BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tat bulamazsan o da kendi noksanın...

Tat bulamazsan o da kendi noksanın...

Abdülhak Hamid Tarhan devrinin kuvvetli şairlerindendi.. Kendisine “şair-i azam” lâkabı takılmıştı.. Aynı zamanda devlet adamıydı.. Ancak şemali klâsik Osmanlı fotoğrafına uymuyordu.. Çenesindeki top sakalı, yuvarlak ve tek çerçeveli gözlüğüyle “Fransız”ları andırıyordu..



Abdülhak Hamid Tarhan devrinin kuvvetli şairlerindendi.. Kendisine “şair-i azam” lâkabı takılmıştı.. Aynı zamanda devlet adamıydı.. Ancak şemali klâsik Osmanlı fotoğrafına uymuyordu.. Çenesindeki top sakalı, yuvarlak ve tek çerçeveli gözlüğüyle “Fransız”ları andırıyordu.. Abdülhak Hamid, Servet-i Fünun’cu bir şairdi.. Bir başka deyişle, şiiri Arap ve Fars edebiyatından kopartmak isteyenlerdendi.. Recaizade Mahmud Ekrem, Cenap Şahabettin, Tevfik Fikret gibi şairlerle birlikte hareket ederdi.. 1885 yılında Hindistan-Bombay sefiriyken eşi Fatma Hanım hastalanır ve ailece İstanbul‘a dönme kararı alırlar.. Fatma Hanım, uzun vapur yolculuğuna dayanamaz ve Beyrut‘ta vefat eder.. Hanımını çok seven Abdülhak Hamid‘in dünyası yıkılır.. Merhume Beyrut‘ta defnedilir.. Bunun üzerine üstad bugün bile dillerden düşmeyen MAKBER’i yazar.. Makber, daha sonra Rast makamında Mehmet Baha tarafından bestelenir ve “gazel” olarak okunur.. Makber‘i en iyi okuyanlar ise rahmetli Hafız Burhan’la rahmetli Hafız Sami olmuştur.. Yeri gelmişken “Makber”i şöyle bir hatırlayalım; “Her yer karanlık pür-nûr o mevki/.. Mağrip mi yoksa makber mi yâ Râb/.. Ya habgâh-ı dilber mi yâ Rab/.. Rüya değil bu, ayniyle vâki/.. Kabri çiçekten bir türbe olmuş/.. Dönmüş o türbe bir haclegâhe/.. Bir haclegâhe dönmüşse türben/.. Aç koynunu aç, mâ-şukanım ben/..” Abdülhak Hamid daha sonra İstanbul‘a döner ve oldukça hareketli bir hayat sürer, ardından peş peşe evlilikler yapar.. Yıllar geçer, Abdülhak Hamid yaşlanır, hastalanır ve Teşvikiye Şifa Yurdu‘na yatırılır.. Sevenleri ziyaretine gelir.. Bunlardan biri daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış olan Hasan Ali Yücel‘dir.. Abdülhak Hamid hastalığından dolayı çok sıkıntılıdır ve ümitsizdir.. Sorar Hasan Ali Yücel; “Hocam, nasılsınız?..” Abdülhak Hamid, keyifsiz bir biçimde cevap verir; “Tat yok gecesinde gündüzünde, Neyleyeyim bu yeryüzünde..” İfadeden anlaşıldığı gibi üstad hayli bedbindir.. Bu olay 1936 yılında yaşanmıştır ve Hasan Ali Yücel o sıralarda CHP İzmir Milletvekili’dir aynı zamanda da devrin yarı resmi ajansı konumunda bulunan Cumhuriyet Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.. Abdülhak Hamid Tarhan‘la aralarında geçen konuşmayı ertesi gün “tecessüsler” isimli köşesine taşır.. Hasan Ali Yücel‘in yazısını İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy da okur.. Kendisi de hayli hasta olan ve o senenin 27 Aralık günü vefat eden Mehmet Akif, bu yazı üzerine bir şeyler karalar ve talebesine şöyle söyler; “evlâdım al bu zarfı doğruca Teşvikiye Şifa Yurdu’na git, orada yatan Abdülhak Hamid Beye ver!. Acil şifalar dilemeyi de unutma!..” Talebe doğruca Abdülhak Hamid‘in yanına gider ve “efendim, hocam Mehmet Akif, size selâmlarıyla birlikte şifa diledi” der ve zarfı verir.. Abdülhak Hamid, zarfı açar, hem okur, hem de dalar gider.. Şöyle yazmıştır büyük şair Akif; “Tadı vardır ruz-i şebi deryanın, Tat bulamazsan o da kendi noksanın..” Ne müthiş, ne ibret dolu bir ifade.. Tabiî ki anlayana.. Ölmüşlere rahmet.. Kalmışlara selâmet..
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT