BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > NASUH MAHRUKİ: AKUT, vatan sevgisinden doğup büyüdü

NASUH MAHRUKİ: AKUT, vatan sevgisinden doğup büyüdü

Tabii afetlerde enkaz altından ‘can kurtaran’ Mahruki; ölümle hayat arasındaki o ince çizgiye hiç yabancı değil! Hayatı, ‘bir gün öleceğiz’ diye yaşamamak gerektiğini söyleyen Mahruki, “İnsanın yaşarken bir katma değer üretmesi lazım. Kendimizi geliştirip, yücelterek bu dünyadan ayrılmalıyız” diyor...



Sunuş Everest’e ulaşmış cesur bir yürek; Alaska’nın eşsiz doğasına vurulmuş, Himalayalar’ın ihtişamına şahit olmuş bir çift göz; Hindistan’dan Nepal’e, Avrupa’dan Amerika’ya neredeyse bütün dünyayı adımlamış ayaklar; altı kitap, sayısız makale, söyleşi, fotoğraf ve kurtarılan yüzlerce hayat... Evine adımınızı attığınız anda sanki film şeridi gibi bütün hayatı gözlerinizin önünde kaymaya başlıyor. Sanki her şey hayatından bir kare... Onca yaşanmışlığın, gezmişliğin izini taşıyan evine gıpta ediyorsunuz. O kendini, okuyan, yazan, fotoğraf çeken, yaşadığı dünyaya duyarlı bir seyyah olarak özetlese, bunca yer görmüşken görülen her yeni yer sizi etkiler diyebilse de; biz onda, kendini belki de yirmili yaşlarda bulmuş bir arif, modern zaman insanına dünyayı anlatan bir çelebi, insanlığa hizmetten yorulmayan bir elçi ve yaşadığı ilklerin gururunu taşıyan bir lider gördük. Nasuh Mahruki; AKUT’un kurucusu, Everest’e ve K2’ye tırmanan ilk ve tek Türk... Gah gezi yazısı tadında, gah hayata dair, gah kişisel gelişime yönelik bir sohbet oldu bizimkisi... (B.A.) EVEREST’E İKİNCİ DEFA ÇIKACAK Projelerini anlatan Mahruki, “Sponsor işini halledebilirsem, Everest’e çıkışımın 15. yılı anısına tekrar çıkmak istiyorum. Ve bu defa oksijen desteği olmaksızın... Ayrıca büyük bir gezi planlıyorum, baharda motosikletle 1.5 aylık bir Butan, Nepal, Sıkkım, Hindistan seyahati olacak. Yeni bir kitap için de çalışıyorum” dedi. Nasuh Mahruki, AKUT’tan şöyle bahsediyor: “Dağcılık maceracı bir ruhla, cesaretle açıklanabilir belki ama AKUT’u ayırmak gerek. O tamamen bu ülkeye ve insanlarına olan sevgimizle alakalı. 6. kitabım ‘Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir’de bundan bahsettim. Atatürk diyor ki; vatanını en çok seven, vazifesini en iyi yapandır. Yani vatanını sevmek, onun için bir şeyler yapmaktır. Takım tutar gibi sevilmez vatan. Vatan sevgisi biraz evlat sevgisine benzer, karşılıksız vermeyi gerektirir. AKUT da böyle bir sosyal sorumluluk projesidir ve bu anlamda AKUT’ta yapılan her şey Türkiye için ilktir. Bu çalışmada hayata aynı yerden bakan, aynı hisleri paylaşan insanların bir araya gelmesi tesadüf değil. Bu duygular, bu arayış ve duruş sizi bir yerde mutlaka sizin gibi hisseden ve eyleme geçmek isteyen insanlarla buluşturuyor. Ve ortak adımlar atmaya başlıyorsunuz. İşte bunun sonucu olarak 96’da yedi vatanperver AKUT’u kurduk. Türkiye bizi 99 depremiyle tanısa da, o deprem, katıldığımız 34. kurtarma çalışmasıydı. Şimdi bu sayı 600 civarı... Kurtardığımız insan sayısı 17 Ağustos’ta 220 kişi iken, şu anda 851; yurt genelinde 18 ekibimiz var, yıl sonuna kadar 24 olacak, gönüllü katılımcı sayımız da 800’den 1200’e çıkacak. Sadece arama kurtarma da değil, çok ciddi sivil toplum hareketleri içindeyiz. Bodrum’da orman yanıyor, bizim çocuklar gidiyor; Rize’de uçurumlardan arabalar düşüyor, bizim çocuklar gidiyor; Bingöl’de köy yolları kapanıyor, hasta nakline gidiyor, kar araçlarıyla taşıyoruz; Kandıra sahillerinde her hafta sonu birileri boğuluyor diye bir ekip kurduk ve 72 insan kurtardık. Artık örgütlü bir güç haline geldik, gittikçe büyüyoruz.” BİR CESUR YÜREK BİR DAĞIN ZİRVESİNDE BİR ENKAZIN DİBİNDE!.. Nasuh Mahruki’nin macera dolu hayatında dağcılığın çok önemli bir rolü var, birçok zirveye tırmanmış, rekorlara, ilklere imza atmış. Ardından kurduğu AKUT vesilesiyle; enkazdan ‘canlı’ kurtarma, karda mahsur kalanları hastanelere yetiştirme gibi birçok örnek çalışma gerçekleştirmiş. Üstelik gönüllü olarak, karşılık beklemeksizin... Hayat doğup ölmek kadar BASİT DEĞİL! Tabii afetlerde enkaz altından ‘can kurtaran’ Mahruki; ölümle hayat arasındaki o ince çizgiye hiç yabancı değil! Hayatı, ‘bir gün öleceğiz’ diye yaşamamak gerektiğini söyleyen Mahruki, “İnsanın yaşarken bir katma değer üretmesi lazım. Kendimizi geliştirip, yücelterek bu dünyadan ayrılmalıyız” diyor... Hepimiz sizi özellikle 99 depreminde AKUT ile tanıdık, ama bu muhteşem oluşumun dışında da çok yönlü ve renkli bir Nasuh Mahruki var, söze sizi daha yakından tanıyarak başlasak? 1968’de İstanbul’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Şişli Terakki’de tamamladım, sonra da üniversite için Ankara’ya gittim. Bilkent Üniversitesi’nde İşletme okudum. Dağcılıkla da üniversite yıllarında tanıştım. Ve bir daha hiç kopmadım. Dağcılığın yanında; yazıyor, sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmalar yürütüyor, konferanslara katılıyor, fotoğraf çekiyor, çok çeşitli sporlar yapıyor ve geziyorum, bir gezginim ben. * Sürekli olarak gezmek, yeni kültürler tanımak... Bir yandan da çok okuyorsunuz. Bu sorunun sorulacağı esas kişi de sizsiniz o zaman; çok okuyan mı çok gezen mi bilir? - Gezmek çok öğretici ve besleyici bir şey! Hepimiz hayatımızı bir şekilde sürdürüyoruz. Ama nasıl? Medya egemenliğinde garip bir dünya, insana hiçbir şey katmayacak, değersiz programlar, diziler hayatın merkezine yerleştirildi ve bu şekilde yaşayan tek tip bir kitle oluşturuldu. Ben bunu şiddetle reddediyorum. Bu kitlenin ve düzenin bir parçası asla olmadım, olmayacağım da. Bunun yerine bu dünyayı gerçekten anlamak, tanımak ve keşfetmek için dışarı çıkmak lazım. O televolelerle dolu gerçek dışı magazin dünyasından kurtulmak lazım. Çünkü bu dünya herkesi aynı yapıyor. Herkes aynı şeyi giyiyor, izliyor, dinliyor ve seviyor. Başkalarının dedikodularıyla yaşıyor. Bu, hayata gerçek bir ihanet. Dünya bunun çok ötesinde ve hayat çok daha fazlasını hakediyor. Biz sadece insan olduğumuz için bile bundan çok daha iyisine layığız. Hayat doğup ölmek kadar basit değil, hayatta bir şeyleri değiştirmek lazım. DÜNYA BİR BÜTÜNDÜR * Peki o halde sizin baktığınız yerden nedir hayat? - Hayat sadece, doğup büyümek, üremek ve ölmek değildir. Bitkiler ve hayvanlar da bu kadarını yapıyor. İnsanın yaşarken bir katma değer üretmesi lazım. Sonuçta biz bu dünyaya öğrenmek, gelişmek için geliyoruz. Mümkün olduğu kadar kendimizi tanıyıp, geliştirip, yücelterek bu dünyadan ayrılacağız. Bunun tam tersi de mümkün; bu süreç gezerek, eğlenerek, üretmeden magazinle de geçebilir. Ama bu insanı hazcılığa sürekler. Oysa dünyaya gelme sebebimiz sadece haz duymak değil. Haz elbette olacak; ama hayatın merkezi bu değil. Medeniyet her insanın, kendinden öncekilerin yaptığına bir şeyler eklemesiyle, insanlık zincirine bir halka daha bağlamasıyla oluşur. Hayata bütüncül bakabilmek çok önemli. Hayatta biz ve diğerleri yoktur. Yani diğerlerinin kaybı bizim kazancımız değildir. Batı bu hatayı yaptı. Başkalarının kaybını kendi kazancı saydı. Oysa bugün size kazanç sağlayan yarın bana kazanç sağlar, bugün size zarar veren yarın bana zarar verir. Dünya bir bütün... Biz İstanbul’da çok iyi şartlarda yaşıyoruz; peki ya ülkenin, hatta dünyanın pek çok yerinde sıkıntılarla, yoklukla boğuşanlar? Onlara da faydalı olmalıyız. Ben de bunu yapabilecek her insanın yapması gerekeni kendi alanımda yaptım. Ülkeme, benden sonrakilere bir şeyler bırakmaya çalıştım. Kitaplarımla, seminerlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla... * Daha çok genç yaşta pek çok insanın üzerinde bir yaklaşım sergileyebilmişsiniz hayata karşı, bunun özü nedir? Içten mi gelir, yaşanan bir olay mı, çok okumak mı, çok gezmek mi? - Kişiliğin etkisi var belki, ama bu bir anda da olmadı. Ben çocukken de çok atılgandım. Arkadaş grubunda hep ilk adımı atan, başı çeken ben olurdum. Ben 10 yaşında da böyleydim, 40 yaşında da böyleyim. Bu benim ruhum. Ama yirmili yaşlarda kendimi tamamen bulduğumu düşünüyorum. Üniversite hayatı bu süreçte çok etkiledi beni. İstanbul’dan ayrılmak, Ankara’da yepyeni bir hayata atılmak ve etrafımdaki ortam beni geliştirdi. Doğa sporları yapan insanlarla tanıştım, onların arasına katıldım. Doğa sporlarıyla uğraşanlar çok iyi eğitimli, kültürlü insanlardır. O zaman katıldığım grup da öyleydi. Dağcılığın yanında şiiri-edebiyatı bilir, tiyatroları takip eder, müzikle ilgilenirlerdi. Hepsi yüksek tahsilli, kendini geliştirmiş insanlardı ve daha 19 yaşında beni aralarına aldılar. Bu gerçekten yepyeni bir vizyon oldu benim için. Yeni fırsatlar oluşturdu, kapılar açtı bana. Ve yine o yıllarda çok da okudum, kendini bulma, tanıma ve geliştirme alanında fikir üreten belki de herkesi okudum. Üniversiteyi bitirdikten sonra, o temelin üzerine çok önemli şeyler inşa ettim. Rus dağcılarla tanışıp o yıllarda Türkiye’de kimsenin yapmadığı tırmanışlar ve seyahatler yaptım. Hep üzerine koyarak devam ettim hayata. EVEREST’E ÇIKAN TEK TÜRK * Evet özellikle dağcılık sözkonusu olunca sizin hayatınız çok büyük başarılar ve ilklerle dolu... - Türkiye’de benden önce 7000 üzerine çıkan 2 dağcı var; Necip Doğru ve Halil Alpay. Biri 83, diğeri 85 yılında kalmıştı. 92 yılına kadar da yüksek irtifa yok; hele 8000 düşünülemezdi bile o dönem. İlk olarak Rus dağcılarla gerçekten çok zorlu ve yüksek irtifalı tırmanışlar yaptım. Dünyada çok az kişinin sahip olduğu, Türkiye’de hâlâ tekrarı olmayan “Kar Leoparı” ünvanını kazandım. Daha 26 yaşındaydım. Ertesi yıl Everest’e tırmandım. Bunu yapan ilk Türk de, Müslüman da benim. Türkiye’den benden başka Everest’e çıkan olmadı. K2’ye çıkan ilk Türk de benim. Bu anlamda hep öncü oldum. Derken bütün bilgi ve birikimimi AKUT’la beraber insanlığın faydasına sundum. Kitaplar, yazılar, söyleşiler, konferanslar, sivil toplum kuruluşları derken Türkiye’de kendime bir alan oluşturdum. Ve bu alanın hem kurallarını ve sınırlarını belirledim, hem de felsefesini oluşturdum, fikir ve teori boyutunu hazırladım. Derken takip edenler, bu konuya merak duyanlar, kendilerini geliştirmek isteyenler de arkamdan geldi, yüzlerce, binlerce genç... * Everest’e tırmanış hikâyeniz... - Nasuh Mahruki, Everest tırmanışını şöyle anlatıyor: “Türkiye’de daha önce hiç 8000 denemesi yapılmamış, Everest düşünülmemiş bile. Kolay iş değil, ciddi bir maliyet. Kendinizi hazırlıyorsunuz, bu bir hayal olmaktan çıkıp hedef haline geliyor, somutlaşıyor. Kendime güveniyordum, hazırdım. Everest’e tırmanabileceğime inanıyordum, ama maliyetini karşılayamıyordum. Sponsor arayışına girdim. Sadece Yapı Kredi ilgilendi, sponsor oldu. Çalışmalara başladım. Birçok yerde dağcılık bilgi ve deneyimimi arttırmak için çok zorlu dağlara tırmandım, hergün sırtımda 50 kilo ağırlıkla idman yaptım, Küçük Bebek Yokuşu’nu bisikletle defalarca inip çıktım. Gerçekten çok çalıştım. Derken 95’te Everest’e tırmandım. İlk olmak çok ciddi bir güven kaynağı. İnsanın kendine saygısı artıyor. * Zirveye ulaşmış olmak mı bu hissin kaynağı? En yüksekte olmak mı güven kazandıran? - Dağcılık uzun bir süreç... Zirveyse bu sürecin, 15-20 dakikalık, bilemediniz 1 saatlik kısmı. Zirveye varmakla iş bitmiyor, orada kalamazsınız. Belki bir kutlama yapılabilirsiniz, hepsi bu!.. Hemen geri dönmeli, aynı yolu tekrar tepmelisiniz. Ve bu defa yorgun... Zirveye ulaşmanın mutluluğu, zafer sarhoşluğu hataya sebep verebilir. İnerken de aynı dikkati göstermelisiniz. Everest gibi bir dağ için bu süreç toplam iki ay kadardır. Vücudu yüksek irtifaya alıştırmak, düşük basınca uyum sağlamak için haftalar süren bir çalışma yapılır. Bazen tek bir tepeyi aşmamız bile haftalar sürer. Aynı noktaya defalarca inip çıkarız. Hazır olduğumuza inandıktan sonra devam ederiz. NE YAPTIKLARINI BİLMELİLER * Gençlere hep cesur ve atılgan olmalarını öğütlüyorsunuz. - Cesaret çok önemli bir değer, büyük bir avantaj. Ama cesaret asla korkusuzluk değildir. Herkes korkar. Hatta korkmak iyidir. Cesaret, korktuğun halde yapılması gerekeni yapabilmektir. Ben de korkuyorum. Biz intihar eğiliminde, dünyaya kayıtsız, her şeyi göze alabilecek insanlar değiliz ki, korkusuz olalım. Biz bir şeyin yapılmasına karar veriyoruz, tehlikelerini ve risklerini biliyoruz; ama yapılmasının gerekli olduğunu, bunun önemini düşünüyor ve bu riskleri göze alıyoruz. Biz bu bedellerin farkında olan, bu bedelleri göze alan fakat bu bedelleri ödemek zorunda kalmamak için bütün tedbirleri yerine getirip ondan sonra da kendi sınırlarımızı zorlayabilen, sonuna kadar devam etmeye cesaret eden insanlarız. Bizi cesur kılan bilgidir. Yaptığımız işi, tehlikelerini, tehlike anında yapılacakları ve nerede durmamız gerektiğini biliyoruz. Kendimizi tanıyoruz. Bilgi cesareti, cehalet cüreti getirir. Bizimki cüret değil, cesaret. En önemli nokta bu. Ne yaptığını bilmek. Bizler cüretkar maceraperestler değiliz. Iyi dağcı çok zor birkaç iş yapan, sonra kendini öldüren dağcı değildir. Iyi dağcı bu işlere, kendi hayatını tehlikeye atmadan devam edebilendir. Öte yandan gençlere asıl tavsiyem, kabuklarının kırmalarıdır. İçinde bulundukları, onlara hazırlanıp sunulan bu dünyanın dışına çıkmayı başarsınlar. Farlılıkları denesinler. Cesaret budur, herkesin yapamadığını yapmak. Farklı yerler görmek, farklı şeyler denemekten korkmasınlar. Şu an üzerinde çalıştığım kitap bu konuyla ilgili olacak. Daha çok lise ve üniversite çağındaki gençlere yönelik. Onlara kendilerini bulmanın, tanımanın önemini anlatmaya çalışıyorum. Burada ailelere de çok önemli bir pay düşüyor. Çocuklarını rahat bıraksınlar. Farkında olmadan korumacılıkla çocuklarının önlerini kesiyorlar, onları daraltıyorlar. Çocuklarımıza daha fazla güvenmeli, onlara çocuk yaşta sorumluluk vermeliyiz, tek başına bir şeyler yapmalarına izin vermeliyiz. * En unutamadığınız, her fırsatta anlatmak istediğiniz geziniz? - Hangisini anlatayım, kitaplarımda anlatıyorum, şunu söyleyebilirim. Her gezi sizi etkiler. Siz yeter ki içinde bulunduğunuz o güvenli, dar çerçeveden kurtulun. Herhangi bir yere gidin. Uzaklarda, illa da çok uç noktalarda aramayın. Içinde bulunduğunuz şu dünyanın dışında, daha önce gitmediğiniz herhangi bir yere gidin. Inanın çok etkileneceksiniz...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT