BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Pazar yazıları

Pazar yazıları

Dünyaya indirilen ilk insan Hz. Adem’den, Kıyamet’e kadar geçmiş ve gelecek bütün insanların en hayırlıları Ashab-ı Kiram efendilerimizdir.



Dünyaya indirilen ilk insan Hz. Adem’den, Kıyamet’e kadar geçmiş ve gelecek bütün insanların en hayırlıları Ashab-ı Kiram efendilerimizdir. O insanlar, yaşadıkları iklim ve coğrafya itibariyle, kötülüklerin kolayca yayılabileceği bir ortamda yetiştiler. Zaten onlar, İki Cihan Serveri, Sevgili Peygamber Efendimiz’i görmeden önce, tek kelime ile vahşeti yaşıyorlardı. Onların yaşantılarındaki bir tek örnek bile vahşetin boyutlarını göstermeye kâfidir. Kız çocuklarını uğursuz sayarlar; bu hal, onu doğuran aile için büyük bir şerefsizlik addedildiğinden, bundan kurtulmak için de, o yavruları telef ederlerdi. Bugün, hayvanlar telef edilemezken bu kelimeyi insan evladı için nasıl kullanabiliyoruz diye sorabilirsiniz. Yeni doğmuş bir yavruyu diri diri toprağa gömmek vahşeti, başka hangi kelime ile ifade edilebilir? Allah’ın hikmetinden sual olmaz. Zaten O’nu tanıyan, zıtları bir arada bulundurmasıyla bilir. Mesela, Cennet’ten dünyaya gönderilen ilk insanın (Hz. Adem ile Havva anamız) dünyada buluştukları yer, yeşilliklerle örtülü bir su kenarı değildir. Çölün ortasında, devasa kayaların bulunduğu bir mekândır. (Arafat’taki Rahmet Dağı) İşte, Alemlere rahmet olarak gönderilen, beşerin en üstünü Sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam da bu kavmin içinden çıkartıldı. İnsanlık, bütün kamil sıfatlarıyla süzüle süzüle O’nda Mustafa oldu (seçilmiş). Ve o, beşerin bütün mükemmelliği ile o kavim arasından neşet etti. Evet, o bizzat Rabb’i tarafından terbiye edilmişti ve en üstün bir ahlakla yaratılmıştı. Gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün insanların çektiği sıkıntıların hepsinden ziyade sıkıntı ve kahır çekerek, Allah’tan aldığı emaneti, kavminden başlayarak insanlığa tebliğ etti. Hem de en güzel ve örnek bir şekilde. Çok güzel bir sabırla, yumuşaklıkla ve hep tebessümlü haliyle... O’na ve Rabbine inanan arkadaşları (Ashab-ı Kiram) davranışları ile melekleri imrendirdi. Onların gezdikleri yerlere kanatlarını geriyorlardı, yere basmasınlar diye... Çünkü, onlar görerek iman etmenin şerefine ermişlerdi. Allah’ın yarattığı en yüce insan, örnek olarak aralarında idi. Hepsi, O’na iman ederek yeniden doğdu. Ve yepyeni bir hayatın müstesna şahsiyetleri oldular. Her birisi edep ve insanlık timsali olmuştu. Adeta dünyada iken Cennet hallerini yaşıyorlardı. Yemiyor yediriyorlardı, içmiyor içiriyorlardı, giymiyor giydiriyorlardı. Yani, hep veriyorlardı. Dünyanın bir çöp kadar değeri yoktu gözlerinde. Zaten, O server (Sevgili Peygamberimiz) varken, gözleri O’ndan mada hiçbir şeyi görmüyordu. Işığın etrafında pervane olmuş, uçuşan kelebekler gibiydiler. Allah, onlardan bahsederken; “... Allah’ın kendilerinden razı olduğu, onların da Rabb’lerinden hoşnut olduğu...” şeklinde vasıflandırıyor. Onlar Melek’i (Cebrail A.S.) de gördüler. Hem de defaatle... Malum, Cebrail aleyhisselam, insan suretinde de gelirdi. Daha ziyade, Ashab-ı Kiram arasından insan güzeli Dıhye’nin şeklinde görünürdü... Cebrail (A.S.) her sene gelir, o ana kadar indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim’i, peygamberimizle karşılıklı okurlardı. İşte, Ramazan’la#da okunan mukabele (karşılıklı okuyuş) bunun adıdır. Peygamberimizin vefat edeceği sene -ki Kur’an-ı Kerim’in son ayeti de inmişti- geldiğinde, Kur’an-ı Kerim baştan sona iki kez, karşılıklı okunmuştu. Bu olay, Ashab-ı Kiram’ın gözleri önünde cereyan ediyordu. Onun içindir ki, onların görerek kavuştukları imana, kıyamete kadar hiç kimse kavuşamaz. Bir keresinde, Peygamberimiz ile Cebrail (A.S.) Mescid-i Nebevi’de söyleşide bulunuyorlardı. Cebrail (A.S.) yine Dıhye (r.a.) suretinde idi. Hz. Hüseyin efendimiz o vakitler çocuk yaşta. Birden koşup Cebrail’in kucağına oturdu ve elini beline doğru soktu. Peygamberimiz pek mahcup oldular ve “Dıhye amcası, onu hep böyle alıştırdı. Ona vereceği hediyesini saklar, bulmasını isterdi. Sizi de Dıhye amcası zannetti, kusuruna bakmayın, ne olur!” buyurdu. Bu kez mahcubiyet sırası Namus-ı ekber olan Cebrail’de (A.S.) idi. Çocuğa verebileceği bir şeyi olmamasından dolayı çok sıkıldı. Onun da imdadına, Allah’ımız yetişti ve Cennet’ten bir salkım üzümü eline tutuşturdu. Dıhye amcası gibi, onu Hüseyin’e verdi. Hüseyin üzümü sevinçle aldı ve mescidden dışarı çıktı... Allah’ın Resulü arkadaşlarına soruyor: (Bugün günlerden nedir?) aldığı cevap: (Allah ve Resulü daha iyi bilir...) şeklinde olurdu. Bir gece vakti, Peygamberimiz, bulunduğu mahallenin bütün evlerini dolaştı. Gördüğü manzara şu idi. Her ev zikir ve tesbihat seslerinden arı kovanını andırıyordu: O ne tılsımdır ki, 1400 sene evvel açılan bayrak, bugün ve Kıyamet’e değin en yüksek burçta... Dünyanın her yanında, fasılasız O’nun ismi zikrediliyor... Böyle şanlı bir Peygambere ümmet olmak saadetinden başka ne isteyebiliriz sevgili okuyucularım. Çünkü o, Allah’ın beyanıyla bizlere bizden daha düşkün...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT