BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Atayurt’tan geliyorum

Atayurt’tan geliyorum

Moğolistan ‘Orta Asya’nın öbür ucunda, ‘Atayurt’ diye andığımız bölgede pek tanımadığımız bir ülke...



Gezi yazısı-1 NUH ALBAYRAK yazıyor Altı Çin, üstü Rusya; işte Mongolya... Türkiye'nin iki misli; geniş bir araziye sahip olmasına rağmen denize kıyısı olmayan bir ülke... Bu kadar şanssız bir coğrafya olmaz herhalde. Yukarı baksan Rusya, aşağı baksan Çin... Geleneksel giyinen yaşlıların yanında, 'çılgın batı' tarzı gençler, uzaydan düşmüş gibi görünen kadınlar ve "Bu ne ya... Ben neredeyim?" dedirten cinsten lüks jeepler... İşte Moğolistan! Moğolistan, bizim için özel anlamı olan 'Orta Asya'nın öbür ucunda, 'Türkistan' ile Doğu Türkistan arasında, 'Atayurt' diye andığımız bölgede yer alır. Ama pek tanımadığımız bir ülke olduğu da bir gerçek. En azından ben böyle hissettim ve bana ilginç gelen bazı izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Bu noktada, Orta Asyalı olduğu 'gözlerinden' okunan Yayın Koordinatörümüz Aydoğan Kaçıra'nın teşvik ve tazyikini de dile getirmek zorundayım... FOTO GALERİ Türkiye'nin iki misli; geniş bir araziye sahip olmasına rağmen denize kıyısı olmayan, Rusya ve Çin tarafından kuşatılmış bir ülke... Dünyada bu kadar şanssız bir coğrafya olmaz herhalde. Yukarı baksan Rusya, aşağı baksan Çin... Ne fark eder demeyin. Bir kere, ülkenin bir kısmını Rusya (Rusya'ya bağlı Buryat Özerk Bölgesi), bir kısmını da Çin (İç Moğolistan) zaten iç etmiş. Kalan kısmının da (Moğolistan Halk Cumhuriyeti) bu iki ülkenin, özellikle de Rusya'nın her alanda görünmeyen bir markajı altında olduğunu daha Ulan Batur'un mimarisinden anlıyorsunuz. Zira binalar, (yeni inşa edilen siteler dahil), komünist ülkelerde görmeye çok alıştığımız kibrit kutusu modeli 'soğuk' bloklardan oluşuyor. Yine Rusya'nın "merkeziyetçi" alışkanlığının yansıması olsa gerek; 1350 m. yüksekte kurulu, yıllık iklim ortalaması -1.3 derece olan ve dünyanın en soğuk başkenti olarak anılan Ulan Batur, şehrin ortasından geçen dev boruların oluşturduğu merkezi sistem ile ısıtılıyor. Düşünebiliyor musunuz, biz bu sistemi tek bina için bile çekemiyoruz. Çin işkencesi gibi... Aylarca süren kış boyunca hava sıcaklığının; pardon soğukluğunun eksi 40'ları bulduğu bir yerde bekle ki 'merkez'den sıcak su gele... Neyse binalara takılıp kalmayalım, yavaş yavaş şehre dalalım... Ulan Batur'a adım atar atmaz 'tezat'lar sizi sarsıyor. Tarih kitaplarında gördüğümüz gibi giyinen yaşlıların yanında, kafasının iki tarafını kazıtıp tepesini diken 'çılgın batı' tarzı gençler, çamur deryası caddelerde; sanki yere basmadan yürümeye çalışan, uzaydan düşmüş gibi görünen modern giyimli, yüksek ökçeli Moğol kadınlar, oto tamirhanesi görünümündeki caddelerde birkaç adımda bir gözünüze batan süslü bar ve pavyonlar... Yollarda hakim olan eski model döküntü araçların arasında, "Bu ne ya... Ben neredeyim?" dedirten cinsten lüks jeepler ve arabalar... Halkla olan ilk diyaloglarımdan, kendini beğenmiş şımarık Avrupalıların dışında, Balkanlar'dan Afrika ve Asya'nın büyük bölümünde geçerli olan Türkiye'den; özellikle de İstanbul'dan olmak 'itibarı'nın, burada da geçerli olduğu intibaını ediniyorum. Bu düşüncemi, yaklaşık 20 yıldır orada yaşayan Mustafa Bey ile paylaştığımda, Türkleri 'yabancı' olarak bile görmediklerini söylüyor: "Batılı bir turisti gördükleri zaman, 'bak yabancı' diye bize gösteriyorlar." Bunda, 150 bin civarında olduğu tahmin edilen "Türk" kökenlinin veya nüfusun yüzde 6'sını teşkil ettiği söylenen Müslümanların bir etkisi var mı bilmiyorum... ULAN BATUR AYNEN BİZİM KÖY GİBİ... Bendeniz, Konya'nın Ilgın kazasında geniş bir vadinin ortasında, çok eski tarihlerde kurulmuş, yaklaşık 1500 haneden oluşan büyük bir kasabada doğdum. Kasabamızın adı Çiğil ve bugün Kırgızistan sınırları içinde bulunan 'Balasagun' bölgesinde yaşayan ve Moğolların zulmünden kurtulmak için Anadolu'ya göç eden Çiğil Türkleri tarafından kurulmuş. Çocukluğumda, kasabanın 'old town (eski şehir)' bölümü çok dikkatimi çekerdi. Sanki sarp dağlar arasına sıkışmış, arazinin santimle ölçüldüğü bir yermiş gibi evler kucak kucağaydı. Evin içi ise birinden diğerine geçilen zincirleme odalardan, labirent koridorlardan oluşuyordu. Cephe duvarı olmadığı için pencere de olamayacağından odalar, 'dam'a açılan 'tepedelik'ler vasıtasıyla aydınlatılmaya çalışılırdı. Haliyle evinize, bırakın atın-arabanın gelmesini, yayaların bile tek sıra halinde ilerlemek zorunda olduğu 'aralık'lardan geçerek ulaşabilirdiniz. Tonlarca arpa, buğday hatta saman evin metrelerce uzağındaki aralık başına boşaltılır ve eve sırtınızda taşınırdı. Aslında kendi mahallemi ve doğduğum evi tarif ettim... Rahmetli dedemden, "Bizim aslımız Yörük'tür. Atalarımız burayı yurt edinmiş" sözünü duyup, 'Yörük'ün anlamını da öğrendikten sonra, "Her mevsim başka bir yaylada konaklayan, çadırdan başka kapalı mekanlarda hafakanlar basan atalarımız bu 'tepedelikli' evlere kendisini niçin hapsetti acaba" diye çok düşünürdüm. "Moğolistan'dan memleket muhabbetine nasıl geçtik" demeyin. Ben de bunları, Ulan Batur'da hatırladım ve yılların derinliklerinde kalan o soru tekrar zihnimde canlandı... ATAYURDA KÖPRÜ KURULDU Asırlardır Atayurdu diye andığımız, hasretiyle uzaktan yandığımız topraklar şimdi artık çok yakın. Haftada üç günle başlayan ve kısa zamanda her güne yayılması beklenen uçak seferleriyle Türk Yurdu şimdi daha yakınlaştı. Coşku ile karşılamalarına bakılırsa onlar da bize kavuştu... "ATIMIZ CANIMIZ, ÇADIRIMIZ DA ÇADIRIMIZ..." Uçak keşfedilmiş, kapı komşuları uzayı yol etmiş umurlarında değil; “At, ‘murat’tır” diyor, onu hiçbir şeye değişmiyorlar. Hâlâ uçsuz bucaksız vadilerde uzun mesafeli at yarışı geleneklerini sürdürüyorlar. Nitekim bir tanesine, Orhun Abideleri'nden dönerken rastladık. Moğol Çadırı önünde hatıra... THY Psikologu Ceyda Şenel, Hostes Rabia Çalışkan, THY Basın Danışmanı Dr. Ali Genç, TAV Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Erdoğan, Hostes Melike Çokon ve bendeniz... ÇADIR İTİBARDIR Moğolların “Onsuz olmaz” dedikleri bir diğer gelenek de Moğol Çadırı. Hatta itibarlı misafirleri bu çadırlarda ağırlıyorlar. Mesela Cumhurbaşkanlığı’na kurulan Cengiz Han Çadırı’nda sadece önemli konuklar ağırlanıyormuş. Hele şehir dışına çıktığınızda geniş vadilerde çadır kentler en sık karşılaşacağınız manzaradır. Direksiyon zıtlığı sadece bu iki araçla sınırlı değil, nerdeyse yüzde 50-50... 70’LERİN SİRKECİ’Sİ GİBİ Bolluk içinde darlık Moğolistan'da yolda gördüğünüz bütün araçlar 'taksi'dir. Her gelene el kaldırabilirsiniz. 'Korsan' da yok, 'korsana bindin' cezası da... Moğolistan 1.5 milyon kilometrekarede sadece 2.8 milyon kişinin yaşadığı dünyanın en seyrek nüfuslu ülkesi. Bu nüfusun da yarıdan fazlası başkent Ulan Batur'da toplanmış. Hadi bu da onların bileceği bir iş; biz de yıllardır, "Köyden geldim şehre, şaşırdım birden bire" şarkısı söylemiyor muyuz!.. Fakat beni şaşırtan ve ta oralardan köyüme döndüren ilginç durum şu... Aynen bizim dedeler gibi ucu bucağı görünmeyen vadileri at ve davar sürülerine terk etmişler ve daracık bir alanda binaların itişip kakıştığı bir şehir kurmuşlar. Bizim köyün aralıkları kadar olmasa da; daracık yollarda her gün saatlerce çile dolduruyorlar. 70'lerin Sirkeci, Eminönü manzaralarından daha vahim. Kilitlenmiş kavşaklarda trafik polisi de çaresizlikten kenara çekilip seyrediyor. Bizim, polis eskortuyla 'bir düz, iki tersten' örerek iki saatte geçtiğimiz caddeleri onlar, ne kadar zamanda ve nasıl aşıyor bilmiyorum. Yolların tamamı çift yönlü ve çok dar. Belli başlı ana kavşaklar dışında sinyalizasyon sistemi yok. Gece yarısında bile trafik sakinleşmiyor. Bundan sadece trafiği fırsata çeviren taksiciler memnun. 'Taksimetre' diye tutturmaz, parayı bastırırsanız sizi çok ilginç yerlerden götürüp 'şıp' diye menzile ulaştırıyor. Bu arada, yolu düşenlere bir not; Moğolistan'da yolda gördüğünüz bütün araçlar 'taksi'dir. Her gelene el kaldırabilirsiniz. 'Korsan' da yok, 'korsana bindin' cezası da... Sadece, 'uluslararası' havaalanının iki şeritli, tek yönlü 'protokol' yolunun yanı başındaki boş araziden iki şeritlik bir yol daha açıyorlar. Muhtemelen, Başbakan Erdoğan, bu ülkeyi ziyaret ettiği sıralarda, 'duble yol'u kulaklarına fısıldadı... Trafikte dikkatimi çeken bir ilginç durum daha... Araçların kiminin direksiyonu sağda, kimininki solda... "Peki trafik hangi yönden işliyor" diye sorarsanız, sağdan ama ne fark eder ki... Bu karma direksiyon meselesini araştırdım. Rusya'dan Kore'ye, Japonya'ya kadar her yerden ikinci el araba almışlar. Özellikle Japonlar buraya sattıkları önemli miktardaki ikinci el araçların boyasını, kaportasını elden geçirmiş ama direksiyonları sola almayı unutmuşlar!.. Artık öyle ne bulurlarsa almıyorlar ama mevcut karmaşa ne zaman sona erer bilinmez... KAYIPLARIMIZI ORADA BULDUK Bizim çocukluğumuz da yaylalarda geçti. Çadırlarda, damlarda yattık, sürüler otlattık. Minik oğlakların, kuzuların inanılmaz sevgisini tattık. Sonraları modaya uyup şehirlere taşındık ama bu bahsettiğimiz manzaralar bıraktığımız yerlerde de yok artık. Elbette yaylalar yerinde duruyor ama damların yerinde villalar, davarların yerinde de arabalar var. İşte çocukluğumla birlikte yıllara gömülüp giden bu hatıraları Moğolistan'da tekrar hatırladım. Yeşile boyanmış uçsuz bucaksız yaylalar ve keyfince otlayan kuzular, koyunlar. Her şey eskisi gibi, hiç bozulmamış. Oksijen bile hormonsuz. Hele o gökyüzü... Meğer bizim gördüklerimiz gökyüzü değil, 'gömük yüzü'ymüş. Cam gibi parlayan gökyüzü ile bembeyaz bulutlar; başlı başına bir fotoğraf... YARIN: TARİH HAZİNESİ, ABİDELER BELDESİ
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 87143
    % -3.46
  • 5.7875
    % -2.96
  • 6.5899
    % -2.46
  • 7.3507
    % -2.54
  • 219.169
    % -2.33
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT