BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Dünya kadınlarını terzi yapan Alman

Dünya kadınlarını terzi yapan Alman

İflasın eşiğine gelen yayıncı Franz Burda krizden ucuza kurtulma hesapları yaparken karısı Aenne “bana bir şans ver” der “para nasıl kazanılırmış öğreteyim sana!”



Sanırım 2005’ti. Yine böylesi bir kasım günü... Bir cenaze haberi... Gözüme Mercedes ordusu çarpıyor ilk anda... Öyle manda ya da balina kasa da değil, 8 metre olanlardan... Üç değil, beş değil, tam yüz tane gemi gibi araba... Baden Baden Senfoni Orkestrası çalıyor, Karlsruhe Devlet Tiyatrosu Korosu söylüyor... Bach’ın 3 Numaralı suiti ile başlayan dinleti, Mozart’ın ‘Lacrimos”u ile devam ediyor... Almanya’nın önde gelen işadamları, medya patronları, hatta bakanları hizada... Erkeklerin tamamı takım elbiseli, kadınların etek döpiyesleri simsiyah. Gözlerde koyu gözlükler, kafalarda kara kara şapkalar... Tabii hepsi de marka. Sanırsın defile yapıyorlar. Dior, Armani, Pierre ya da Zenga... “Bu ne kolpa düzen” diyorum içimden, “ne dümenler dönüyor şu dünyada!” Bilirsiniz böyle girişlerin ardından söz Afrika’daki açlara getirilir, “aksırıncaya tıksırıncaya kadar yiyin, gözünüze dizine dursun emi” denir. Bir yandan atışa hazırlanıyor bir yandan da merak ediyorum. Kim len bu komprodor, mafia babası mı acaba? Ekranda bir kadın resmi beliriyor... Aenne Magdalena! Ben bu teyzeyi bir yerlerden hatırlıyorum ama... Aaa dur bi dakka... Tabiii ya... Aenne! Şu ünlü Burda dergisini kuran, hazırlayan, pazarlayan, evlerimize sokan, giydirip kuşatan Alman! KISKANANLAR ÇATLASIN Efendim Anna Magdalena Lemminger 1909’da Baden eyaletinde doğar. Buharlı şimendiferlerde çalışan çulsuz bir makinistin büyük kızıdır. Bu kasabadan bozma durgun şehirde uzayıp kısalacak değildir ya, o da demiryolcunun tekiyle evlenecektir, ihtimal... Annesi (Maria) kendi halinde bir kadındır. “Mesleği” maddesinin karşısına “ev hanımı” yazar geçer, fazlasını da arzulamaz. Anna önceleri kendini çirkin sanır, kimbilir belki de adını “yengeç”e çıkaran ev halkını ciddiye alır. Ama ilerliyen yıllarda üzerine kilitlenen bakışların farkına varır. Hem ayna diye bir şey vardır di mi ama? Hırslı bir kızdır, hedefini yüksek tutar. İyi giyinmeyi, mektebe ney faytonla gitmeyi arzular. Ailenin gücü bellidir, babasını zorlamaz. Komşunun kızıyla birlikte para denkleştirip kumaş alır, keser, diker, yakıştırırlar. Anna rüzgara yelken açan biri değildir, akıntılara kapılmaz, kalabalıklara inat tarzını ve farkını koyar ortaya. Mesela yaşıtlarının örgülü saçlarını savura savura yürüdükleri günlerde ense ve kakülleri kısacık kestirir “aaa kıyma onlara” diyenleri sallamaz. Sonra ani bir kararla adını değiştirir, bir şarkıdan aldığı “Aenne” ismini kullanmaya başlar. Offenburg’da bu ismi kullanan ikinci biri yoktur, ufak da olsa şöhret yapar kendi çapında... Ailesi aksi kızı dizginleyememekten korkar, rahibelerle dolu bir mektebe yatırırlar. Bir nevi gözetim altı yani... Burası onu hiiç sarmaz, ısrarlara itirazlara rağmen ayrılır ve nazar-ı dikkatleri üzerine celb edecek bir iş arar. Elektrik idaresinin veznedarlığı tam ona göredir, biçilmiş kaftan! O gün zengin yayıncının canti oğlu (Dr. Franz Burda) ödeme yapmak için vezneye yanaşmıştır. Aenne gülümser “buyrun bayım” der, kibarca... Nı nı nııın... Çocuk tutulur kalır ve film kopar! Neyse... Beyaz atlı matbaacısını bulan fettan kızımız teammüllere uyar. Bir iki ufak nazdan sonra yuvasını kurar (1931) Peşpeşe üç oğlan doğurur, Tayyip beyin görüşüne katılır bir bakıma... Doğrusunu isterseniz müşfik bir annedir, çocuklarını ihmal etmez, kaprislerini erteler, yavrularının sıhhat ve selametini önde tutar. Laf aramızda küçüğünü biraz daha fazla sever, paşanın bir dediği iki olmaz. Tabii Aanne’nin anneliği bizimkilere benzemez elinin altında aşçısı, dadısı vardır, sandığınız gibi saçını süpürge müpürge yapmaz. Çook çok keyfi yerindeyse mutfağa geçer, eşten dosttan aldığı pasta ve kurabiye tariflerini dener o kadar. Cerrah gibi çalışır, hizmetçilerine “şimdi un”, “biraz da vanilya” diye emreder. Bulaşıkları ööölece bırakır. Ellerini yıkar, çıkar... By by! En büyük eğlencesi moda, yemek, mobilya mecmualarını karıştırmaktır, kendince arşiv yapar. ENKAZ DEVRALIR AMA... Kariyer kapısı mı? Valla kendiliğinden açılır. 1949 yılında (ki artık kırkındadır) kocasının işleri bozulur. Adam “nasıl iflas etsek de ucuza kurtulsak” hesapları yaparken, karşısına geçer, elini beline koyar. “Bana bir şans ver Franz” der “para nasıl kazanılırmış göstereyim sana!” Adamcağız çaresizdir, “nasıl istersen” diye mırıldanır. Eşek zaten ölmüş, kurttan korkacak değil ya... Aenne heyecanla kolları sıvar, işe 48 bıkkın personele gayret aşılayarak başlar. Ortalığı temizletir, aydınlatır, meyhaneye dönen kirli odalarda çiçek açar. O güne kadar Almanların giyim kuşam alanında bir iddiaları yoktur. Aenne, “Avrupa’da köylü diye aşağılanan Helgaların da, matbezel ve sinyoralar kadar şık olabileceklerini” ispatlar. Burda Moden dergisi ile “Paris, Roma, Milano, London” gibi moda merkezlerinin tekerine çomak sokar. Ünlü markalara yaklaşamayanlar patronları yere yayar, sabunla kumaş çiziktirmeye başlar. PATRONCU PATRONİÇE Aslında hadise basittir. Aenne en ünlü stilistleri bir araya getirir, en usta terzilere diktirir ve en alımlı mankenlere giydirir. Resimleri profesyonel fotoğrafçılara çektirir ve “işte elbise bu” der, “isteyen yapabilir!” Eli az çok makas tutan kadınlar “Burda Moden” sayesinde göz kamaştıran parçalar çıkarırlar. Aenne tezgahı doğru zamanda ve doğru yerde açar. Almanya İkinci Cihan Harbinden yeni çıkmıştır zira... Orta sınıf çökmüş, gelir gurupları arasında derin uçurumlar belirmiştir. Burda sayesinde ortadirek de zenginler gibi giyinebilir, zevahiri kurtarırlar en azından... Aenne’nin yola çıkarken “yosmaya değil basmaya baktırtacağım” gibi bir iddiası var mıdır bilmiyoruz... Ama elbiseler “burdayım” demeye başlar. Şirket katlana katlana büyür, ünü sınırları aşar. Gün gelir Burda 16 dilde yayınlanır, 89 ülkede vitrine çıkar. 5 bin kişi çalıştırır ve 5 milyon tiraja ulaşırlar. Düşünebiliyor musunuz Sovyetlere bile sızarlar. Aenne 1974’te Anna’yı, 1977’de Carina’yı, 1986’da Verena’yı yayınlar, 1987’de Hachette ile elele verip “Elle”ye imza atar. 1995’te İtalyan Rizzolini ile ortak olur ve 2.2 milyar mark ciro yaparlar. Diyeceksiniz ki peki senin merakın nerden geliyor? Anadan! Rahmetli anam ve teyzelerim enstitülüydüler, dikişten iyi anlarlar. Şişleri, tığları, gümüş renkli yüksükleri, sülfile makasları, rigaları, ruletleri, kömürlü ütüleri, içi düğme ve iğnelerle dolu teneke kutuları tekmil tamam... Para için değil, duasına çalışırlar. Şipşakçıdırlar, misal çocuk mintanları, poturları on dakikalarını almaz. Anam işe başlamadan evvel pantolu dikilecek velede “bundan kaç kilo et çıkar” gibisinden bir bakar. Ne mezura, ne cetvel. El terazi, göz mizan. Kara saplı makasıyla kırt kırt keser, ninesinden kalma tek kolluyla çeker, uzatıverir anasına... Hatta keyfi yerindeyse kıçına kapaklı cep bile yapar. Ama belinin lastiği ile uğraşmaz, paçaları ney bastırmaz. Küçük kızlara robadan kesim, bebe yaka elbiseler diker, kollarını pamuk prensesinkiler gibi kabartıverir icabında... O hapishane demirlerini andıran çizgili pamuklulardan bir filalde pijama çıkarır, adamı zebraya çevirir kaşla göz arasında... Eskiden kadınlara da elbise tasarlarmış, değerli kumaşlara makas atarmış korkmadan... Ta ki bu Burda nam dergi çıkasıya kadar... Patronlar DSİ haritası gibi yerlere yayılınca bilen bilmeyen terzi olmuş, ustalar ıskartaya... Ama kolu oturtamadılar mı gelirler. Şiraze kaydı mı, pot yaptımı yüzler aşağıda. Aman abla, n’olur bir el at şuna... Sarılar inatçı olur derler, öyleyim tamam. Ama anam bir yere gönderdi mi giderdim nazlanmadan. Bunu komşu kadınları da keşfetti. İrfanı yollasak astar alabilir mi acaba? Yok teyel ipi, yok ekstafor, yok telâ, makara... Adımız mutiye çıktı, mecburen katlancan bu saatten sonra... Üsküdar’da girip çıkmadığımı tuhafiyeci kalmadı, bonmarşe sonmarşe ne karın ağrısıysa... Doğancılar yokuşundaki Sümerbank personeli ile hısım oldum adeta... O yağlı kağıda ne denirdi bak dilimin ucunda? Milaj mıydı, pelür müydü yoksa? Kumaştan da anlardım kendi çapımda. Patiskayı pazeni, divitini kadifeyi, gobleni sateni ayırırdım en azından... Hatta büyüklerimden gördüğüm gibi yapar, üç parmakla buruşturup “tamam” derdim “ütü tutar.” KALIN HESAP, İNCE AYAR Neyse gelelim mevzuya... Efendim beşi beş dooçe marktan beş milyon dergi n’apar? Kağıda şu kadar gitse, baskıya şu kadar. Dağıtımı, iadeyi, yırtılanı, ıslananı düş, tanesinde 20 fenik kalsa... Hayır, hayır, hesap o değil ablalar! Bunun hepsi kar olsa gene zarar. Peki kazanç nerde? Tabii ki reklamda! İşte orta direkçi Aenne de bu inceliği iyi kapar, bilerek isteyerek (teammüden diyorlar) lüks tüketime maya çalar. Sayfa sayfa makyaj setleri, boyalar, çamaşırlar, istenmeyen tüyler, kıllar... Bacı bacı, yeme içme epilasyon cihazı al! Kırışıklar için şu krem, noktalar için filan. Sıkın, sürünün... Hemen alın, sürüm sürüm sürünün! Türkün töresi kimin umurunda? İşte yılbaşı sofranız! Ortada hindi, inadına şarap, domuzuna salam... En janjanlı çam süsleri... Pratik Paskalya çöreği, boyalı yumurtalar... Bahar geldi etekler fora, yaz geldi bikini, mayo. Güneşinize göre bronz, kesenize göre yağ... Ve eldivenler serpuşlar... Tüllüsü, tüylüsü, yünlüsü... Dantelden fötr, hasırdan Meksika! Efendim Grace Kelly’nin kıyafetiymiş. Objektife dön sırıt, aynı poz, aynı eda...Ya ne kolay! Sen mantıları götür, onun yaptığı sporları yapma, fistanı giy tamam(!) Ve evimizin yeni sakinleri Pfaff, Singer, Bosch, Braun, Fakir, Tefal, Fa... Hoh hoh ho Hoover, Blapunkt, Siemens, Miele, AEG, Rowenta, Nivea... Doktor Oetker, pastalar ekler... Kühne, Becel, Kraft, Maggi, Kinder. Hazır çorbalar, krem şantiler... Turta örten jeller, jöleler (uzak dursunlar aman) kurabiyelere ekilen renkli kürecikler... Kek kalıpları, kıvam arttırıcılar, tatlandırıcılar... Seç seç al, Made in Germany bunlar... TÜKETİCİ TÜKENENE KADAR Burda’lar Almancılara ısmarlanırdı o zamanlar. Bu yüzden kadınlarımız Schinttbogen fadenlauf, wordere mitte, einreihen auf, umbruch, gummizug, neu gibi kelimelere aşinadırlar. Evet şimdi bunlar kullanılmıyor ama pli, pens, manşet, anvelop, straplez, bluz, şört, tişört, bolero, tunik, vatka, bermuda, süveter, trençkot, ekose, makosen gibi terimler kazık çaktılar... Lisan gitti mi erozyon başlar, ki büyüklerimiz buna “kültür emperyalizmi” diyorlar. Satın al, satın al, kullanmadan bi daha al! Farkında mısınız bilmem. İlk aşıyı Ayşegül ve Barbie ile yapıyorlar. Ayşegül tatilde, Ayşegül Paris’te... Barbie kayak takımlı, Barbie abiyeli, Barbie gecelikli, mini etekli... Örtülü sömürü neyse de, örfümüzü ananemizi bozmasalar. Bakın Avrupalının beyaz gelinliği nasıl da girdi hayatımıza? Papazkarası redingotlar ona keza... Yaa, hani Anadolu’da gelin ata binerdi de, başına “al duvak” atılırdı filan... Üç etek, bindallı, yelekmiş, cepkenmiş... Bazlamalarımız gözlemelerimiz varmış bizim, helvaymış, gömbeymiş, şerbetmiş... Çöküntü başladı mı fren tutmuyor. Valla Burda bile ağırbaşlı kaldı son yıllarda. Şimdi varsa yoksa daracık kot, yaşlısının gencinin üstünde bi karış fanila... Estetikten de nasipsizler, yağlarını mı sergiliyorlar acaba? AKLINA MI GELİRDİ Aenne hırslı bir kızdır ama bir imparatorluk kuracağı aklına bile gelmez o yıllarda DERGİ AL, TERZİ OL! Burda dergileri basittir, kolay anlaşılır. Kadınları tek derste “terzi” yapar.
Kapat
KAPAT