BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > BATI’DA IRKÇILIK KORKUSU

BATI’DA IRKÇILIK KORKUSU

Hiçbir mantığı ve kabul edilebilir tarafı olmayan ırkçı düşünceler kültürel düzeyi yüksek kabul edilen bu gençleri kendine her şeyden çok cezbediyor



Medenî dünyanın vahşi çocukları Hiçbir mantığı ve kabul edilebilir tarafı olmayan ırkçı düşünceler kültürel düzeyi yüksek kabul edilen bu gençleri kendine her şeyden çok cezbediyor. Giderek güçleniyorlar Irkçılığın sadece “aşırı sağ” olarak adlandırılan nispeten dar kesimlerde olduğu inancı da gerçeklerle bağdaşmıyor. Nitekim yüzde 27 oyla Avusturya’da ikinci büyük parti haline gelen Haider’in Özgürlükçüler Partisi’nin durumu bunu yansıtıyor. Her ne kadar sadece küçük bir azınlık, açıkça ırkçı örgütlere üye olmaktan ya da bu yönde şiddete başvurmaktan çekinse de, toplumun büyük kesiminde yabancılar hakkında yıkılması zor oldukça kötü önyargılar bulunuyor. Bir Birleşmiş Milletler raporuna göre, Avrupa’da ırkçı ve yabancı düşmanlığı güden düşünceler toplumun büyük bir kesiminde giderek artıyor. 1988 yılında yapılan ankete göre, her üç Avrupalı’dan biri, başka bir milliyete veya ırka sahip bir kişinin ülkesinde yaşamasını “rahatsız edici” buluyor. Yine ankete katılanların içerisindeki “büyük bir azınlık” göçmenlerin varlığının gelecek için kötü bir işaret olduğuna inanıyor. Nispeten bir çok Avrupalı, göçmenlerin uğradıkları saldırıları onaylamasalar da ekliyorlar, “Bütün bunlar haddinden fazla göçmenin bulunmasından kaynaklanıyor.” Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sırasında yapılan katliamlardan sonra ırkçılığın kesin olarak bittiğini düşünmenin ne kadar yanıltıcı olduğu, giderek daha fazla anlaşılmaya başlıyor. Irkçı yönelimleri ortaya çıkaran olaylar artık sık sık yaşanıyor. İşte bu noktada şu can alıcı sorunun cevabını bulmak gerekiyor: Neden ayrımcılık ya da ırkçılık dünyanın en fazla gelişmiş, eğitimli, hatta zengin bir humanist tarihe sahip olduğunu iddia eden bu köşesinde görülüyor? Daha önce de belirttiğim gibi, batılı entellektüeller buna ciddi bir açıklama getirebilmiş değiller. Gerçi ırkçılık sadece Batı Avrupa’da görülen bir olgu olmasa da, sanırım batıda ya da batının ulaştığı yerlerde görüldüğü rahatlıkla söylenebilir (ABD ve Güney Afrika gibi). Batıda ırkçılığı önlemek için yapılan çalışmalar eğitim sistemine odaklanmış durumda. Bununla birlikte ırkçı fikirlerin bu derece yaygınlaşmasında eğitimin büyük payı olduğu kolay kolay iddia edilemez. Çünkü eğitim sisteminde bu tür yönelimlere yol açacak unsurların bulunmaması için büyük çaba sarfediliyor. Bu konuda yapılan son araştırmalar, ırkçı duyguların, aileler tarafından çocuklarının yetiştirilmesi sırasında çoğu kez bilinçsiz, kimi zaman ise bilinçli olarak aktarıldığı meselesine odaklanmış durumda. Bu araştırmalardan bazılarına göre çocuk büyütülürken ahlaki ve fiziki olarak “mükemmel” olduğuna inandırılarak büyütülüyor. İleride bu duygular kendisini “farklı” olarak hissetmesi için “hedefler” aramasına yol açıyor. Yine “eğitimli” Avrupalıların, batı medeniyetinin dünyanın geri kalan kısmını sömürgeleştirmesi suçundan sıyrılmak için “Sosyal Darwinizm” düşüncesine sarıldıkları ve bunun da ırkçı fikirleri beslediği belirtiliyor. Özgür toplumlar, toplumun çoğunluğunun paylaşmadığı düşüncelere dahi ifade özgürlüğünü temin etmeye çalışır. Bu yüzden batılı toplumlar, ırkçı fikirler ile ırkçı şiddet arasında dikkatli bir ayrıma gitmek zorundalar. Bununla birlikte şurası neredeyse kaçınılmaz ki nefret dolu ırkçı söylemler şiddet eylemlerini körükleyecektir. Geçtiğimiz yıllarda, Batı Avrupa’da Türkler’in de dahil olduğu bir çok etnik azınlık üyesi, kundaklama, bombalama, dövülme, aşırı kimlik kontrolleri, sözlü tehdit ve mezarlıklarının dağıtılması gibi saldırılara maruz kaldı. Fransa’da meydana gelen bir olayda 6 genç, beş çocuk babası bir Tunuslu’yu döverek öldürdü. Suçluları yakalayan polislerden biri gençlerin soğukkanlılıkla “suçlanmayı gerektirecek hiçbir şey yaptıklarına inanmadıklarını” söylemeleri karşısında adeta şok olduğunu belirtiyordu. Yine benzer bir olayda, üç Fransız genç bir yabancı çocuğu “eğlenmek için” vurarak öldürdüklerini söylediler. Faslı bir genci öldürdüğü gerekçesiyle sorguya alınan bir başkası ise kendini şöyle savunuyordu: “Üzgünüm çünkü karşımdakini bir Çinli zannettiğim için ateş açtım.” İtalya’da ise 200 kişilik maskeli bir grup, beyzbol sopası ve demir çubuklarla bir kasaba merkezine saldırdılar. Burada yakaladıkları bütün siyah ve çingeneleri feci şekilde dövdüler. İngiltere’de Bangladeşli hamile bir kadın, ırkçı gençlerin, üzerine köpek atması sonucu bebeğini düşürdü. Almanya’da ise bir Türk çift ile çocuğunu, evlerini kundaklayarak öldüren 19 yaşındaki genç, böyle bir vahşeti gerçekleştirmesinin nedeni olarak, sadece “yabancılardan nefret etmesini” gösteriyordu. KÜÇÜKLER DE HEDEFTE Irkçıların saldırılarından sadece yetişkinler değil, çocuklar da nasibini alıyor. Göçmenlerin ve diğer azınlık gruplarının çocukları, ırkçı holiganlar tarafından sık sık tacizlere uğruyorlar. Evlerinde “tehdit” telefonları alan çocukların, posta kutularına ırkçı broşürler bırakılıyor ya da içlerine benzin dökülerek tutuşturuluyor. İngiltere’de, çocuğuna küfür edildiğine, eve gelirken üzerine taş atıldığına ya da kapısına insan dışkısı sürülmesine sık sık şahit olan ve artık bu tür olayları “normal” kabul etmeye başlayan Asya kökenli bir anne, çocuğuna artık bıçaklar atılmaya başlaması üzerine polisten yardım istedi. Nazi toplama kamplarının utancı hâlâ taze olmasına rağmen, Yahudi düşmanlığının da giderek arttığı görülüyor. Yahudi mezarlıklarının duvarlarına sloganlar yazılıyor, mezarlıklar açılarak dağıtılıyor. Öğrencilerine, mezarlıklara karşı bu şekilde düzenlenen saldırıların 1949 Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne aykırı olduğunu söyleyen bir öğretmen, evini basan iki saldırgan tarafından iyice dövüldü. Irkçılığın kökeni... Bu konuda çok değişik görüşler bulunuyor. Ama sanırım tümü ırkçılığın altın çağı olarak bilinen 19. yüzyılda yaşamış Batılı bazı düşünürlere dayandırılabilir. Her ne kadar bunu çok eski devirlere götürenler var ise de, ırkçı şiddetle, tarihte bazı zalim imparatorlukların yaptıkları kıyımları ayırd etmek gerekiyor. Nitekim sonunda “şizofrenik” bir milliyetçiliğe dayansa da Miloşeviç Sırbistanı’nın etnik Arnavutlara karşı gerçekleştirdiği katliamlar, bir nevi sınır kavgası şeklinde algılanabilir. Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki sınırlar kimi noktalarda çok fazla belirgin olmasa da, ırkçılık temelde belirli bir insan topluluğunun diğerlerine karşı “doğuştan” ve “değiştirilemeyecek” üstünlüğü olduğunu savunur. (Yani Sırplar, Arnavutlar’ın bir ülkeye sahip olmasına karşı değiller, yalnızca Kosova’nın sahibi olarak kendilerini görüyorlar.) Irkçı düşünüşlerin, batının dünyanın geri kalan kısmını sömürgeleştirmesi ile aynı dönemde çıkması tesadüf değildir. Irkçılık, ezeli olarak üstün olduğuna inanan batı insanının, diğerlerini uygar hale getirmek için sömürgeleştirmesine hak tanıyan pespaye bir düşünüştü. Charles Darwin, insanoğlunun zaman içerisinde gelişimlere tabi olduğunu ve Avrupalı beyaz ırkın bu evrimin en üst aşamasına ulaştığını iddia ediyordu. Joseph-Arthur de Gobineau ise beyaz ırkın üstünlüğünü hatta beyazlar içerisinde de ari ırkın en yüksek medeniyet seviyesine eriştiğini söyledi. Onu takip eden İngiliz asıllı olmasına rağmen Almanya’da yaşayan Houston S. Chamberlain ise uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu savundu. İlk bakışta bu hezeyanların ciddiye alınmış olamayacağını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü Adolf Hitler, Nazi ırkçılığının dayandığı siyaset felsefesini bahsettiğim son iki düşünürden etkilenerek oluşturduğunu belirtecekti. Gerçekler doğrulamıyor İstatistiklere bakıldığında Avrupa toplumunda göçmenlerin ülkelerini “istila” ettiklerine dair düşüncelerin pek doğruluk payı bulunmadığı görülüyor. 1987 yılında Avrupa Topluluğu’na bağlı 12 üye ülkede yaşayan 320 milyon kişiden sadece yaklaşık 30 milyonu göçmendi. Fakat bu rakamı biraz daha deştiğinizde şununla da karşılaşıyorsunuz: Bu 30 milyon kişinin büyük çoğunluğu bir başka AT ülkesinden veya gelişmiş ülkeden göç edenlerden oluşuyor. Yani ırkçı saldırıların hedef aldığı “Üçüncü Dünya Ülkeleri”nden gelen göçmenlerin sayısı ise yalnızca 8 milyon. Bu da toplam nüfusun yüzde 2.5’unu teşkil ediyor. Göçmenlerin genellikle şehrin aynı bölgelerinde oturmayı seçmesi bir istila görüntüsüne yol açıyor olabilir. Dünyanın eğitim düzeyi en yüksek ülkelerinde, gençlik ırkçı hareketlerin odak noktasında DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT