BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını dakika dakika buradan takip edebilirsiniz.
Anasayfa > Haber > Dış politika
gurur verici

Dış politika
gurur verici

Türk siyasetinin duayenlerinden Hasan Celal Güzel, hükümetin dış politikasından çok memnun. Güzel, “İlk defa biz bu dönemde Osmanlı soyundan gelmenin mutluluğunu hissettik” dedi.



RÖPORTAJ > MURAT BAŞARAN murat.basaran@tg.com.tr Güzel, arkadaşımız Murat Başaran’ın sorularını cevapladı. SUNUŞ Hasan Celal güzel deyince aklımıza herkesi kucaklayıp öpen sempatik bir politikacı geliyor. Fakat diğer taraftan darbelere karşı duruşuyla da “Tank Hasan” lakabını alan bir politikacı... Hasan Celal Güzel’le Ankara’da kendi kurduğu Yeni Türkiye Yayınlarının ofisinde görüştük. Tanıdığımız, bildiğimiz gibiydi; yani açık ve net... Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinden ve hükümetinden memnun. Süleyman Demirel’e öfkeli... CHP’nin ise sol değil, aslında sağ ve hatta faşist bir parti olduğunu düşünüyor. İşte sohbetimiz... > Bir insan niye belediye başkanı olmak ister, niye milletvekili olmak ister? Politika bir meslek midir sizce? Politika bir meslek değildir. Politika halka hizmet şeklinde tarif edilmelidir. Ama ne yazık ki günümüzde politika bir menfaat anlayışı olarak ortaya çıkıyor. İyi politikacı demek, politik oyunlara vakıf, iyi yalan söyleyebilen, kendi menfaatleri için her türlü yanlışlığı yapabilen kişi demek. Politikacının biraz yalan söylemesi, biraz kitleleri harekete geçirecek şekilde karizmaya sahip olması beklenir. Hatta halk arasında bu şekilde yanlışlıkları olan kişiler arasında hep aleyhte de konuşulmaz. Çok tuhaftır, “Yahu kendisi çalsın, yesin ama bize de yedirsin.” Diyenler vardır. Ben yıllarca hem Anavatan Partisi içinde hem de Yeniden Doğuş Partisi içinde kendime göre dürüstlük ve fazilet mücadelesi diye hareket ettim. Politikamızı bu şekilde özetliyordum. Dürüstlük ve fazilet mücadelesi. Partimizin genel merkezinin ve bir çok il merkezlerinin kapısında “Bu kapıdan hırsızlar giremez” yazılıydı... Ama o kapılardan maalesef çok fazla kimse girmedi... (Gülüşmeler...) > Memlekette hırsız çok olduğu anlamına mı geliyor bu? (Gülerek) Yani ben onu söylemek istemiyorum tabii. Ama şu var, ben bazen halk arasına giderdim, 25 yıllık her tarafı dökülen bir otobüsle... Yanımda birkaç arkadaşımla... Peynir ekmek yiyerek politika yaparken, halkın beni takdir ettiğini, sevdiğini, teveccüh gösterdiğini bu sayede de oy alacağımı düşünmüştüm. Kendi oy güçlerine ve bizim barajı geçeceğimize inanmıyorlardı. Oy da vermiyorlardı. Bunlar iyi niyetli olanlar... Bazılarının da geriden şöyle söylediğini duyardık: “Yahu bunun kendine menfaati olmamış. Kaç sene Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış. Bakanlıklarda bulunmuş... Menfaatin kaynağında bulunmuş. Ama kendine faydası olmamış. Bir evi bile yok. Aldığı, dolaştığı otobüsün hali ortada. Bu adamın bize ne faydası dokunacak? Kendisi yemeyen bize nasıl yedirir? Dolayısıyla Cem Uzan olayında ben bunu daha iyi anladım. Cem Uzan köfte ekmek dağıtarak, kontör dağıtarak, bizim aldığımız oyun çok daha fazlasını aldı. Biz sekiz sene dürüstlük ve fazilet mücadelesiyle yüzde 1’i geçemedik. Ama Cem Uzan geldi birkaç aylık çalışmayla yüzde 7 küsur oy aldı. > “Politika”nın halkın lügatindeki anlamını nasıl temizleyeceğiz? İnsanlar “Politikaya bulaşmadım...” derler. Yani politika çamurmuş, pislikmiş gibi bahsederler. Biz politikayı böyle olmaktan ve böyle anlaşılmaktan çıkaracağız derdim. Ben bu konuda inancımı kaybetmiş değilim. Yıllarca bütün Türkiye’yi dolaşarak bağırıp çağırmış, sekiz yılını kendini çok yıpratarak adamış eski bir politikacı olarak söyleyebilirim ki, sayıları az da olsa bir takım kimselerin menfaat beklemeden ortaya çıktıklarını biliyorum. Mesela Rahmetli Menderes gibi... Rahmetli Özal gibi... Sayın Erdoğan gibi... > Bu silsilede Sayın Demirel de sayılırdı. Siz çıkardınız aradan... Artık söyleyemiyoruz maalesef. Süleyman Demirel tamamen Demokrat Parti’nin mirasyedisiydi. Geldi Menderes’in mirasına kondu. Ve demokratlara da haklarını vermemek için elinden geleni yaptı. 18-19 yaşlarında Adalet Partisi Gençlik Kollarındaydım... Demirel’in samimi olmadığını hissediyordum. Ve o zamanlar onun mason olduğu iddia ediliyordu. Daha sonra o iddianın doğruluğu da anlaşıldı. Fakat o zaman Hürriyet Gazetesi vasıtasıyla bir loca bunun aksini ispat etmek için belgeler dağıttı ve biraz da bu sayede Demirel seçildi. Adalet Partisi Genel Başkanlığına getirildi. Ama Demirel maskesiyle geldikten sonra, annesi Ümmühan Hanımın, babası Yahya Efendinin diliyle konuştu. Bu halkın hoşuna gitti. Demirel o zamanlar İnönü gibi jakoben, tepeden inmeci, halktan uzak kişilerin, karşısındaydı. Ve halk Demirel’i bu yüzden sevdi. Ama o milletin manasına, ruhuna vakıf değildi. Hiçbir zaman da olmadı. Ve o kadar ilgi çekicidir ki, 87 yaşında bile hâlâ şu anda, 50 yıllık bütün mücadelesini inkar edecek bir şekilde kendi politik menfaatlerini kollamaya çalışıyor. > 12 Eylül darbesini 1 gün önceden haber aldığınızı okudum. Bu haberi Demirel’e ulaştırmaya çalışmışsınız ama olmamış. Neler hissetiniz. O geceyi nasıl geçirdiniz? Hüseyin Erdem diye, sonradan MHP’nin Ankara Belediye Başkan adayı olan siyasal bilgiler fakültesinden bir arkadaşım var. Yaşça benden küçük. Halen çok sevdiğim bir dostum. O askerliğini yapıyordu o sıralar genelkurmayda... Ben de Başbakanlık Müsteşar Yardımcısıydım. 11 eylül günü sabahleyin telaşla geldi. İçeriye girdi. Abi dedi, ihtilal olacak yarın dedi. Hemen tabi kendi amirim olan rahmetli Turgut Özal’a gittim. “Ben de zaten bunların bir iş karıştıracağından şüpheliydim.” dedi. Git, dedi Başbakana söyle, ben de kendisiyle görüşeceğim dedi. Hemen Başbakana gittim. Saat 11:00 civarındaydı ve Bakanlar Kurulu toplantısına giriyordu. Efendim, size çok önemli bir konuyu arz etmem lazım dedim. Sen dedi, Ekrem’e söyle dedi. Ekrem Ceyhun da devlet bakanıydı. Gidip söyledim. Yahu, dedi biz de bir takım duyumlar aldık. Milli Savunma Bakanı Ahmet İhsan Birincioğlu’na sorduk. Hiç böyle bir şey yokmuş. Ankara’da 12 Eylül günü bir genel çalışma yapılacakmış. Anarşik olaylarla ilgili... Onun için birlik kaydırmışlar dedi. Fakat bu arada size Ahmet İhsan Birincioğlu’ndan bahsedeyim. Darbe oldu, bir gün sonra, beni Haydar Saltuk Paşa aradı. Darbe Konseyinin genel sekteri... Ben de müsteşar vekiliyim hala... Dedi ki, “Sayın Güzel, biz şimdi kararname çıkarabilir miyiz?” Ben de “Valla kılıç hakkınız var. Ne istiyorsanız yapabilirsiniz.” dedim. Biraz kızdı. “Yani nasıl yapacağız, bakanlar filan da yok” dedi. “Kolay efendim” dedim. “Milli Güvenlik Konseyi yazarsınız üstüne. Altını da dört tane general imzalarsınız” dedim. “Peki o zaman, böyle bir şey hazırlayalım da...” dedi, “Ahmet İhsan Birincioğlu’nu Ziraat Bankası Yönetim Kurulu üyeliğine tayin edelim” dedi. Bakınız, 1 gün geçmiş, bir darbe yapıyorsunuz ve darbe sırasında Milli Savunma Bakanı olan kişiyi bir yere tayin ediyorsunuz. Adam kendilerine nasıl hizmet etmişse... Adamın nemalanmasını istiyorsunuz. > Şöyle bir şey söylenir. Biz Türk milleti olarak Kurtuluş Savaşıyla Cumhuriyetin bedelini ödedik ama maalesef demokrasinin bedelini ödemedik ve onun için sahip çıkamıyoruz diye... Artık demokrasinin bedelini de hem de birkaç defa ödedik. Yeter yani... 27 Mayıs’ta milletin sevgilisi olan arslanlar gibi bir Başbakanı ve iki bakanını şehit verdik. Daha ne ödeyelim? Ve 27 Mayıs’tan sonra son 50 yıldır devam eden bir darbeler dönemine girdi Türkiye... 2007’de 27 Nisan muhtırasından sonra Başbakan Erdoğan ve hükümetin Türkiye tarihinde ilk defa olarak karşı çıkmaları bir milat teşkil etmiştir. Ve o tarihten itibaren de bence darbeler dönemi sona ermiştir. Ama 47 sene sürmüştür bu dönem. Ben ekonomistim. Benim yaptığım bir çalışmaya göre, eğer 27 Mayıs dahil bütün o muhtıralar, darbeler, baskı dönemleri, post modern darbeler... Bunların hiç biri olmasaydı, Türkiye’de 2010 yılında milli gelir 30 bin dolar olacaktı... Milletçe ödediğimiz faturayı düşünebiliyor musunuz? > Geçici Meclis Başkanımız Sayın Oktay Ekşi çok memnun ama o dönemden. Bunu birkaç gün önce başkanlık kürsüsünden söyleyebiliyor... Geçici başkanımız çok memnun. Onun için de ben geçen gün gazetede yazdım, tipik bir jakoben Türk Oktay Ekşi diye yazmak zorunda kaldım... > Ak Parti hükümetinin dış politikasını nasıl buluyorsunuz? Doğru buluyorum. Hükümetimiz ilk defa Cumhuriyet döneminde, milli ve küresel bir dış politika izliyor. Daha evvel Türk dış politikası hep pasif olmuştur. CHP zihniyeti, Türkiye’yi dış politika açısından sınırlarının içine kilitlemiştir. Bu yanlış ve pasif bürokratik dış politikayı tam olarak ortadan kaldıran ve Türkiye’nin dış politikasını yepyeni bir mihvere oturtan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Gayrı safi milli hasıla üç kat artmıştır. Büyümede rekor kırılmıştır. Bunlardan memnunuz ama bizi en fazla memnun eden, Türkiye’yi artık bir küresel aktör haline getirmeleridir. Dış itibarımız çok artmıştır. Bununla birlikte Türkiye’nin politikasına kendi tarihi değerlerini bir faktör, bir denge ve bir güç olarak sokmuşlardır. İslam ülkeleri ve Türk dünyası ile çeşitli ilişkiler tesis edilmiştir. Eksenimiz falan da kaymamıştır. Eksen Batıya göre ayarlanan bir eksen olmaktan çıkmış, Türkiye’nin dünya içindeki ekseni haline gelmiştir. Ve Türkiye dünyanın en önemli ülkelerinden biri haline gelmiştir. Bunu sağlayan bu iktidardır. Ve önünde sonunda bir Osmanlı Milletler Topluluğu kurulması kaçınılmazdır. Bunu belki sayın dışişleri bakanımız telaffuz etmiyor. Bunun dış politika açısından mahzurlu tarafları olabilir. Ama fiilen bunu gerçekleştirmeye başladık biz. İngiliz Milletler Topluluğuna benzeyen bir model olabilir. Yoksa artık 21. Asrın başlarında bir devletin hakimiyet alanının kalkması ve başka bir devlete bağlanması gibi bir olay söz konusu olamaz. > Fiilen böyle bir şeye gerek de yok Tabii lüzum da yok dediğiniz gibi. Onun için burada önemli olan eski Osmanlı milletleriyle birlikte hareket edebilmektir. Çünkü Osmanlı sınırlarından ve Osmanlı nüfuzu ve hâkimiyeti altından 76 devlet çıkmıştır. Yani 76 devlette bizim nüfuzumuz, izimiz var. Böyle büyük vizyonları olan bir Türkiye olmalıyız. İlk defa biz bu dönemde Osmanlı torunu olmanın gururunu yaşıyoruz. Onun için ben Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle dış politikasından çok memnunum. > Solu ve muhalefetsizliği nasıl değerlendiriyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisini Batılı yelpazelere oturtmak isterseniz, aslında kendi iddia ettiği gibi ortanın solu, demokratik sol ya da sosyal demokrat bir parti olmadığını görürsünüz... Aslında sol bir parti bile değildir. Cumhuriyet Halk Partisi daha çok faşist bir partidir. Tepeden inmeci, jakoben bir partidir. Avrupa’nın sol partilerine bakınız, demokrasi konusunda en hassas olan partilerdir. Anti militarist partilerdir. Bu açıdan CHP’yi kıyasladığınızda, CHP’nin sol özelliği olmadığını söylemek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi tek parti döneminden kendisini hiçbir zaman kurtaramamıştır. Halkın değerlerine hep karşı olmuştur. Militarizmin yanında olmuştur. Jakoben bir zihniyete sahip olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisinin gerçekten Türkiye’de sol yelpazeyi doldurması lazımdır. Bunun için de gerçek bir sosyal demokrat parti olması lazımdır. Hem demokrasiden bahsedeceksiniz hem de millet iradesini hiçe sayarak yemin etmeyeceksiniz. İşte CHP hep bu benzeri işlerle anılmıştır. DARBELER HÜKÜMETE DEĞİL MİLLETE YAPILDI Evet... Darbeler millete karşı yapılmıştır. Milletin jakoben, tepeden inmeci kısmına yani CHP kısmına darbe yapılmamıştır. Tam aksine CHP darbelerden faydalanan taraf olmuştur hep. 12 Eylül’de birtakım solcuların sağcılar gibi zulme uğradığını biz de kabul ederiz. Ama 12 Eylül’de dahi CHP hep korunmuştur. Evren Paşa kadrolaşması, CHP kadrolaşması olarak meydana gelmiştir. Daha önceki dönemler zaten açıktır. 27 Mayıs’ta CHP+ordu=iktidar formülü işlemiştir.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT