BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bizimki bir fark hikâyesi

Bizimki bir fark hikâyesi

İşe karanlık bir bodrumda başlamıştık, şimdi 60 ülkeye ihracat yapıyoruz. Bizim farkımız “fark aramak”, “ArGe”ye tasarıma çok önem verdik karşılığını da aldık.



İnoksan Yönetim Kurulu Başkanı Vehbi Varlık, hayat hikayesini arkadaşımız Ömer Faruk Ünal’a anlattı. VEHBi VARLIK Kosova’da doğdu (1951). 6 yaşında Türkiye’ye geldi (1957) İlk, orta ve liseyi Bursa’da okudu. Yıldız Teknik’te makine mühendisliği tahsili yaparken İnter Gaz’a teknik ressam olarak girdi, fabrika müdürlüğüne kadar yükseldi. Daha sonra Bursa’da kendi şirketi Emde Gaz Mutfak Koll Şti’ni kurdu ve yönetti (1977-80) Şu anda başkanlığını yaptığı “İnoksan” sektörün liderlerinden biri. NEREDEN NEREYE İşe karanlık bir bodrumda başlamıştık, şimdi 60 ülkeye ihracat yapıyoruz. Bizim farkımız “fark aramak”, “ArGe”ye tasarıma çok önem verdik karşılığını da aldık. İLKLERE İMZA ATTIK Türkiye bir çok ürünü bizimle tanıdı. Mesela patates soyma makinesi yoktu, piliç çevirme yoktu, bulaşık yıkama yoktu. Eskiden mutfakta bir tek kuzine olurdu. AAnnem peş peşe birkaç bebek kaybediyor, ardından ben geliyorum dünyaya.?Bizim?Kosova’da?âdettir, böyle ölümlerden sonra doğan çocuğu kundağıyla yola bırakırlar. İlk geçeni durdurur, ad isterler ondan. Beni de sabahın köründe bırakıyorlar yola. Bi baksalar ki gavurun biri geliyor. Adam şaşkın “bu ne ya?” Kadınlar paldır küldür koşuyor, “bir ad koy kızanımıza”. - İyi ama ben sizin isimlerinizi bilmem ki. - Düşün düşün, bir bildiğin vardır mutlaka. Aklına sporetçi (kuzineci) Vehbi Usta geliyor. Ki benim de eniştem olur kendisi. Bakın şu işe ki adını taşıdığım adamın mesleğini de edindim, mutfakçı oldum sonunda. Kosova’da evler geniş, ferah, o zaman iş var, güç var, bağ bahçe, ağıl hayvan... Ancak Tito devrinde baskılar artıyor (1957), bizimkiler malı mülkü bırakıyor, apar topar, Türkiye’ye geliyorlar. Kolay değil 5 çocuk, bir emzikli hanım, bir de yaşlı ana... Önce bir akrabanın evine sığınıyorlar. Sonra Hoca Yunus Mahallesinde bir göz oda buluyorlar, hani oda denirse ona... Yan yana kulubecikler hatırlarım, plaj kabini gibi. Toplama kampındayız sanki, tek tuvalet var avluda. 8 nüfus o delikte kalırız, mutfak yok, bir köşeye pompalı gaz ocağı atmışlar, sabırla bekleyeceksin, sıra gelirse ne âlâ. Kırık bir Türkçe ile konuşuyoruz tabii. Mahallenin veledleri eğlenir alaya alırlar. Kimbilir, belki de bu yüzden hırslıydık. Bursa’ya tutunmak zorundayız, birbirimize destek oluruz, kavgada da, oyunda da. Yerde bir hasırımız vardı. Annem akşam şilteleri serer, yorganları atar, çocuğuz ya bize her şey düğün bayram. Alt alta üst üste boğuşursun tadına doyum olmaz. Zamanla dilimiz döndü aksansız konuşmaya başladık. Annem babam geçim ehli insanlardı, mahallede sevilir, sayılırlar. İtibar görürler baya baya... Halbuki babam kendi halinde bir müstahdemdi, annem ise gün boyu çalışır tütün fabrikasında. En büyük hayalimiz “ah eve benzeyen bir evimiz olsa.” Tütün deposunun yazıhanesi boşalmış, bize gösterdiler. Nasıl koşmuştuk güle oynaya... ÇALIŞTIKÇA DİNLENDİM Kendimi bildim bileli çalıştım, berber çıraklığından tutun, işportacılığa kadar. Mahalleli meyve sandığı yapardı, ben de katıldım aralarına. İşi çabucak kaptım, kalfa, usta derken patron bütün işleri bıraktı bana. Tomruklar indirilecek, bıçkı işleyecek. Sen kes, sen çak, sen geç arabaya... Adamları kaabiliyetine göre kullanırdım, beklenenin fevkinde iş çıkar. Çalışmayı öyle severdim ki doyamam, kasaları çakarım, hadi bi tane daa, bi tane daa, yaptıklarım boyumu aşar. Bir bakarım annem gece yarısı gelmiş “yürü oolum yeter, sabah okula gitcen daha!” Ana oğul gecenin bir vakti el ele tutuşur, döneriz yuvamıza. Babamdan fazla kazanırdım ama anam söylemez asla. Garibim de sanır ki ev onun getirdiği ile dönüyor. Yokluk yılları tabii, kapıya bir çeki odun döktürürsün, komşular gelir “hayırlı olsun”a. Derken sanat okulunu kazandım. Annem “hadi aslanım” der, “dersini yapmadan yatma!” Bir ekmek kutumuz vardı, defterlerimi üstüne yayar, lambayı elceğizi ile yakar, koyar yanıma. Mahalleden üniversite kazanan ilk genç ben oldum, komşular da heyecanlandılar. Davul zurna ile çıkardılar beni yola. Herkes tebrik ediyor, “vay bizimoğlan, fakülteli oldun ha!” Şimdi onlar için de okumam lâzım, öyle bir yük çöktü ki omuzlarıma... Sanat okulunda beni çelimsiz gördükleri için torna tesfiyeye filan vermemiş, daha ziyade teknik resime yöneltmişlerdi. Yıldız’da çok faydasını gördüm ama. İstanbul’da hem okuyorum hem çalışıyorum, evlenmiş çoluk çocuğa karışmışım bu arada. Birkaç yer dolaştıktan sonra mutfak sistemleri kuran bir firmada başladım (1971). Ressam olarak girmişim ama muhasebeden imalata her işe el atıyorum. Gidiyorum ikna ediyorum, ölçü alıyorum, çiziyorum, yaptırıyorum, monte ettiriyorum. O ara ayrılanlar oldu ama işler tıkırında. Patron da merak ediyor bir adsız kahraman var ama... Neticede beni keşfetmiş, çağırdı odasına. “Bundan sonra müdür sensin” demez mi? Haydaaa! Otel, lokanta sahipleri, turizmciler filan gelir “yavrum patron yok mu?” Buyrun görüşelim diyorsun ama benzetemiyorlar. Buna rağmen güzel işler bağladım, Kilyos’u, Talya Oteli yaptık meselâ... TAŞ YERİNDE AĞIR Neyse diplomayı aldım çıktım patrona. “Efendim müsaadenizle...” - Nereye gidiyorsun? Burayı sen yöneteceksin, tesisi bırakacağım sana! - Yok Bursa’da olmam lâzım. Eş dost yolumu gözlüyor, borcum var onlara. Bir Anadol’um vardı sattım, kaynak makinesi, el presi aldım, Türkiye’nin en modern tesisini bırakmışım, iğne ile kuyu kazıyorum adeta. Kolay değil hem dolaşıp iş bulacaksın, hem çakacak, takacak, tahsilat yapacaksın... İki kişiyiz, sadece kardeşim var yanımda... Her dönemin hayali başka oluyor. Ah bir imalathanemiz olsa, bir de mağaza... Bir bodrum tutmuşuz. Mamüllerimizi Yalova yolunda asfalt kenarına bırakıyoruz, belki gören olur da arar sorar. Bir takım da tamiranenin çatısına çıkarmışız, olur ya gece otobüslerin farları çarpar... Annem sabah erkenden kaldırır, “aman evladım güneş üstünüze doğmaya...” Yedirir içirir sabahın alacasında çıkarır yollara... Kapıda dikilir dualar okur ardımız sıra... İşte o alışkanlık gidiyor hâlâ... Neyse birer ikişer iş bulmaya başladık, bir çırak alalım, bir usta bakalım, derken bir mühendis... 20 kişi olunca, merasim yaptık. Nasıl gururlanmıştık ama... Fomara’da Türkiye’nin ilk mutfak marketini kurduk. Çatal kaşıktan, fırın ve buzdolabına... Bir tek neye üzülürüm biliyor musun, annem rahmetli ferah günlerimizi göremedi, hep çile çekti, sefasını süremedi. MUTFARK! ArGe’ye çok önem verdik, sürekli fark aradık, Türkiye’de birçok ilke imza attık. Mesela patates soyma makinesi yoktu, piliç çevirme yoktu, bulaşık yıkama yoktu. Eskiden bir kuzine olurdu, gerisi mermer tezgâh. Sonra bir dernek kurduk, yurt dışı fuarlara katıldık. Türk malına Anadolu’da bile itimat yoktu, bugün 60 ülkeye satışımız var. Pazar sürekli yer değiştirir, bir zamanlar Romanya’ya çok iş yapmıştık. Ardından Azerbaycan patladı, sonra Rusya, Ukrayna... Şu sıralar Uzakdoğu’dan talep alıyoruz meselâ... Özetlersek üretimin üçte biri ihracata. 300 arkadaşımız imalatta ter döküyor, yüzü pazarlamada... Bölge müdürlüklerimiz, bayilerimiz, ser-vislerimiz de koşturuyor ayrıca... Alo deyince orada olmak zorundasın, mutfak sönerse var ya... Allah muhafaza! Başladığımızda bir elin parmakları kadar firma vardı, şimdi en az yüz katı. Yabancılar da girdi, kalite arttı ama rekabet de kıran kırana. Eskiden duvarın arkasında pis dağınık karanlık bir dünya vardı. Artık mutfaklar göz önüne serildi, tezgahınız hijyenik, fonksiyonel, ergonomik ve estetik olmak zorunda... Hızlı bir değişim yaşıyoruz, yeme içme tarzı, tatil anlayışı değişti... İnşaat kalitesi de arttı, Türkiye’de hayal bile edemediğimiz şeyler oluyor. İki ortağız, daima müesseseleşmeye çalıştık. Üniversitelere akıl sorduk, danışmanlar aldık. Bizim ilk yıllarımızdan beri hep genel müdürümüz olmuştur. Üretim, pazarlama, basın halkla ilişkiler ve Arge müdürlerimiz işlerine odaklanırlar. DAHA YAPACAK İŞİMİZ VAR Bizim kuşakta memur olmak pek cazipti, devlet kapısına gir, kurtulsun dünyan. Sabah 8 akşam 5... Bilmiyorum belki de onlar daha mutlular. Bize de şunca insana iş sağlamanın hazzı yetiyor. Bazen duyuyorum, filan arkadaş işi çocuklarına bırakıp yazlığa kapanmış. Onlara “bu tecrübe ile nasıl çekilirsiniz” diyorum, “biz nöbete kalacağız, ta ki Türkiye’de işsizlik bitene kadar!” İnanın bir hafta tatile çıkıyor, beşinci gün huzursuzlanmaya başlıyorum. Ki orada bile işimiz ile ilgili yayınları okuyor kendimizi yetiştirmeye çalışıyoruz. Yabancılar içinde İtalyanlar çok önde. Niye? Çünkü tasarıma önem veriyorlar. Bizde tasarım okulları yeni yeni açıldı daha. Şimdi bilgisayar ve lisan bilen gençler geliyor. Dernekler yol gösteriyor, tecrübe paylaşıyor. Devlet, Kosgep, Tübitak öncülük ediyor, problem çözüyor, cesaret veriyor. Yan sanayii yükü omzunuzdan alıyor... Evet geriden başladık ama fark kapanıyor... Ben ümitliyim, yarınlar daha güzel olacak. “Akademi İnoksan” ile aşçıları eğitiyor, yeni cihazları tanıtıp ufuklarını açıyoruz. Görünen şu ki gençler arasında aşçı olmak isteyenler artıyor. Artık “mutfak yönetimi” üzerine kafa yoruluyor. “E tipi mutfak projesi” ile hapishanelerde kurslar verdik, hem sağlıklı yemek yediler, hem de sertifika aldılar. Umarız tahliye olunca, kolay iş bulurlar. Bizden ayrılan arkadaşlar hemen bir firma kurar, iş adamı olurlar. Demek ki kendilerine güvenmeyi öğretmişiz. Onları çocuklarımız torunlarımız gibi görüyoruz, bizi mutlu ediyor. Son yıllarda devletin sanayiciye bakışı değişti. Eskiden bize “malı götüren” gözüyle bakar, yokuş çıkarırlardı, sendikalar desen ona keza. Halbuki vergi veriyor, sigorta yatırıyor, istihdam açıyor, döviz getiriyoruz. Bu tesisler memlekete kalacak. Giderken ne götüreceğim? Kefenimden başka... ŞİMDİKİ AKLIM OLSA Bu işte stoklu olmak zorundasınız. Çünkü mutfak hep son anda gelir akla. Üç beş günde tesisi kurup kazan kaynatmaya kalkarlar. İki sene inşaat yapmış, havuz, bahçe, mefruşat hepsine para akıtmış, vadeli senetler kalır sana. Biz bir kere satıyor, 20 yıl arkasında duruyoruz, manav, kasap her gün satıyor, ne servis dertleri var, ne yedek parça... Anahtar teslim mutfak kolay değil, yüzlerce kalem mal üretmek zorundasın. Dışarıda adam tek ürün yapar, fırınmış, buzdolabıymış, kahve makinesiymiş... Ama bütün dünyaya satar. Yeniden başlasam bu işi yapmazdım. Ürünü satın alan kullanmıyor zira, alıp devrediyor aşçısına. Kalite umurunda bile değil, sadece ucuza almaya bakıyor. Mutfaktan kaçmak gibi bir şansımız yok ama şahsa dönük bir ürün imal etmek isterdim... Ne bileyim elbise gibi, mobilya gibi ya da araba...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT