BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Köşe savaşları şiddetlendi

Köşe savaşları şiddetlendi

Çoğu zaman aynı gazetenin, değişik sayfalarında yazan köşe yazarlarının birbirlerine sataşmaları, başlangıçta yadırgansa da, sonraları, mensup oldukları gazetelerin çoğulcu demokrasi anlayışları ile, çok seslilik iddialarına karine teşkil edilince hoş bile görülmeye başlanmıştı. Gerçi bu tartışmalar bazen, Sabah’ta, Hıncal Uluç ile Ali Şen arasındakine benzer maksadı aşan ifadelere ve hakaretlere yol açsa da, çok zaman da keyifle takip edilmekte.



Efsanenin sonu mu? Geçen haftanın köşe yazarları arasında tartışmaya yol açan konulardan birisi Yılmaz Güney efsanesi üzerineydi. Hürriyet yazarı Fatih Altaylı, Yılmaz Güney’in hayatını anlatacak bir filmin hazırlığı ile ilgili olarak kaleme aldığı yazısında, Türkiye’den kaçtıktan sonra demokrasi havarisi ve düşünce suçlusu ilan edilen sanatçının “Sıradan bir katil olduğunu” ileri sürerek, “Yılmaz Güney, kadın döven, entelektüel yönü zayıf, maço bir adam aslında” diyordu.. Aynı vesile ile konusunu Yılmaz Güney’e ayıran, aynı gazetenin bir diğer köşe yazarı Serdar Turgut’un, “Güney sadece bir lümpendi. Bir zamanlar tapılan Arkadaş filmi, insani ilişkiler hakkında en acımasız, en tehlikeli, en yanlış mesajları veren filmdi” demesi de, Güney sempatizanları için yenilir yutulur gibi değildi. Dorsay’dan cılız savunma Bu iki yazının ardından Sabah’ın sinema yazarı Atilla Dorsay, yazılanların bir bölümünü kabullenmekle birlikte, sanatçıya haksızlık yapıldığını ileri sürerek, “Peki, biz toplum olarak Güney’i hangi kimliği ile hatırlamalıyız? Lumpen katil olarak mı? Yoksa o birbirinden güzel filmlerin, senaryoların sahibi olarak mı” diye soruyor ve Güney’e haksızlık edilmemesini istiyordu. Son darbe Ardıç’tan Tamam, artık tadında kesilir derken Star yazarı Engin Ardıç devreye girdi ki, aman aman. “Yılmaz Güney de kadın döven, adam öldüren, kumarhane işleten tipik bir maçoydu, Beyoğlu’nun arka sokaklarının unsuru... Siyasi baskılardan falan değil, hapishaneden kaçıp Fransa’ya gitmişti. Suçu da politik falan değil, düpedüz adam öldürmekti, cinayet işlemekti yani.. Bizim şoparlarımız ise, tıpkı Kemal Sunal örneğinde olduğu gibi, onu sevdiler, onunla özdeşleştiler o zaman.. Mesele bundan ibaret..” diye yazıverdi. Yılmaz Güney meselesinin bu kadarla kalmayacağı kesin. Muhalifler atışlarını yaptılar. Bakalım sempatizanlar neler yazacaklar.. Kökten Demokratlar mı? Medyadaki köşe muhalefetlerine bir ilginç örnek de Hürriyet gazetesinden geldi . Hizbullah operasyonları ve herkesi şok eden Hizbulvahşet görüntüleri nedeniyle, yapılan yorumlardan bir tanesine, Cüneyt Ülsever’in yorumuna, ana muhalefet tarafından sahip çıkılıp, sonuçta, askerden sert bir tepki gelince, gazetenin genel yayın müdürü, açıkca telaffuz etmemekle birlikte, kendi yazarını da suçladı. Özkök, yazarının da aralarında bulunduğu kimi aydınları “O sözde aydın, kökten demokrat takım” diye tanımlıyordu. Evet, köşe savaşları tam hız gidiyor. Aslında “Konuşan Türkiye” için sağlıklı bir gösterge. Bakalım önümüzdeki haftaların konuları neler olacak? Kahpe Bizans ve medya Köşelerarası sataşmalara yol açan bir başka konu ise “Kahpe Bizans” filmi ve galasıydı. Büyük bir tantana ile vizyona sokulan film ve galası ile ilgili haberler, benzer ifadeleri taşıyordu ve film yapımcılarını mutlu edecek kıvamda idi. Günlük medya konuya oldukça duyarlık göstermiş, hatta birinci sayfalarından büyük büyük yerler ayırmışlardı. Ama, gala gecesi, daha doğrusu o gecenin renkli gösterileri unutulup, iş filme gelince farklı değerlendirmeler de başladı. Ve tabii karşılıklı köşe atışmaları da. Mizah dünyamızın ünlü isminin yönetmenlik denemesine kimse fazlaca karşı çıkmasa da, söylenecek sözler de esirgenmeyecekti. Film karakterlerinin hafif efemine tavırları ile ilgili bazı değerlendirmeler fazlaca itibar görmese de, temelinde, tarihi Türk filmleri ve kahramanları ile dalga geçiliyor olduğu fikri nedeniyle, önce, Cüneyt Arkın ile yapılan söyleşiler gündeme getirildi. Arkın, film için sarfedilen emeğe saygı duysa da, halkla özdeşleştiğine inandığı tarihi kahramanlarla dalga geçilmesini doğrusu içine sindiremiyordu. Bazı köşe yazarlarının da aynı kanaati paylaştıkları daha sonra ortaya çıkacaktı. Aykırı görüşe hazımsızlık Ama Milliyet Gazetesi’nin Kültür Sanat Kulisi köşesi yazarı Ayça Atikoğlu’nun “Ya ölüyoruz, ya gülüyoruz” başlıklı yazısı ortalığı tam karıştırdı. Hatta Mehmet Ali Erbil, Çarkıfelek sunmayı bırakıp, yazara ekrandan laf yetiştirmeye mecbur kaldı! Atikoğlu, ilginç yazısında, önce olayı olağanüstü abartan medyayı “..Dev bir kameraman ve foto muhabiri ordusu hedefe kilitlenmiş öyle duruyordu, halktan insanları (ki bunlar iki bin kişi idi, diğerleri ise yirmi) doğal olarak asla çekmiyordu. Hedef mi? Tabii ki Hande Ataizi ve Mehmet Ali Erbil’di. Şimdi burada bir gariplik var. Çünkü böyle manzaralar, ancak Greta Garbo, Brigitte Bardot, hadi bilemedin Sharon Stone vs. düzeyinde yapılıyor. Yani oyuncunun arkasında bir efsanesi olması lazım. Hande Ataizi gibi her hafta Ruhsar olan, Mehmet Ali Erbil gibi her akşam Çarkıfelek’e çıkan, hemen her yerde görebileceğiniz tiplere böyle bir izdiham oluşturmak, neresinden bakarsanız oyun içinde oyun gibi. Medya kendi üretiyor, kendi inanıyor, kim yiyor?” diye eleştiriyordu.. Bu eleştiriye bir itiraz gelmedi ama, film için de “Gani, bu ilk yönetmenlik denemesinde bence rolünü iyi yapmış, hedefine ulaşmış. Ama oyuncular yorumlayamamışlar. Cem Davran sarsak hareketleri ile Ruhsar’daki reklamcı, Hande Ataizi şımarık Ruhsar, M.A. Erbil ise Çarkıfelek’in sunuculuğunu devam ettirmiş” diye yazınca olanlar oldu. Kimi köşe yazarları ve eleştirmenler filmi savunmaktansa, eleştiriyi eleştirmeyi tercih ettiler. Ama galiba en ilginç tepki Atina’dan gelendi. Yunan gazetelerinden birisi de “Kahpe Bizans” filmine, Bizans eleştiriliyor diye karşı çıkıyordu. Yeni yapılanmalar yeni arayışlar Büyük bir değişim yaşanan ülkemizde, medya dünyamız daha da hızlı bir değişim içinde. Bir medya büyüğünün ifadesi ile,”Gazete sahipliği imajı, yerini büyük şirket sahipliğine devretmekte. Patronlar başka işlerle meşgul oldukları için, gazeteler de yayın sorumlularının sorumluluğuna terkedilmiş görünüyor.” Milliyet’e makyaj çabaları Satıldı satılacak dedikoduları arada bir ısıtılıp gündeme getirilirken, Aydın Bey, Milliyet’i yeniden yapılandırmaya başlayarak, dedikodulara nokta koydurdu. Bu konuda Artur Andersen ile anlaşma yapılmış. Şirket, tirajı artırmak için çalışmalar yapıyormuş. Bu arada gazetecilere de eğitim verilecekmiş. Bununla ilgili anketler düzenlenmiş. Durumdan rahatsız bir Milliyet mensubunun ise “Hükumet için İMF ne ise bizim için de Artur Andersen öyle oldu. Gazeteyi onlara teslim ettik” diye yakındığı da ileri sürülüyor. Star’da operasyon Star gazetesindeki değişiklikler ise kesinleşti. Cem Şaşmaz, icra kurulu başkanı olarak geri döndü. Serpil Akıllıoğlu da yayın ve üst yönetim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Gazetenin Ankara temsilciliğine ise Esen Ünür getirildi. Yılmaz’ın dönüşü Bir zamanlar Güneş gazetesini satın alarak medya dünyasına adım atan işadamı Mehmet Ali Yılmaz, bu defa medyaya biraz daha ihtiyatlı geliyor. Trabzon’da yayınlanan günlük Karadeniz gazetesini İbrahim Cevahir’den satın alan Yılmaz, ilk iş olarak iyi bir baskı makinesi almaya soyunmuş.Yılmaz’ın uzun vadede daha iddialı hedefleri olduğu da belirtiliyor. Binalar satılıyor Medya Holding murahhas üyesi Şükrü Karahasanoğlu, büyümeyi gerçekleştirmek amacıyla Sabah ve ATV’nin Güneşli’deki binalarının satılacağını açıkladı. Gelecek para ile sermaye yapısı güçlendirilecekmiş. Güneşli’de 50 bin metrekare alana sahip olan televizyon ve gazete binası için yaklaşık 100 milyon dolar değer biçilmiş. İngilizce haber bülteni TGRT FM Radyosu İngilizce haber yayınına başladı. “Günün ardından” programından sonra yayına giren İngilizce haberlerde günün haberleri özetleniyor. Gün içinde gelişen olayları, ekonomi ve politika alanında meydana gelen gelişmeleri aktarmayı hedefleyen program hafta boyunca her gece yayınlanıyor. İhlas Net tarafından hazırlanan NetGazete ise iki yaşına bastı. “Türkçe Haberin Adresi” sloganıyla ve (www.netgazete.com.tr) adresiyle okuyucusuna ulaşan sanal gazetenin çok yakında “Gazetem” adı altında “Her okuyucuya özel gazete” imkanı sunacağı da belirtiliyor. Fatura Kanal 6’ya kesildi Objektif programında yaşanan canlı yayın skandalı ile ilgili gelişmeleri geçen hafta sizlere aktarmıştık. Program yapımcısı Kadir Çelik, daha sonra elinde belgelerle bir açıklama daha yaparak, kendisi ile ilgili bazı iddiaları cevapladı ama, kanal ile ilişkisinin kesilmesine yetmedi bu. Bu arada RTÜK, mezkur yayın nedeniyle Kanal 6’ya bir günlük ekran karartma cezası verdi. Yani, programın faturası bir ölçüde kanala kesilmiş oldu. Medya şiddet ve... Neredeyse canlı yayınlanan bir polis operasyonu ile başlayan ve ardından açılan mezarlar ve dehşet görüntüleri ile bir bombardıman halinde devam eden Hizbullah vahşeti haberleriyle yatıyor, kalkıyoruz bir haftadır. Gazetelerimiz ve televizyonlarımız, her gün yenilenen bu vahşet görüntüleri ile dolu. Sohbetlerin, tartışmaların ve konuşmaların odak noktası, ortak noktası vahşet.. Televizyonların karşısında çoluk çocuk aynı görüntüleri izliyoruz. Terör örgütünün ölü ele geçirilen liderinin, katılaşmış ölü yüzü gazetelerimizin baş sayfalarında yayınlanıyor. Kaşına, burnuna bakıp, arşiv fotoğraflarına benzeyip benzemediğini anlamaya çalışıyoruz. Ele geçirilen infaz bantlarını ilk yayınlayacak kanal ise büyük ihtimalle Kemal Sunal filmlerinin reyting rekorunu tarihe gömecek. Peki bütün bu dehşet tabloları hayatımızı acaba nasıl etkiliyor? Can Dündar “Dikkat dişlerimiz uzuyor” başlıklı yazısında, farklı bir açı, sarsıcı bir üslupla bakmış tabloya: “Şiddeti yendik diye böbürleniyoruz ya dünyaya.. Son bir haftayı ekran başında geçirenlerin yüzlerine bakıyorum da.. Yenmek ne kelime, korkarım yenilmişiz ona.. Tutkun hale gelmişiz lanetlediğimiz şiddete.. Kurt avında kurtlaşan bir avcı gibi uzamış dişlerimiz.. Av bitti... İçimizdeki şiddeti nasıl yeneceğimizi düşünün şimdi..” Evet.. Can Dündar’ın yazdıkları böyle. Biraz acımasız ama bütün bütün reddedebilecek miyiz? Kasetler yayınlansın mı? Bütün bunlar olurken, kimi çevreler vahşet kasetlerinin medyada yayınlanıp yayınlanmamasını tartışıyorlar. Komplo teorileri uzmanı bir ünlü isim “Yayınlansın, yayınlansın da bir kesime gözdağı verilsin” diyesi. Hukukçuların bir bölümü ise, bir bölümünün gösterilebileceği kanısında. Ülkemizin imajı sarsılır diyenler de var. Kasetlerin varlığı bile dehşet uyandırırken içeriğini ve detaylarını yayınlayarak acaba daha nasıl bir etki doğurmak istenebilir anlamak güç. Yoksa Can Dündar’a hak mı vermek gerekecek bu tartışmalara bakarak? Çarşaflı asparagas! Hafta içinde, kimi gazetelerimiz Anadolu Ajansı tarafından geçilen bir fotoğraf ve haberi, sayfalarına “İran usulü kayak” diye yerleştirdiler. Fotoğraflarda iki çarşaflı kayakçı, Palandöken tesislerinde eğlenirken görülüyordu. Ve gerçekten de ilgi çekici bir görüntüydü. Daha önceden, İran’ın mesture bayan sporcularını, yarışmalara çarşafları ile katılan bayan olimpiyat takımları bilindiği için olay hiç de yadırganmadı. Yadırganmadı ama ertesi gün ortaya atılan iddialar, en az haber kadar çarpıcıydı. İddiaya göre, bir grup gazeteci, biri erkek iki kişiye çarşaf giydirip ski ile fotoğraflarını çekmiş, devletin ajansı da bunu “Palandöken’de çarşaflı kadın kayakçılar” diyerek servise koymuştu. Mesleki deyimi ile ortada bir asparagas vardı. Haberi ortaya çıkaran Sabah’çılar, haberin yapıldığı tesisin yöneticilerinden birisini konuşturunca iddia da kesinlik kazandı. Yönetici “Buraya dört beş gazeteci geldi. Yanlarında iki tane siyah çarşaf vardı. Biri bayan, biri erkek iki kişiye çarşafları giydirdiler. Daha sonra da bu iki kişi kayak yaptılar. Gazeteciler de bunların fotoğrafını çekti. Zaten yılbaşından beri buraya hiç İranlı turist gelmedi..” diyordu. Gerçi haberin asparagas olduğu iddialarına ajansın bölge müdürü karşı çıkmış ama, fotoğraflara dikkatli bakanlar, çarşaflılardan birinin erkek olduğu konusunda hemfikirler. Geçmişte de, bazı iç çamaşırı defilelerine yanlarında siyah çarşaf götürüp, mankenlere önce çarşaf, sonra da bikini teşhir ettiren muhabirlerimiz olduğunu hatırlayınca doğrusu biz pek de şaşırmadık bu asparagas meselesine.. Haftanın İncisi Güncel benzetme “ Bir görgü tanığı olarak bildiklerimi ihbar niyeti ile yazıyorum. Bu memleketin en dişli çetesi “ Sinema Yazarları” çetesidir...Şefleri belli değildir, ancak merkez üslerinin İstanbul’da olduğu biliniyor..Çete hücre şeklinde örgütlendiğinden militanları gazete ve dergilerde dağınık olarak faaliyet gösterir...” Selahattin Duman-Tepeden yumurta işi başlıklı yazısından ..
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT