beğenmez. İnsanın, yaptığı işte, kendi kuvveti de te’sîr eder, bu te’sîre (Kesb) ismi verildi. İşte, bu tesirden dolayı suâle ve cezâya sebep olmakta, insan, sevap veya günah kazanmaktadır. (Devamı yarın)
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT