BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Toroslar’ın öte yanı

Toroslar’ın öte yanı

Yörükler “Colorado da ne ki” diyorlar. Toroslar kanyon kaynıyor.Cebel, Torosların eteğine ilişiveren kendi halinde bir beldedir. Bir ara gençleri akın akın büyükşehirlere akar, gurbet elde sütçülük yapar. Öyle ki adı “Sütçüler”e çıkar.



er hafta bir gezi yazısı çıkarmak kolay değil. Eğer “Antalya, Akdeniz Bölgesinde yer alan bir şehrimiz olup, yüzölçümü bilmem kaç bin kilometrekare, nüfusu ise ...” gibi bir üslup tutturacaksanız mesele yok. Ama “Değişik bir şeyler arayıp bulalım, bizimkinin tadı farklı olsun” derseniz azıcık terlemeniz gerek. İşte Antalya Kaleiçi’nde dolaşıp eski evleri resimlemeye çalıştığım sırada omuzuma bir el dokundu. Döndüm Muammer Abi. -Hayrola İrfan, sen buralar? -Hayır be abi, gezi sayfası için bir şeyler topluyoruz işte. -Nasıl bir şeyler? -Ne bileyim “Antalya’nın kışı da güzel” gibi bir yazı düşünüyordum. -Bunlar çok işlendi aslanım. Değişik bir şeyler bulun artık. -Meselâ abi. Ne gibi? -Vaktin var mı? -Var. -Öyleyse takıl bana. İtiraz ne mümkün? Bugüne bugün koskoca Müessese Müdürümüz. Gazetemizin baskı tesislerini son kez gözden geçiriyor ve yola çıkıyoruz. Hedef İstanbul ama Sütçüler üzerinden geçececeğiz, onun tabiri ile “Memleket gibi memleket” göreceğiz. Bir müddet Alanya istikametinde ilerliyoruz. Serik’e az kala Toroslar’a dönüyoruz. Yollar önceleri asfalt, sonra stabilize oluyor, derken çamura dönüyor. Sarp kayalarla, derin derelerin sarmaş dolaş uzandıkları bir vadiden yukarılara vuruyoruz. Amerika’nın adı çıkmış burada her yan kanyon kaynıyor. Zaman zaman yollar çatallanıyor. Ben Muammer Abi’nin düzgününü aradığını sanıyorum ama o bozuk olanını seçiyor, jipinin tadını çıkarıyor. Kah taşlardan sekiyor, kah dereleri geçiyor. İlk kez dört çeker arabaların bir işe yaradığına şahit oluyorum. Zor coğrafya Antalya Sütçüler arası kuş uçumu 80 kilometre filan. Ama bu mesafe tam 5 saatimizi alıyor. Çamdan çime bin ton yeşilin arasında uzanan Çandır (Karacaören) Barajı’nı geçtikten sonra yine patikalara vuruyoruz. Karanlık çökünce dağlar daha bir büyüyor, yarlar derinleşiyor. Tam “Buralarda yabani hayvan olur mu?” diye soracağım, önümüz sıra bir karaltı beliriyor. Muammer abi alel acele bagajdan tüfeğini çıkarıyor, domuz fişeklerini hazneye yerleştiriyor. Olacak ile öleceğe çare olmaz derler ya hayvan virajı kestirmeden geçip tekrar yolumuza çıkıyor. Macit Abi direksiyonda dikkatli, basınçla patlatmasın diye camları açıyor. Birbirlerine “Hadi şimdi!” diyorlar. Araba aniden fırlıyor. Farlar avı yakalıyor. Yaban domuzu cüssesinden beklenmedik bir çeviklikle yana atılıyor, bir gölge gibi karanlığa karışıyor. Muammer abi kör meçhule 3 kurşun sıkıyor. Sonra kendinden emin bir ifadeyle “Tamam” diyor, “vurduk hınzırı”. Ben “Zaten bütün avlar vurulmuş olur, velev ki kaçsalar bile” diyecek oluyorum. Ama işlerini o kadar ciddiye alıyorlar ki havayı bozmaktan çekiniyorum. Kontağı kapatıyoruz. Çalıların dibinden bir böğürtü yükseliyor. Muammer Abi peşine düşüyor. “Aman abi, gözünü seveyim” filan diyoruz ama durdurmak ne mümkün. Avla en alakasızı benim ama yaralı bir domuzun gergedandan güçlü, panterden hızlı olduğunu biliyorum. Şimdi, akşam akşam başımıza bir iş almayalım. Zaten etrafımız kuş uçmaz kervan geçmez bir dere yatağı. Muammer abi domuzu buluyor. Son iki dom dom kurşununu da başına sıkıp canını çıkarıyor. Sayıyoruz dört delik. Biri hariç hepsi hedefte. Müdürümüz sahiden avcı, tüfeğinin hakkını veriyor. Sütçüler’e vardığımızda yatsı yaklaşıyor. Bir gölge yolumuza çıkıp, arabayı durduruyor. Kolumuza girip, içinde çıtır çıtır çam odunları yanan bir kuzinenin başına oturtuyor. Derken tarhana, dolma, bazlama dolu bir siniyle görünüyor. Kütüphaneci Ahmed sadık bir dost. Geleceğimizi nerden haber aldı, hem o tez vakitte bu mükellef sofrayı nasıl hazırladı? Aklımız almıyor. GELELİM SÜTÇÜLERE Sohbetin bir yerinde laf ola beri gele cinsinden soruyorum: “Sahi bu Sütçüler ismi de nereden geliyor?” Sanki böyle bir soru bekliyormuş gibi anlatıyorlar. Biri bırakıyor, öbürü başlıyor. Meğer bu şirin kasabanın hikayesi bundan 800 yıl evveline dayanıyormuş, hani Türklerin Torosları mekan edindiği yıllara... Efendim Yörükler o sene de her yıl yaptıklarını yapar, denkleri katırlara yükler, davarlarını önlerine katarlar. Kıl çadırlarını kuracakları otu, çiçeği bol bir yayla ararlar. Yolları Sanlı’ya mı uzanır, yoksa Zengi’ye mi bilemiyoruz ama dizlerini tuta tuta yürüyen bir aksakallı Kepez Dağı’nın kıble yamacında çöker kalır. Kesik kesik heceleyerek “artık dayanamayacağım” der, “n’olur beni burada bırakın, siz işinize bakın”. Oğulları “ama olur mu?” deseler de babalarına itiraz edemezler. Ona bir çadır kurar, üç beş keçi bırakırlar. Yaz boyu yaylada kalan kafile dönüşte ihtiyarı bulurlar. O virgül gibi bükük adam elif gibi dikleşmiş, yüzüne kan gelmiştir. Üstelik bu kez aşağılara inme gibi bir niyeti yoktur. Yakınları oracıkta bir karar verir ve yamaca yerleşirler. İlk kez taş üstüne taş koyar, kışa dayanacak evler yaparlar. Minik beldelerinin adını (belki de dibine kuruldukları dağın hatırına) “Cebel” koyarlar. Yörükler zor şartların insanıdırlar ve etrafındaki malzemeyi iyi kullanırlar. Taşları kırar yontar, hatıl üstüne koyarlar. Çatıyı ağaçla kapatır, toprakla örterler. Damı yuvga taşıyla bir güzel ezer, sızdırmaz ederler. GEL ZAMAN GİT ZAMAN Gel zaman git zaman Cebel diğer yörüklerin de dikkatini çeker. Sefer Ağa adında bir gönlü zengin yöre ölçülerinde muhteşem denilecek bir caminin inşasına başlar. Caminin bittiğini göremez ama bir başka ağa (Hasan Ağa) tamamlar. Bu cami 1184 yılında ibadete açılır ve Selçuklu dönemine ait en orijinal binadır. Derken Şeyh Muhammed adlı bir Horasan eri yöreye yerleşir. Baldan tatlı sohbetler eder, Toros zirvelerinde ılık Medine meltemleri eser. Cebel sulak yerdir. Toprağı az ama münbittir. Minik belde bir anda meyve bahçesi kesilir. Elmalar, armutlar, narlar ambarlardan taşar. Ayvası, cevizi ve zeytini de vardır ama dutun yeri başkadır. Yenilen, dağıtılan, kurutulan bir yana araba araba dut ezer güğüm güğüm pekmez yaparlar. Maharlardan şırıl şırıl şıra akar. Meyveler kurutularak saklanır, eşe dosta köfte, pestil, dukkuru (dutkurusu) yollanır. Biliyor musunuz, nebatın dilinden anlayan için Toroslar bulunmaz bir hazinedir. Dağlar meneviş, hünnap, ahlat, adaçayı, papatya, havlıcan kaynar. Etleri, balları mis gibi kekik kokar. Kıraathanelerinde nadiren çay, kahve içilir. Ocakçılar haşlak suya adını duymadığımız otlar atar, tadını bilmediğimiz lezzetler sunarlar. ÇERÇİ GELDİ HANIM O yıllarda yörede para dolaşmaz. Millet balını, buğdayını takas eder. Kıl kilim, pekmez ve keçi postu üç beş kuruş eder ama meyve maldan bile sayılmaz. Çerçiler yörüğün nabzını iyi tutar, incik boncuk koştururlar. Pembe beyaz şeritli ala şekerler, galveniz leğenler, mandallar, çizgili pijamalıklar getirirler. Bu ayaklı mağazalar her teklife “He” der, uyar görünürler. Para pul istemez bal, pekmez ve oğlakla yetinirler. Cebelliler bir çift aslanlı papuca ne ödediklerini asla bilmezler. Ama yırtılanları kızgın maşayla onarıp dağılıncaya kadar kullandıklarına göre bu lastikleri pahalıya almış olmalıdırlar. Hasılı Cebel uzun yıllar kendi halinde tıkırdar. Ahali hırsızlık uğursuzluk tanımaz. Kadınlar bile kör karanlıkta çırayı yakar, kuytu bahçeleri sularlar. Evet beldeleri huzurludur ama bu sarp coğrafya yıpratıcıdır. Mesela yağmur tuttuğunu önüne katar. Bırakın evleri, köprüleri yıkar. Toprak yöre tabiriyle orbulup aşağılara akar. Gün gelir gençler yorulurlar. Elbette, şu koca dünya Toroslardan ibaret değildir. Yaşlılar “mekanımız dağlardır” deseler de yeni kuşaklar büyük şehirlerin yolunu tutarlar. O yıllarda ulaşım iyiden iyiye rahatlamıştır. Ama onlar Eğirdir’e yürüyerek iner, arabayla Isparta’ya, trenle İzmir’e geçerler. Yorucu bir vapur yolculuğundan sonra İstanbul’a varırlar. Eh hayat o zaman da zordur. Kimse “Ah ne iyi ettiniz de geldiniz” demez. Cebelliler yılmaz, yıkılmaz şehirde tutunmanın yollarını ararlar. Öyle ya onlar da para kazanmalı, çocukları okumalı, doktor, mühendis olmalıdır. İşte bekar odalarında kafa kafaya verip “N’apcaz şimdi?” dedikleri günlerden birinde İstanbul’a yerleşen eski bir Cebelli hatırlanır. Bu adam padişahın sütçü başısıdır. SÜTLE GELEN BEREKET İşte o akşam uzun uzun “Sütçülük” üzerine konuşur, karar kılarlar. Sonraki günlerde sokak sokak dolaşır, Boşnak mandıralarından topladıkları sütleri satarlar. İstanbullular kendilerini bildi bileli sütten yana şanssızdırlar. Zira günübirlik satıcılar mübareği sulandırmayı uyanıklık sanırlar. Ama Cebelliler saftırlar, temizdirler. Hile hurda bilmezler. Kısa sürede kendilerini sevdirirler. Müşteriler artınca oğullarını uşakları getirirler. Taksim’i, Aksaray’ı, Galata’yı, Kadırga’yı mesken edinirler. Uzun lafın kısası ama az ama çok bir mahalle tutarlar. Memleketinde bey geçinenler bile güğümlerini askıya takar, çıngırağı ellerine alırlar. O yıllarda İstanbul’da buzdolabı yok gibidir ama yörükler onun da çaresini bulurlar. Güğümleri tapalarla tıkar, kuyulara salarlar. Onların sütleri Ağustos sıcağında bile bozulmaz. Derken üzerinde bir parmak kaymağı olan kaşık batmaz yoğurtlar yaparlar. O yıllarda Cebel külliyen boşalır büyük şehirlere akar. Öyle ki gün gelir şirin kazanın adı “Sütçüler”e çıkar. Peki sonra ne olur? Sütçüler yine kendi halinde. Ama çocukları okuyup adam oldu. Şimdi siyasete, bürokrasiye, eğitime yön veriyorlar. Hem biliyor musunuz bu gün lüks ambalajlar içinde satın aldığınız yağların, yoğurtların, peynirlerin arkasında Sütçülerli işadamları var. Nasıl, enteresan değil mi? En az “Antalya’nın kışı” kadar.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT