BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ona hatalarını söylerken kontrolü kaçırmayalım

Ona hatalarını söylerken kontrolü kaçırmayalım

Bazen kızdığımız anlarda çocuğumuza yaptığımız ikazların etkisini yitirdiğini fark ederiz. Bunun sebebi, her problemi kızarak halletmeye çalışmamız olabilir. Öfkelendiğimizde sesimizin yüksek perdeden çıkması, kontrolümüzü kaybettiğimizin göstergesidir.



> Emre Aygın Her doğru, her yerde söylenmez, sözünü sanırım çok kere duymuşuzdur. Haklı da olsak karşımızdakinin kabahatini doğrudan yüzüne söylemek, davranışı düzeltmediği gibi, beklenmedik gerginlik ve kırgınlıkları da beraberinde getirebilir. Çocuklarımız da kişiliklerini oluşturmaya çalışırken hâliyle birçok hata yapar; bazen kırar, bazen döker... Bu yüzden çocuklarımızın hatalarını dile getirirken tıpkı diğer insanlarla iletişimimizde olduğu gibi, dikkat etmemiz gereken bazı hususlar vardır. Buna göre, ölçüyü kaçırmadan doğru yer ve zamanda gerektiği kadar çocuğumuzu uyarabilmek iyi bir ebeveyn olabilmenin en önemli şartlarından biridir. Eğer bunu başarabilirsek, hem kendimizi strese sokmayız hem de çocuğumuzun iyi bir kişililiğe sahip olmasını sağlamış oluruz. KIZARAK HALLEDEMEYİZ Bazen kızdığımız anlarda çocuğumuza yaptığımız ikazların etkisini yitirdiğini fark ederiz. Bunun sebebi, her problemi kızarak halletmeye çalışmamız olabilir. Öfkelendiğimizde sesimizin yüksek perdeden çıkması, kontrolümüzü kaybettiğimizin göstergesidir. Bu yüzden çocuğumuz sesini yükselttikçe biz sakin konuşmayı başarabilmeliyiz. Normal bir ses tonuyla konuşmak, kararlılığımızı ve kontrolün bizde olduğunu ona iletmenin en iyi yoludur. Bazen de göz göze iletişim kurmak, kurduğumuz cümlelerden daha etkili olabilir. Çocuğumuz hata yaptığında, bir şey söylemeden ona bakarak beden dilimizle “Yaptığın hatanın farkındayım ve bunu düzeltmeni bekliyorum!” mesajını verebilmek önemlidir. ANILARINIZI ANLATIN Çocuğumuza karşı duygu ve düşüncelerimizi dışa vururken kullandığımız ifade tarzı çok önemlidir. Bu konuda uzmanlar, doğrudan, çocuğu suçlamak yerine ben diliyle konuşmanın daha etkili olacağını belirtiyorlar. Örneğin, “Sen ne biçim çocuksun!” yerine, “Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum” ya da “Kardeşine vurman çok kötü bir davranış!” yerine “Kardeşine böyle davranman beni çok üzüyor” gibi... Buna göre, söylediklerimiz doğru olsa da suçlayıcı ifadeler kullanmak, çocuğumuzun bize karşı tavır almasına sebep olabilir. Bu yüzden beden dili kullanmak, çocuğun kendini savunucu duruma geçmeden olaydaki sorumluluğunu düşünmesine imkân tanır. Elbette konu çocuk olunca her şey satırlarda yazıldığı gibi olmuyor. Ancak onların bir yetişkin gibi olgun davranışlar gösterebilmesi için çok erken olduğunu unutmamalıyız. Bu yüzden onlarla iletişimimizde en çok ihtiyacımız olan şey “sabır” olacaktır. Eğer yapılması gerekenleri bildiğimiz hâlde sinirlerimize hâkim olamıyorsak sizlere bir tavsiyemiz var: Hayatta ise anne, baba, abla veya abinizden sizin çocuklukta yaptığınız yaramazlıklarla ilgili anılarınızı onlara anlattırın. O zaman belki, daha anlayışlı ve sabırlı olabiliriz. PENCERELER Utku Öztürk / Emre Erdoğan utku.ozturk@ihlaskoleji.com “Tweetçi” twitter.com/twtci sokaktakiadam Türk usulü tamirat beşe ayrılır: 1: İçini açıp üflemek, 2: Vurmak, 3: Kapatıp açmak 4: Sallamak, 5: Defalarca ctrl+alt+del yapmak. mesutbahtiyar Mutlaka ilk fırsatta görüşelim dediklerimin listesini çıkardım: 2012’de şimdiden 7400 randevum var. burusvilis Tuvaletlerine kasa fişi şifresi koyan Starbucks’a gidip tuvalet kapısına ‘ağaya beleş’ yazmak istiyorum. ismailsenol Kışın geldiğini havadan değil, şortlarıyla UGG çizmelerini birleştiren hanımefendilerden anlıyorum artık. N’olur yapmayın! OfansifStoper Arkadaşlar Muhteşem Yüzyıl’ın finalini söylüyorum; Kanuni 1566 yılında ölecek ve II. Selim tahta çıkacak. Dağılabilirsiniz. kutupzencisi Bu memlekete Cin Ali’den daha fazla hizmet eden biri varsa o da Binali’dir. gökhanbeter Kadınlar erkekler için değil, rakipleri için makyaj yapar. Elif_Safak İlhama ihtiyaç duyduğunda uzun bir yürüyüşe çık, kendinden uzağa. Ve dinle; sokakları, renkleri, insanları, yağmuru. Dinlemek lâzım hayatı. nikitepe Çalışmayı külfet değil de, ibadet bilen ne kadar az insan var. Ve aslında sadece onlar ışık saçıyo. ceriLevis Hani pc başındayken yanıma geldiğinde her dediğine ‘evet’ diyorum ya anne. İnanma o evetlere. Yalnız kalmak istiyorum demek istiyorum sadece. Canım annem. panayirgulu Karşıdan gelen tanıdık birini gördüğünüzde cep telefonunu karıştırıyorsa, o sizi daha önce görmüştür. YAZILI YOKLAMA Soru: Hayalinizdeki okulu yazınız. Cevap: Öğretmenler dersleri beynimize bir makine ile yerleştirse ve her gün Mars ve diğer gezegenlere gezi düzenlense. Soru: Fabl nedir? Cevap: İnsanların hayvan gibi konuşup hayvanları taklit etmesine fabl denir. Soru: İstanbul’un önemini yazınız. Cevap: İstanbul Asya ile Avrupa arasında bir yolgeçen hanı köprüsüdür. HAKKINDA BİLMEDİĞİNİZ 3 ŞEY KAR > Kar, tıpkı tuz ve elmas gibi bir mineraldir. Kar kristallerinin çeşitli şekilleri vardır; fakat hepsi 6 köşelidir. Bu zamana kadar yapılan çalışmalarda, kar taneleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden iki kristal bile bulunamamıştır. > Fısıldamaya lüzum yok; bağırıp çağırsanız da, türkü söyleseniz de bir çığı tetikleyemezsiniz! > Dünyada kırmızı, sarı ve siyah renkte kar yağdığına dair raporlar mevcut. Yalnız, kar yeme alışkanlığı bu renklerde biraz tehlikeli olabilir; çünkü bu renkler polen, volkan külü, is, rüzgârın uçurduğu kum taneleri veya tozdan kaynaklanıyor olabilir. BİLİYOR MUYDUNUZ? Uyuyacağımız zaman sağ yanımıza dönüp yattığımızda, solda olan kalbimize baskı yapmamış oluruz. Bu sayede kalp daha rahat çalışır ve yorulmamış olur; biz de dinlenmiş bir vaziyette kalkabiliriz. GOOGLE ARENA Arama motorlarına göre karşılaştırma Akıllı tahta 460 bin Kara tahta 155 bin AVM 7.1 milyon Bakkal 1,3 milyon Çalıkuşu 1.9 milyon Reşat Nuri 29 bin PAYLAŞIM MERKEZİ Türk tarihinin ilk robotunu, Japonlara hediye etmiştik > İlk Türk robotu, Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vuran Padişah II. Abdülhamid Han tarafından yaptırılmıştır. Tamamı altın ve gümüş kaplamadan olup boyu insan boyu kadar olan “Âlâmet”, 1889 yılında, günümüzde robot teknolojisine öncülük eden Japonya’ya hediye edilmiştir. Dünyadaki tüm robotların dörtte biri Japonya’da bulunmakta. Japonya, 2025’e kadar 3.5 milyon işçinin yerini robotların almasını istiyor. Bu kadar robot aşkı nereden geliyor derseniz; doğum oranının düşük olması, çalışan nüfusun yaşlanması ve asıl sebep: Japonların robotlara olan aşkı. Yapılan bazı anketlerde, Roomba vakumlu temizlik robotuna sahip bazı ev hanımlarının zaman geçtikçe bu robotlara duygusal anlamda çok bağlandıkları, çoğunun bu robotları isimlendirdiği ve hatta robotla temizlik yapacakları yerde -robot çok kirlenmesin diye- bir “ön-temizlik” yaptıkları ortaya çıkmış. İbrahim Cebeci icebeci@ihlaskoleji.com Etkiliyorum Yılda bir defa Bir gün çok samimi bir dostumla sohbet ederken dostum bana şöyle dedi: “Ya kardeşim, o kadar çok özel gün var ki.. Hangisini kutlayacağımızı şaşırdık, bunları ayrı ayrı hatırlamakta ve kutlamakta sıkıntı çekiyoruz. Evlilik yıldönümü, doğum günü, nişan günü, dünya kadınlar günü, sevgililer günü; anneler günü...” O sayarken yoruldu, ben de dinlerken yoruldum. Fakat ilginçtir, bunların çoğu da bayanlarla ilgili. Dostum da şöyle bir fikir üretmiş ve bu fikrini hanımıyla da paylaşmış: “Bunların hepsini bir güne toplasak daha iyi olmaz mı?” Sevgili dostum bu parlak fikrinden sonra kafaya tokmağı yedi mi bilemiyorum; fakat milletçe, çoktan bu günlerin esiri olduk. Nasıl bir mantık, anlamak mümkün değil! Yaşlılar gününde ve özellikle bayramlarda huzurevlerine gidilir ve oradaki yaşlılar ziyaret edilir, sadece 1 günlüğüne onların gönülleri alınır. Peki, onlar oraya niçin terk edildi? Anneler gününde anneye, öğretmenler gününde öğretmene bir çiçek alınır. Çoğu zaman çiçek bizzat da götürülmez, çiçekçiye bir telefon açılır, sipariş verilir, çiçeğin içine de sahte duygulardan oluşan bir pusula ilave ettirilir: “Dünyanın en değerli varlığına...” Bu çiçek ve pusulayla da yıl kurtarıldı zannedilir; ne yılı kardeşim, sen sadece günü kurtardın! Unutmayalım ki bir çiçekle bahar olmaz. Meşhur hikâyedir: “Yaşlı dedenin elleri o kadar titriyordu ki yemek yerken sürekli üstüne başına döküyor, sofra örtüsünü kirletiyor, tabakları kırıyordu. Bundan rahatsız olan anne ve baba bu duruma bir çözüm buldular: Dedeye tahta çanak, kaşık-çatal verilecek. Dede, artık, yer sofrasında ayrı yiyor, hiçbir şey kırmıyordu. Böylece anne daha az çamaşır yıkıyor (Eskiden çamaşırlar daha çok elle yıkandığı için çamaşır yıkamak zor bir işti), tabaklar da kırılmamış oluyordu. Bir gün anne ve babası dışarıdayken çocuk bir tahta parçasını oymaya başladı. Anne ve babası eve gelince çocuklarına ne yaptığını sorduklarında çocukları: ‘Tahta çanak yapıyorum, siz yaşlanınca ben de size bunda yemek vereceğim’ dedi. Anne ve baba bir süre sessizce birbirlerine baktılar. Yaptıklarından utanıp babalarına kendi rahatları uğruna ne kadar ayıp ettiklerini anladılar.” Anneler, babalar, dedeler, babaanneler, anneanneler... Onlar ilgiye ve sevgiye layık; fakat yılda bir kere değil. Daha çok... Ne kadar çok? Fırsat bulduğumuz her daim. Yoksa bir gün, bizim yılda bir defa hatırlamaya çalıştığımız insanların uğradığı akıbetin daha beterine biz de uğrar, bırakın özel günü sadece cenazemizde hatırlanırız.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT