BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > EVVEL ZAMAN/ Erkeğin yarısı, karısı

EVVEL ZAMAN/ Erkeğin yarısı, karısı

Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli merhum, terakkînin erkekle sağlandığını, kadınla tamamlandığını söylüyor. Ve ekliyor: “Kadının yücelmesiyle ümmet yücelir, alçalmasıyla alçalır.''



Mart Dünya Kadınlar Günü geride kaldı; ama “kadın hakları” mücadelesi veren örgütler, gazeteci ve televizyon kameramanları ordusunu aylar boyunca peşlerinde koşturacak gibi görünüyor. Çünkü “savaşa, şiddete, yoksulluğa hayır!” sloganıyla başlatılan uluslararası yürüyüş, tâ 17 Ekim’e kadar sürdürülecek. Türkiye’den de bir grup kadın, bu organizasyonda yer alıyor. Yürüyüşün ana sloganına pek bakmayın siz; iş yine dönüp dolaşıp “kadın hakları” vâdisine çekilecektir. Özellikle, “şiddete hayır!” dediklerine göre... Çünkü, “aile içi şiddet”, neredeyse bütün ülkelerin gündeminde. Baltimore’daki John Hopkins Üniversitesi, bugüne kadar yapılmış yüzlerce araştırmayı masaya yatırdı, topladı, tarttı ve sonucu açıkladı: “Dünyadaki her üç kadından biri, az veya çok koca dayağı yiyor.” Bu gerçeği bir sihirli değnekle değiştiremeyeceğinize ve “kadın hakları” alemdarlarının elinde daha yığınla malzeme bulunduğuna göre, bilmem kaç göbek sonrasının insanları da benzeri mücadelelerin seyircisi olacaktır şüphesiz. Gelişmenin iki unsuru Oysa -feministlerin şarlatanlıklarını bir yana bırakın- kadın ve erkek hem birbirlerinin tamamlayıcısı, hem toplumları ayakta tutan iki temel direktir. Bir elmanın iki yarısı hükmündedirler. Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli merhum, yıllar önce şu tesbiti yapıyordu (cümlelerini biraz sadeleştirerek veriyoruz): “Bir ümmet erkeği ile terakkî eder. Fakat bu terakkîyi kadın tamamlar. Terakkîlerin kıvâma getirici unsuru erkek, tamamlayıcısı kadındır. Erkeksiz terakkî yoktur, kadınsız terakkî eksiktir. Kadının yücelmesiyle ümmet yücelir, alçalışıyla alçalır. Kadın erkek ile erkek kadın ile olgunlaşır, yücelir. Erkeğin elbisesi kadın, kadının elbisesi erkektir.” Atalarımız “erkek arslan dişisinden kuvvet alır” demişler. Kadını “erkeğin eşi, evin güneşi” olarak tanımlamışlar, “yuvayı dişi kuşun yaptığını” söylemişler. Ama, meramımıza en uygun, gerçeği en güzel yansıtan atasözümüz şu: “Bir adamın karısı, o adamın yarısıdır.” Ölüme de birlikte gitmek Sözü bu noktaya getirdikten sonra, bir anekdotla bağlayalım: Fransız İhtilâli’nin “Terör” döneminde en fazla yorulan meslek kesimi, herhalde adalet mensupları olmalıdır. Savcılar papağan monotonluğuyla habire “idam” diyor, hâkimler kalem üstüne kalem kırıyor, cellatlar giyotin başından ayrılamıyordu. Yine bir gün, Laveragn adlı subay usulen yargılanmış, savcı bermûtad idam talebini tekrarlamış, hâkim de “olur”unu bastırmıştı. Derken, dinleyiciler arasında bir kadının, çılgınca “Yaşasın kral!” diye bağırmağa başladığı duyuldu. O günlerde, kral taraftarlığı, en ağır suçlardan sayılıyordu. Kadını yaka paça sürükleyip sanık sandalyesine oturttular. Hâkim sordu: - Neden öyle bağırdın?.. Ölüme mahkum edilen subayın karısıydı bu. Başını dikleştirerek cevap verdi: - Kocamı darağacında yalnız bırakmamak için... Vefakâr kadın, kocasını kaybetmekle kendi yarısını kaybedeceğinin idraki içindeydi. Öbür yarısını da o feda ediyordu.Zaten İhtilâl hâkimlerinin işi neydi ki?.. Ha bir eksik, ha bir fazla... Onun idam ilâmını da hemen yazdırıvermekte hiç vicdan sıkıntısı çekmediler. II. Mahmud’u kurtaran kadın 28 Temmuz 1808 günü, Topkapı Sarayı, tarihinin en acı olaylarından birini yaşadı. Harem dairesini basan yirmi kadar azılı sergerde, tekrar tahta çıkarılacağı anlaşılan III. Selim’i şehit etmiş, sonra Şehzâde Mahmud’un peşine düşmüşlerdi. Onu da katledeceklerdi. Caniler, 23 yaşındaki şehzâdenin yanına vardıklarında, karşılarına III. Selim’in iki sâdık adamı dikildi: Anber Ağa ve Hafız İsa Ağa... Bunlar, kılıçlarını çekmiş, saldırganları durdurmaya çalışıyorlardı. Ancak, durum ümitsiz ve vahimdi; çok geçmeden hem kendilerinin hem Şehzâde Mahmud’un ecel şerbetini içmesi kaçınınılmaz gibi görünüyordu. O sırada, hiç akla gelmeyecek bir imdat yetişti. Harem gediklilerinden Cevri Kalfa, sevgili şehzâdesinin elden gitmekte olduğunu görünce, hamam külhanından bir tas kül alıp koşturmuş, saldırganların yüzüne serpivermişti. Adamlar yanan gözlerini silip toparlanmaya çalışırken, o yeniden kül serpiyordu. Bu müdahale, Anber ve İsa ağalara yeterli zamanı kazandırdıŞehzâde Mahmud’u hemen dama çıkardılar, oradan da aşağıdaki arkadaşlarının uzattığı merdivenle yere indirmeyi başardılar. Ertesi gün de, genç şehzâde, 30. Osmanlı padişahı olarak tahta oturdu. Sultan II. Mahmud, hayatını kurtaran bu kahraman kadını Hazinedar Ustalığı görevine getirecek, ona Çamlıca’da -içinde yeni köşküyle beraber- geniş bir arazi bağışlayacaktır. Cevri Kalfa ise, zenginleşince kendini hayır işlerine vererek Divanyolu’nda büyük bir sıbyan mektebi ve bir çeşme yaptırmış, Üsküdar’da ve Eyüp’te vakıflar kurmuştur. Nezahat Onbaşı’yı unuttuk ürk tarihinin her safhasında kadın kahramanlara rastlanır. Hunlar döneminden beri ata binen, silâh kullanan ve yeri geldiğinde erkeğiyle birlikte omuz omuza savaşan Türk kadını, nice gurur verici menkıbeler yazmıştır. “Kadınlar Günü”nü vesile ederek, onlardan birini hatırlatacağız. Öyle bir kahraman ki, henüz oyun oynayacak, mektep sıralarında okuma yazma öğrenecek bir çağda, asker elbisesi giyerek cepheden cepheye koşturmuş, ağabeyleriyle, amcalarıyla düşmana kurşun sıkmıştır. Bu minik gazi, Millî Mücadele döneminde 70. Alay Komutanı olan Hafız Halid Bey’in kızı Nezahat’tir. Halid Bey, eşinin vefatı üzerine, 8 yaşındaki kızını kimseye emanet edememiş, yanına almıştı. Öksüz çocuk, Çanakkale cephesinde muharebe havasına alışmış, Alay İzmit’e nakledildiğinde talimlere katılarak mükemmel ata binmesini, silâh kullanmasını öğrenmiş, çarpışmalara girmiş ve 12 yaşında “onbaşı” rütbesini almıştı. İlk madalya Nezahat’e Onun neler yaptığını, Büyük Millet Meclisi’nin 30 Ocak 1921 tarihli oturumunda verilen bir önergeden ve bu önerge üzerinde yapılan konuşmalardan özetleyeceğiz. Bursa Milletvekili Operatör Emin (Erkul) Bey’in önergesi şöyledir: “Büyük Millet Meclisi Riyâsetine, Muhtelif cephelerde, bilhassa son Gördes ve İnönü muharebelerinde bilfiil çarpışmalara katılan ve her an askerleri teşcî eden 70. Alay Kumandanı Hafız Halid Bey’in kerîmesi 12 yaşlarındaki Nezahat Hanım’a ilk istiklâl madalyasının verilmesini teklif ve bu teklifin hey’et-i umumiyenin tasdikine arz edilmesini rica ederim.” “Paşa rütbesi de verelim” Emin Bey, daha sonra önergesi hakkında izahat vermek üzere kürsüye geldiğinde, Nezahat’in şimdiye kadar 100’den fazla düşman askeri öldürdüğünü belirtmiş ve “Bu çocuk mutlaka taltife muhtaçtır. İlk istiklâl madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz” demişti. Önerge aleyhinde, sadece İzmit Milletvekili Hamdi Namık (Gör) Bey söz aldı. Hamdi Bey, Nezahat’e “evlenme çağına geldiğinde Büyük Millet Meclisi nâmına bir çeyiz hediyesi takdim etmenin” daha uygun olacağı görüşündeydi. Ancak, Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey, istiklâl madalyasıyla bile yetinmiyordu: “Efendim, bendeniz, ilk defa olmak üzere, Osmanlı tarihinde bir paşa hanım görmek istiyorum. Kendisine mîr-i mîran (beylerbeyi) rütbesinin tevcihini teklif ediyorum. Yalnız nişan değil, bir de rütbe...” Kararın icrası unutuldu Neticede, bu anlamlı önerge alkışlarla kabul edilip, “gereği için” Meclis başkanlığı’na havale olundu. Ne var ki, Kurtuluş Savaşı’nın hayhuyu içinde işleme konulamadan rafa kaldırıldı. Nezahat Hanım’a gelince, evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu, torunlarını okşama saadetine erdi. Ama, ne kendisi “madalyamı verin” talebinde bulundu, ne de TBMM Başkanlığı alınmış kararın icrasını hatırına getirebildi. Yedi Sofralı Sakine Hatun İstanbul’un dört bir yanı, hayırsever kadınların yaptırdığı vakıf eserlerle doludur. Padişah ve devlet ricalinin anaları, eşleri ve kızlarının yanısıra, varlıklı hanımlar da halka hizmette adeta birbirleriyle yarışmışlar. Cami, mescid, hastane, imarethane, mektep, medrese, hamam, sebil, çeşme, hatta çarşı yaptırmışlar. Ve sadece İstanbul’da değil, Anadolu’da, Rumeli’de ve imparatorluğun uzak eyaletlerinde de... O muhterem hanımlardan biri var ki, Topkapı semtinde yaptırdığı cami, türbe, sebil ve imam ile sebilci odalarından oluşan vakfında, dört yüzyılı aşkın bir süre boyunca, her gün yedi defa fukarânın duasını almış. Halk arasında da Yedi Sofralı Sakine Hatun diye yâd edilmiş. Sakine Hatun hakkında, Osmanlı ulemasından İlyas-zâde Şecâeddin adlı zâtın kızı olduğundan başkaca bilgi yok. Hayratındaki sabit, büyük mermer masada, gelen fakirlere günde 7 defa sofra kurulurmuş. Sebilinde ise, oradaki kuyudan çekilen pek leziz bir su dağıtılırmış. Artık, Yedi Sofralı Sakine Hatun’u hatırlatacak iz kalmadı. Çünkü, 35 yıl önce, Topkapı’da yol açılırken bu şirin hayrat ortadan kaldırılmıştır. “Tebaa kadınlar değil, biziz” Sultan Abdülmecid döneminde, kalfa ve cariyeler hakkında birtakım sert uygulamalara gidilince, kadınlar bayrak açar gibi olmuşlardı. Haremin âmiri olan Kızlarağası da hemen huzura varıp şikâyette bulunmuştu: - Efendimiz, kadın tebaanızın bu hareketi, size karşı bir isyan mânasındadır. Anlaşılan Sultan Abdülmecid de alınan tedbirleri hoş karşılamamıştı. Kızlarağasını, zarif bir cevapla susturdu: - Onlar benim tebaam değil. Biz erkekler onların tebaası sayılırız.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT