BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir Arab’ın Türk ise, hem sağ gözü, hem sağ elidir”

“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir Arab’ın Türk ise, hem sağ gözü, hem sağ elidir”

Mehmet Âkif Ersoy, SAFAHAT isimli meşhur eserinin Hakkın Sesleri bölümünde, failâtün, failâtün, failâtün, failün vezniyle böyle söylüyor. Elbette çok doğru söylüyor. Âkif, bizim Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimizin, en büyük âbide şahsiyetlerinden biri.



Mehmet Âkif Ersoy, SAFAHAT isimli meşhur eserinin Hakkın Sesleri bölümünde, failâtün, failâtün, failâtün, failün vezniyle böyle söylüyor. Elbette çok doğru söylüyor. Âkif, bizim Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimizin, en büyük âbide şahsiyetlerinden biri. Âkif’e büyük bir öfkeyle saldıranlar, onun mükemmel bir Müslüman olmasından rahatsızlık duyanlardır. Laikliği dinsizlik veya İslâm düşmanlığı şeklinde anlayanlar, Müslüman halkımıza da: “Gericiler, Atatürk ve İnkılâb düşmanları, yobazlar, örümcek kafalılar...” diye saldırmaktadırlar. Kur’andan “Çöl kanunu” diye bahsedenler, Müslümanlıktan korkanlar, kopanlar, Arapları hiç sevmemektedirler. İngiltere, Fransa, Rusya... için Arap topraklarına yerleşmek, Araplarla birlikte çalışmak, Arap yarımadasından istifade etmek “gericilik, yobazlık, inkılâp düşmanlığı değildir.” Ama bizde Âkif gibi düşünmek: Atatürk düşmanlığıdır. Türkiye’yi Orta Çağ karanlığına götürmek demektir. Ben, Türk-Arap münasebetlerini iyi okumaya çalıştım. Burada, bu uzun ve önemli konuyu, yüz kere, özetleyerek yazıyorum: Biz, Araplarla Yavuz Sultan Selim devriyle birlikte 403 yıl, âdeta iç içe, yan yana yaşadık. Camilerimizde 400 yıl Araplardan hep “Kavm-i necip“ yani asil, soylu, temiz kavim diye bahsettik. Mekke demedik. Mekke-i mükerreme, Medine demedik: Medine-i münevvere, Şam demedik. Şam-ı şerif dedik. Ana gibi yâr olmaz, Bağdat gibi diyâr olmaz! iddiası bize aittir. Padişahlarımız kendilerini Hâkim-ül Harameyn diye değil, Hadim-ül Harameyn yani mübarek, mukaddes toprakların hâkimi değil, hizmetçisi olarak gördüler, gösterdiler. Biz 400 yıllık beraberliğimiz esnasında Arab’a “gözünün üzerinde kaşın var” demedik. Araplar da tarihlerinin en huzurlu asırlarını, bizimle birlikte olduklarında yaşadılar. Peki sonra ne oldu da bu iki dost kavim arasına düşmanlıklar girdi. Türkiye’de niçin birtakım kimseler, köpeklerine Arap ismi koydular! Sonra neden aramızda: “Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü!“ hükmü yaygınlaşmaya başladı? 1983 yılında Mekke-i mükerremede dinî kitaplar ve esanslar satan Erzurumlu Mustafa Mehmet Efendiden bizzat dinledim. Bana dedi ki: “İngilizler, Araplarla aramızı açmak için etrafa yaydılar ki, Türk askerleri altınlarını bağırsaklarında saklıyorlar. Araplar bu rezil iddiaya inanmışlar. Bizim askerlerimizi pusuya düşürüp bıçakla karınlarını deşmişler. Askerlerimiz daha ölmeden bağırsaklarını çekip yere dökmüşler. Sonra avuçlarıyla bağırsakları kontrol edip altın aramışlar. Bulamayınca ikinci, üçüncü askerimizi parçalamışlar. Bunları bana, o hadiselere şahit olan Araplar anlattılar!” Mekke Emiri Şerif Hüseyin, İngilizlerle bir olup Mehmetçiğimizi arkadan vurmasaydı, Türkiye’de Araplara karşı yanlış ve çirkin davranışlar olur muydu? Haydi bir örnek daha vereyim: Biz, Saddam zulmünden kaçan 400 bin Kürt’ü, topraklarımızda bir yıl misafir etmedik mi? Şimdi devletimizi yıkmak isteyen gafiller ve hainler ordusu Irak’ta barınıyor. Talabani de “Türkiye’ye bir kedi bile vermem!” diyor. Neden? Çünkü ateş yakar, su boğar, yılan sokar. İnsanlar da karakterlerine göre davranırlar.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT