BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Çıraklığı hiç bitmeyen USTALAR

Çıraklığı hiç bitmeyen USTALAR

Geçtiğimiz hafta, Kültür Üniversitesi’nin Dünya Tiyatrolar Günü kapsamında salonunu açtığı Kedi tiyatrosunun “Pazar Günkü Cinayet” adlı oyununun prömiyerine katıldım. Oyunda Haldun Dormen, Deniz Gökçer ve Deniz Türkali’nin yanı sıra, Gazi Şeker, Hilmi Özçelik ve Eda Gülten gibi genç sanatçılar var. Hoş bir komedi.



PAZAR KAHVESİ Betül Altınbaşak betul.altinbasak@tg.com.tr DENİZ GÖKÇER Annem, çocuğum da çok önemli; ama tiyatro benim zevkle yaptığım işim. Mesleğime âşığım.. Bu işi yapmak isteyen gençler de unutmamalı; tiyatro manen doyurur. Onun için bu işi önce severek yapmak gerekir. Çok oyun izleyip diksiyonlarına dikkat etsinler. Çünkü Türkçe çok bozuldu... HALDUN DORMEN “Hayat biçimim” demek istemiyorum; ama benim hayatım tiyatro. Ailemde tiyatrocu, sanatçı yoktu; ama ben tiyatroyla doğdum. Ve hep en iyisini yapmaya çalıştım. Asla unutulmamalı; hayat çok değerli, mutlaka işiniz için fedakârlıklar yapmalısınız ve ne olmak istiyorsanız en iyisi olmalısınız. Sunuş Geçtiğimiz hafta, Kültür Üniversitesi’nin Dünya Tiyatrolar Günü kapsamında salonunu açtığı Kedi tiyatrosunun “Pazar Günkü Cinayet” adlı oyununun prömiyerine katıldım. Oyunda Haldun Dormen, Deniz Gökçer ve Deniz Türkali’nin yanı sıra, Gazi Şeker, Hilmi Özçelik ve Eda Gülten gibi genç sanatçılar var. Hoş bir komedi. Otuz yıllık karısının izni olmadan radyonun sesini bile açamayan kılıbık bir adamın adı cinayete karışıyor. Kimse kocası katil olsun istemez ama; oyun, kocasının pısırıklığından sıkılan eşinin gözünde birden devleşen Bay Zahn’ın değişimini ve Bayan Zahn’ın “cinayet zanlısı” dahi olsa kocasını kahraman gibi görüp hayran bir aşığa dönüşmesini, kısacası terlik ve hırkadan, çılgın bir gösterişe geçiş yapan otuz yıllık evliliğin hikâyesini anlatıyor. İlginç bir son ile de bitiyor... Haldun Dormen, o kadar içten, o kadar kendinden emin ve hayat dolu ki... Dile kolay 55 yılı aşkın bir süredir oynuyor, yönetiyor, dersler veriyor. Gönül yaşı o kadar genç ki hâl böyle olunca beden de uyum sağlamış sanki. Dormen Hocanın , “Bernard Shaw’dan aktardığı anekdot geliyor aklıma onunla konuşurken. Usta yazarın, 90. yaş gününde kendisiyle röportaj yapan genç bir gazetecinin, “ dilerim 100. yaş gününüzde de röportaj yaparız” demesi üzerine, “neden olmasın gayet dinç görünüyorsunuz “ cevabını verdiği bilinir. Ya diğer konuğum? Deniz Gökçer... Hâlâ çok zarif, hâlâ çok güzel... Mesleğine âşık. Belki de o yüzden gözlerinin içi bu kadar içten gülüyor. Büyük usta Cüneyt Gökçer’in yetiştirdiği başarılı bir isim. “Babamdan gelen bir övgü yüzlere binlere bedeldi” diyor hocaların hocasını anlatırken, yeşil gözlerinde her zamankinden farklı bir gururla... Girişimden de anladığınız gibi, bu haftaki konuklarım tiyatronun piri, iki dev isim; ustaların ustası Devlet Sanatçısı Haldun Dormen ve Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Deniz Gökçer. Buyurun efendim, yılların süzgecinden geçmiş, sıcacık sohbetimize. B.A. >> Tiyatro nedir sizin için? H.D: Her yerde söylendiği gibi , “Hayat biçimim” demek istemiyorum; ama benim hayatım tiyatro. Ailemde tiyatrocu, sanatçı yoktu; ama ben tiyatroyla doğdum. Nasıl doğdum onu da bilmiyorum; fakat sanırım, ailemin, sanata, sinemaya, tiyatroya, müziğe olan ilgisinin etkisi büyük. Sanat sevgisi bana onlardan geçti. Sinema tiyatro, şov dünyası vardı aklımda. Önceliğim de sinemaydı . İyi bir tiyatro eğitimi alıp sinemaya öyle başlamalıyım diye düşündüm. Yale Üniversitesi’ne gittim. O dönemde tiyatro bölümü olan sayılı üniversitelerden biriydi. Sinema da yaptım ama tiyatronun içinde kaldım. D.G: Annem, çocuğum da çok önemli; ama tiyatro benim aşkla, zevkle yaptığım işim. >> Cüneyt Gökçer gibi bir ustanın kızısınız, oyunculuk genlerinizde var... D.G: Evet, ama başlangıçta ne babam istedi oyuncu olmamı ne de annem. Naif bir çocuktum. Babam yorucu bir meslek olduğu için tiyatroyu aklıma sokmak istemedi. Ama anne de baba da tiyatrocu olunca haliyle etkileniyorsunuz. Evde oyun ezberler, birlikte çalışırlardı. Ben de hep onları dinler, izlerdim. Öte yandan tiyatronun yalnızlığını da çok çektim. Turneler olurdu, biri bir yere, diğeri başka bir yere giderdi. Bana da hep “ bak işte tiyatro böyle bir şey , çok zorlanırsın “ derlerdi. Ben de o yıllarda, “ asla tiyatrocu olmayacağım derdim. Ankara maarif kolejine gidiyordum, bir film izledim. Bale sahneleri çok hoşuma gitti ve konservatuara giderek 6 yıl bale eğitimi aldım. Ancak kötü bir kaza geçirdim, düştüm ve belimden bir rahatsızlık geçirdim. Doktorlar birkaç yıl bale yapmamın doğru olmayacağını söylediler. KAZA VE TİYATRO >> Böyle bir kaza tiyatroya geçişinize sebep mi oldu? D.G: Evet. Ben de o zaman sınavlara girip tiyatroya geçmeye karar verdim. Babamdan gizli sandık odasında çalıştım. İzin vermez diye korkuyordum. Babam bir otoriteydi. Çok çekiniyordum ondan. Fark etti tabii ve “seni sınava girmeden ben bir göreyim , en azından gir ya da girme derim, beni de mahcup etme” dedi. Seyretti, sonra da , “ben hiç karışmıyorum, sonra babası çalıştırdı derler” dedi. >> Ne oynadınız? D.G: Juliet’e çalıştım. Hep oturarak oynadım. Ama çok duygulanarak, ağlayarak, hissederek oynadım. Sadece “elveda” derken ayaktaydım. 10 ile girdim, 10 ile mezun oldum. Çok başarılı bir öğrenciydim. Her şerde bir hayır vardır denir ya; bale derken tiyatroya yöneldim, çok da iyi oldu. Tiyatronun yaşı yok. Her daim sahnede olabilirsiniz. Baştan ailem de ezilirim diye korktu ama sonra onlar da iyi olmuş dediler. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümü’nü bitirdim. Devlet tarafından İngiltere’ye gönderildim ve Londra’da bir süre kendi mesleğimle ilgili araştırmalar yaptım. Döndükten sonra da bir süre hocalık yaptım. Bugüne kadar pek çok rol oynadım. Hâlâ da devam ediyoruz. >> Bir oyununuzda da MS hastalığına dikkat çekmiştiniz. H.D: Evet. Gen İlaç destek verdi ve alanında uzman bir hekim kadrosunun da yardımıyla güzel bir oyun ortaya çıktı. MS Hastalığı ile ilgili farkındalığın artırılması ve bu hastalığa yakalanmış kişilere destek verilmesi için bir MS hastasının güncesi niteliğinde “sil baştan” adı altında bir oyun yazdım ve sahneye koydum. Bu oyun beni çok mutlu etti, çünkü MS hastalarına umut oldu.. Ayça Varlıer, Göksel Kortay, Nuri Gökaşan , Gazi Şeker, Hüseyin Gülhuy, Nebi Bilgi gibi çok değerli bir kadro var oyunda. Oyun Ayça Varlıer’in söylediği bir şarkı ile bitiyor. Oyunu izleyen MS hastaları ve doktorlar, finalde ‘Merhaba Hayat’ adlı şarkıyı koro halinde söylediler. >> Şimdi ve geçmiş hakkında ne düşünüyorsunuz? H.D: Ben geçmişi pek düşünmem sadece bana faydası olacak kadar düşünürüm. Benim için önemli olan bugünü yaşamaktır. Göksel Kortay’ın benim için söylediği çok güzel bir sözü vardır “O elektrik düğmesini kapatır bir daha arkaya bakmaz” der. Bir şeyler bitince kapatırım, çekilirim. Tiyatroyu kapatmaya karar vermişsem, kapatırım. Önüme bakarım. Bugün ve gelecek beni daha çok ilgilendiriyor. >> Çok dinamiksiniz. H.D: Hayat sevincim çok yüksek . İnsanları çok seviyorum. Ben yaşamaktan büyük tat, zevk alıyorum. Hep insanların barış içinde yaşaması için uğraştım , bir dargınlık varsa daima arabulucu oldum. Herkes dostumdur benim. Bir tiyatroya gittiğimde orada kavga olmaz. Fatih Aksoy, Dadı dizisinin prodüktörü, çekimlerde derdi ki “sen gelince su gibi duruluyor ortalık , ekipte hiç olay çıkmıyor”. D.G: Tiyatro çok heyecanlı bir iş ve bu işin heyecanı zinde tutuyor insanı. >> Bugünün tiyatroları ve halkın ilgisi nasıl? H.D: Bugün insanlar tiyatro bitti diyorlar ama ben katılmıyorum. Televizyonlar belki insanların tiyatroya gitme oranını düşürüyor ama yine de geliyorlar. İnsanlar eskiden tiyatroya en güzel kıyafetlerini giyer gelirdi. Şimdi daha rahat kıyafetlerle gelip, oyun izliyorlar. Bence tiyatroya saygısız oldukları için değil, bir sanatı izlemeye geldikleri için rahatlar. Tiyatro daha halka indi ve bence bugünün izleyicisi daha bilinçli. >> Çok başarılı gençler var sahnelerde... H.D: Evet... gençler arasında o kadar başarılı sanatçılar var ki, şaşırıyor insan. Yönetmenler çok başarılı, kostüm, dekor tasarımcıları fevkalade başarılı... Bazı oyuncularımıza, yönetmenlerimize bakıyorum , her yerde oynayıp birçok ödülü alacak başarıya sahipler. Problem tiyatro binalarımızda; ne seyircide, ne de oyuncuda. Maalesef teknik donanımımız yeterli düzeyde değil. Salonlar çok yetersiz. Kaliteli ve büyük salon sayısı çok az. Bana göre salon teknik donanım şartlarının iyileştirilmesi lazım . D.G: Gençlerin tiyatroya çok ciddi ilgisi var, bu durum benim de çok hoşuma gidiyor. Bazı gençler o kadar idealist ki, diziden aldıklarını tiyatroya koyuyorlar. BAŞARI, ÇALIŞMAKTIR >> Hayat mı tiyatronun yoksa tiyatro mu hayatın içinde? H.D: “Hayat tiyatrodur” denecek kadar fanatik bir cevap veremem. Tiyatro hayatın içindedir. Hayat insanlarla barış içinde yaşanması gereken, insana verilmiş güzel bir armağandır. Paylaşmak çok önemli hayatta. Ben duygularımı, maddi-manevi unsurlarımı hep paylaştım. Şuna inanıyorum ki, hayatta ancak paylaştığınız sürece mutlu oluyorsunuz ve insanları sevince hayat güzel oluyor. >> Başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz? H.D: Başarı benim için çalışmak, çalışmak ve yine çalışmaktır. Azminizden vazgeçmemektir. Benim “olmak ya da olmak “ diye bir kitabım var. Hayatta daima olmak zorundasınız. İnişler çıkışlar her zaman olur ama azimle hayata tutunmak gerekir. Ben öğrencilerime daima olmak , çalışmak , üretmek diyorum. “Olmamak” benim hayat felsefeme uygun değil. .... >> Cüneyt Gökçer’in kızı olmak nasıl bir duygu? D.G: Mezun olduğumda ilk oyunum Kireçli Bahçe’ydi. Turneye çıkacaktık. Ben de “ah baba bir ay turne var” diye sızlandığımda, “sus bakalım, tiyatro bu, gideceksin tabi.” dedi. Cüneyt Gökçer, babam olmasının dışında benim öğretmenim, genel müdürüm , rejisörüm, partnerimdi. Sahneye çıktığım zaman babamın beni beğenmesi, yüzlerin, binlerin beğenmesinden çok daha önemliydi. Çünkü onun görüşüne çok inanıyordum. Eğer babam beğenmemişse ölür biterdim, beğenmişse de uçardım. Bu işin çok ciddi bir iş olduğunu ondan öğrendim. Babamın hayat biçimi tiyatroya göreydi, benim için bir örnekti ve onun izinden gitmeye çalışıyorum. İŞİNİN EN İYİSİ OLSUNLAR >> Babanızın karşısında ilk oyununuz çok heyecan vermiştir sanırım size. D.G: Hem de nasıl... Ama Kireçli Bahçe’den hiç unutamadığım komik bir hatıram var. Oyunda, anne-babasından fazla ilgi görmemiş, problemli bir kızı oynuyordum. Her sahnede oyuna güzel tavuk butları geliyordu. Diksiyonu bozar diye de yemiyorduk ama benim de gözüm kalıyordu butlarda. Bir oyunda, ben artık bugün bu butlardan yiyeceğim dedim. Henüz 20 yaşındaydım. Oyunda ışıklar söndü , ince perde indi. Butu aldım hart diye bir ısırdım, bir baktım en öndeki Kazım Gülek’le göz göze geldim. Aman nasıl mahçup oldum, anlatamam. Babam “neyse rolün karekterine çok aykırı değil” demişti. >> Okuyucularımıza ne demek istersiniz? H.D: Olmak ya da olmak... Bu yaşımda hâlâ bu kadar koşturuyor, işime tiyatroya bu kadar bağlı kalabiliyorsam, bu hâl “olmak” düşüncesine olan inancımdandır. Hayat o kadar değerli ve bir o kadar da kısa ki mutlaka ve mutlaka istedikleri iş uğruna fedakârlıklar yapsınlar ve ne olmak istiyorlarsa en iyisini olmaya çalışsınlar. D.G: Ben özellikle oyuncu olmak isteyen gençlere birkaç şey söylemek isterim. Tiyatro manen doyurur. Onun için bu işi önce severek yapmak gerekir. Bu işi çok ciddiye alsınlar, çok oyun izlesinler, bir de diksiyonlarına çok önem versinler. Türkçe çok bozuldu. Bir tiyatro sanatçısı, dilini çok iyi kullanabilmeli.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT