BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Yazık oldu Kezban’a!”

“Yazık oldu Kezban’a!”

Recep köyüne döndüğü gün çevrenin yaşlıları hemen tanımıştı kendisini. O hapse girdiği zaman yeni doğmuş olanlar, yirmi yaşında koca delikanlı, genç kız olmuşlardı. Yabancılık çekmişti adam ilk geldiğinde.



Recep köyüne döndüğü gün çevrenin yaşlıları hemen tanımıştı kendisini. O hapse girdiği zaman yeni doğmuş olanlar, yirmi yaşında koca delikanlı, genç kız olmuşlardı. Yabancılık çekmişti adam ilk geldiğinde. Elinde onca senenin ardından kalan bir tahta valizle inmişti meydana. Önce kahveye doğru yürümüştü ağır adımlarla. Değişmişti mezra. Yirmi yıl öncesinin Kuyulu’su değildi artık bulunduğu yer. Sağlık ocağı yapılmış, okul yapılmış, değişmişti. Bir çay içmişti önce kahvede... Yaşlılarla konuşmuştu. Hepsi geçmiş olsun dileklerini iletmişlerdi kendisine. Kahveci Osman sırıtmıştı onu görünce: - Vay, Recep! Zaman dediğin ne ki? Geçti gitti işte... Hoş gelmişsen... Alaylı bir sırıtışla teşekkür etmişti. Osman çayını getirip masaya çöreklenivermişti hemen: - Seninki gitti buralardan... Recep kaşlarını kaldırmıştı: - Kim, Kezban mı? - Yok yahu, bırak o garibi. O aklını yitirdi artık. Hiç konuşmuyor. Tek kelam çıkmıyor ağzından. Her gün elinde koca bir sopa dağlara çıkıyor. Konu komşu bakıyor zavallıya. Çok yaşamaz gibi. Ölür. Görsen tanımazsın. Öyle bitti garip! Benim dediğim Hıdır’ın karısı Dilan. Aldı çocuklarını, sattı savdı. Ağa da yardım ettiydi Allah rahmet eylesin. Recep iki yudumda bitirmişti çayını. Ağzını elinin tersiyle kurulayıp cebinden bir sigara çıkartıp bir tane uzattı Osman’a: - Yak hele bir tane cigara... Geç Dilan’ı, alıp veremediğim yok onunla... Demek Kezban kendini kaybetti ha? Başını salladı Osman sigarasından çektiği nefesin keyfiyle: - He ya! Her gün sabahın köründe çıkıp gidiyor. Taa öğlende bulunup geliyor. O bir şey değil. Yirmi yıldır tek kelime çıkmadı ağzından. Çocuklar dilsiz nine diyorlar ona. Yazık oldu Kezban’a be! Garip zavallı. Recep ses etmedi. Bu son cümlede biraz da kendine pay çıkarmıştı. Sigarasını söndürüp tahta valizini aldı: - Hele ben gidip bir bakayım... Ağır ağır yürümüştü meydandan eve doğru. Çevrede bilmediği yeni simalar vardı. Kimsenin kalkıp başka yerlerden buralara göçecek hali olmadığına göre bunlar kendi hapse giderken küçük olan çocuklardı muhakkak. Büyümüşler, evlenip çoluk çocuğa karışmışlardı. Kezban’ın evi mezranın çıkışına yakındı. Yaklaştıkça ufak bir tedirginlik belirmeye başladı yüreğinde. Nasıl karşılanacağını bilmiyordu. Baksana Osman “yarı deli” oldu demişti. Deli insanın ne yapacağı belli mi olurdu hiç. Kapıyı çalmadan önce duvara dayalı bir tahta parçasını aldı eline. Saldırıya falan uğrarsa kendini korurdu hiç olmazsa. Kapıya iki kere vurdu hızlı hızlı: - Kezban, Kezban, ben geldim... Hiç ses seda yoktu. Bir kere daha denedi. Birden arkasında bir ses duydu. Genç bir kadın poşusunun altına gizlenmiş merakla sesleniyordu: - Ne istedin amca? - Kezban yok mu? - Yok! Dilsiz nine daha gelmedi. Dağları dolaşır o... Birazdan gelir. Nesi oluyorsun sen? Sırıttı. Kendinden emin bir şekilde böbürlenerek cevapladı: - Kocasıyım ben onun. Genç kadın hayretle bir çığlık attı: - Abooo! Essah mı dersin? - Tabii ya... İnanmazsan yaşlılara sor. Herkes tanır beni... Hafif bir çatırdı duyuldu kapının dışından. İkisi de dönüp baktılar. Kezban uzun, eğri bir sopaya yaslanmış, omuzları kamburlaşmış bir şekilde ağır ağır geliyordu. Kapının ağzında durdu merakla baktı evinin önündeki bu insanlara. Gözleri Recep’in yüzünde dolaştı. Birden açıldı kocaman bir şekilde. Boğuk bir hırıltı döküldü dudaklarından sadece... DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT