BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Öcalan’ın savunmasının metni -2- "PKK bir isyan hareketidir"

Öcalan’ın savunmasının metni -2- "PKK bir isyan hareketidir"

Önceki gün çıkarıldığı tarihi mahkemede idamla yargılanan bölücü PKK örgütünün başı Öcalan’ın DGM’ye verdiği yazılı savunmasının metnini yayınlıyoruz...



PKK tarafından haince katledilen şehitlerimizin aileleri İmralı’daki duruşmaya bayraklarla ve şehit evlatlarının fotoğraflarıyla geldiler. Gerek son Mebusan Meclisi’nde ve gerekse Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara toplantı ve kongrelerinde ulusal kurtuluş, açıkça Türk ve Kürt ortak ulusal kurtuluşçuluğudur. Doğru pratik yol bu olduğu gibi tarihen oluşan ortak vatan ve devlet anlayışı da, bunu gerektiriyordu. Ayrı ayrı ve hele birbirlerine karşı ulusal hareket düzenlemek, tam o dönem emperyalizminin, Britanya’nın başını çektiği “böl-yönet” politikasının kurbanı olmak anlamına gelirdi. Burada Mustafa Kemal’in pratikte pişmiş siyasi anlayışı tek ve kesindir. Fazla teorik gereklere inmeden kesin birlikteliği adeta talimatlarla yürütür ki, başarı için bu yöntem o dönem için şarttı. Çünkü bölücü öğeler her iki kesimde sultan ve halifenin de yoğun çabasıyla hareket halindeydiler ve zaten ulusal kurtuluş, bu ayaklanma haline gelen hareketlere karşı dış hedeflerle iç içe yürüyordu. Burada niyetten ziyade pratik gerçek belirleyicidir. TBMM’de bile 1924’e kadar saltanat ve hilafet yanlıları oldukça kalabalık ve güçlüydüler. Buna İttihatçıları da ekleyince ve ayrıca Bolşevik etkisi de, önder gücü çok yoğun ve değişik taktiklerle hareket etmeye zorluyordu. Batıda Yunan saldırısıyla Rumlar, doğuda ise Ermeniler’in, geniş iddiaları da eklenince, ulusal kurtuluşun iki temel halka Kürt ve Türk gerçeğine dayanması tek doğru kurtuluş yolu olduğu açıktır. Ayrılık ve hele hele birbirine karşı olmak, elde var olanın gerçekten gitmesi olacaktır. Burada derinliğine işlenmeyen bazı hususları açmakta büyük yarar var; ortak ulusal kurtuluşun başını şüphesiz devlet tecrübesi askeri deneyim, milli bilinç gelişkinliği itibarıyla Türk tarafı çekiyordu. Bu yadırganmadığı gibi, beklenendi de. Kürt tarafı bunu tabii buluyor ve temelden bağlı yedek güç olmaktan ne rahatsız oluyor ne de endişe duyuyordu. Ortak tarih, devlet ve ülke, din anlayışı bunun temelinde yatıyor, ulusal kurtuluş aşamasının da ortak gelişeceğinden kuşku duyulmuyordu. Burada bazı aydınlarca iddia edildiği gibi kandırma ve kandırılma pek yoktur. Doğal birlikteliğin gerekleri işliyor. Bu kesin doğru bir strateji ve taktik anlayış bütünlüğüdür. MUSTAFA KEMAL DÖNEMİ Mustafa Kemal ve yürüten kadroyu takdir etmek gerekir. Kürt tarafını bu dönemde işbirlikçi saymak tarihi bir hatadır. Doğru olanı yapıyorlar, ama daha sonra belirecek olumsuz gelişmelere karşı, bilinç ve örgüt eksikliğini önemli oranda taşıyorlar. Bu noktada giderek derin bir açmaz her iki tarafta da oluşacak ki çok doğru bir başlangıç, zaferle sona eren ulusal kurtuluşçuluk ve ilan edilen Cumhuriyet aslında güzel bir ortak eserdir. Nitekim Mustafa Kemal İzmit basın toplantısında -ki cumhuriyetin ilanından sonradır ve oldukça önemlidir- bu gün bile pratik değeri olan bu konuşmada Kürt ve benzeri sorunların ancak demokratik tarzın oturtulmasıyla çözüleceğini açıkça dile getirmektedir. Bir nevi yerel otonomi, karışık bölgelerin durumu sınırlarla oynamanın işin içinden çıkılmazlığa yol açacağı dolayısıyla bu sakıncalı yöntemler yerine, aslında bugün dünya çapında tüm demokratik sistemlerde uygulanan bir yolu Mustafa Kemal önermekle bu sorunda da en doğruyu söylemekte ama güçlü hilafet ve saltanat anlayışının her iki tarafta güçlü olması, ilkel milliyetçi bazı Kürt aydınlarının emperyalizmden kendilerini tam ayırt edememeleri, kendi programlarını ustaca TBMM’sine ve Mustafa Kemal önderliğiyle paylaşamamaları, dar ayrılıkçılığa düşmelerine ve aslında hiç de hazır olmadıkları zamansız 25 isyanına katılmalarına yol açıyor. Halbuki böyle bir niyetleri başlangıçta olmadı, büyük bir kısmı devlette memur ve subay olarak ulusal kurtuluşa destek verenlerdi. Mahalli ağa, şeyhler ise cumhuriyetle hem ideolojik, hem maddi çıkar çelişkileri, çoğunun İstanbul ve dolayısıyla itilaf devletleriyle diplomasi ilişkileri, onları da aynı yanlış yola zamansız ve hazırlıksız itecektir. Onlar ulusal kurtuluştan Cumhuriyetin değil saltanat ve hilafetin geri geleceğini sanarak önce destek vermişler, bu gelişmeyince isyana yönelmişlerdi. Sınırlı Kürt milliyetçiliği, görüldüğü gibi, isyanda belirleyici rol oynamıyor, zayıf, hazırlıksız program ve örgütsüz, lidersiz bir düzeydedir. Ama esaslı kitle ve üst tabaka ve aydınlardan önemli kesim Cumhuriyetle yürüme durumundadırlar. Kürt tarafında bu dağılma ve parçalanma yaşandığı gibi, Türk tarafında da bu daha yoğun yaşanmıştır. Daha açık saltanat ve hilafet yanlısı, onları aşan ayaklanma, ittihatçılar, pek de yeni Cumhuriyete ısınmadıkları gibi Terakki-Perver Cumhuriyet Fırkası’yla da, tutucu kanadı temsil ediyor ve zaman zaman çoğunluğu aşıyorlardı. CUMHURİYETİN KORUNMASI 25 isyanında Mustafa Kemal Atatürk, objektif olarak, hepsini birleşik ve ortak hedefli güç olarak değerlendirecek ve kararlıca tasfiye etmekten geri kalmayacaktır. Dikkat edilirse, burada Türk tarafında özel bir demokratik grupla Kürt tarafında bir Kürt milli grubu olarak görülmüyorlar, öyle bir durumda zaten kendini açıkça ortaya koymuyor, tartışılan Cumhuriyetin demokratik niteliği değil, öyle sorun cılız sesler dışında pek gündemde yok, temel sorun, Cumhuriyetin -ki bir iki- yaşındadır korunması sorunudur. Bu en azından Atatürk için kesin böyledir. “Demokratları ve Kürtleri eziyorum” demiyor, “Cumhuriyet karşıtlarını tasfiye ediyorum” diyor ki bu biraz aşırıya kaçsa da daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Diğer iki kesimin başarısını düşünelim. Sultan Vahdettin zaten bekliyor. Yani gelecek olan ne demokrasidir ne de Kürt devletidir. İngiliz işbirlikçisi saltanattır. Gerçek olan da budur. Üçüncü bir yol da yoktur. Cılız komünist hareket ise bırakalım devlete oynamayı basit taktiklerin kurbanı olmaktan bile kendini kurtaramaz. Şu halde gerek ulusal kurtuluş, gerekse Cumhuriyetin zaferini iki halk için tarihi, ortak bir vatan ve devlet olarak değerlendirmek en doğru yaklaşımdır. Atatürk’te ne özel bir demokrasi karşıtlığı, ne de Kürt ayelhtarlığı söz konusudur. İlerlemeden yana ve beklentisi vardır. Entelektüel derinliğin olmayışı, demokratik deneyim yoksunluğu iç ve dışta derin kuşatılmışlık ve zayıflık duygusu ve onun gerçekliği erkenden bir otoriter Cumhuriyet anlayışına götürdüğü gibi şiddet anlayışın da oldukça eleştiriye açık bırakıyor. Bu dönemin başarısız ve aydın liberal denebilecek bir kişi olan -ki Atatürk’ün en yakın arkadaş ve kadrosu- Fethi Okyar kabinesi başarılı olsa Cumhuriyet daha liberal ve giderek demokratik nitelik kazanabilirdi. Ama isyan dolayısıyla daha sert ve bürokratik yapısıyla İsmet İnönü Başbakanlığı bu otoriter gelişmede önemli pay sahibidir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti etkilense bile ne Hitler’in Almanya’sı, ne Stalin’in Rusya’sı gibi, cumhuriyeti aşırı totaliter kılmak istemedi, Fethi Okyar ile ikinci liberal deneme olan Serbest Fırka olayında da karşımıza çıkar. Liberal bir cumhuriyet gelişmesinden yanadır, ama, bunu felsefi ve toplumsal temelini yakalama gücünden yoksundur. Daha sonraki Kürt isyanları içinde yapabileceğimiz yorum ayrı çizgidedir. Hatta, yerel güçlerin alışageldikleri genel nizama gelememe, alışageldikleri başına buyruk yaşam ve sınırlı yabancı etkisi rol oynar ki, gelişen ve gittikçe güçlenen Cumhuriyet karşısında başarı şansları olamazdı. Sonuç olarak; Atatürk döneminin otoriter Cumhuriyet anlayışı kendi somut gerçeği içinde anlamını böyle buluyor. Neden liberal-demokratik yöne kayılmadı sorusu kadar, Kürt ayaklanmalarında, hele hele milli hareketinden ziyade -istisnalar geneli değiştirmiyor- dağınık, örgütsüz, ağa-reis-şeyh kuralına göre yürüyen bir toplumsal kesimden daha ileri bir gelişmenin çıkmamasının suçunu, hep, Cumhuriyete ve Atatürk’e yıkmak büyük yanlışlık ve haksızlık kadar, beraberinde birçok yaklaşım hatasını getiriyor, aşırı uç değerlendirmelere götürüyor. Aşırı bir idealize duruma, günümüzün gözlüğüyle değerlendirmelere götürüyor, bu da özellikle genelde aydınları, islamcıları, sosyalistleri ve Kürt milliyetçiliğini büyük değerlendirme hatalarına, hatta hareketlerine götürüyor. Eğer bu söylenenler doğru olsaydı ve o dönemde maddi temeli bulunsaydı, herhalde bir başarıları da olurdu. Gerçek biraz da başarılı olandan yanadır. Gerçeği olanın başarısı olur. Olsa olsa, bu hem demokrasi, hem de onun temel bir parçası olan Kürt sorunu için, üzerinde çok önemli durulması gereken bir tarihi deneyim olarak değerlendirilebilinir. Halen de bunun hakkıyla yapıldığını söylemek güçtür. Tarihi doğru değerlendiremeyenlerin, günü ve kendilerini doğru değerlendirmesi çok zordur. Çoğunlukla başarısızlığa yol açacağı gibi, başarı, bazen olsa da, toplumsal olayda yaygın görülen bir tesadüf zinciri sonucu olabilir. İDEOLOJİK VE SİYASİ HAREKETLER Kürt ideolojik ve siyasi hareketlenmelerinin, bu cumhuriyetin kuruluş ve otoriter gelişmesini doğru yorumlayamamaları, içine düştükleri tüm trajedi ve yenilgilerinin temel nedenlerindendir. Bir özeleştiri olarak, doğrusunu bu dönem için şöyle dile getirmek doğruya daha yakındır. Yapılması gereken Cumhuriyeti ve onun ortak vatan gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmek, onun için de Atatürk kişiliği de dahil, toplumsal sorunların daha demokratik çözümünü, TBMM’de tartışarak, gerektiğinde gruplaşarak asla geriye ve ayrılıkçılığa düşmeden, gerektiğinde aynı cumhuriyet, misak-ı milli esaslarına bağlı ama daha demokratlaştıran, çözümlerle bunu birçok toplumsal birime taşıran, gerek yeni parti ve ittifakları da deneyerek, birçok Avrupa devletinde yapıldığı demokrasiyi yaygınlaştırarak, cumhuriyet devrimciliğini demokratik evrimlerle ilerletmek demokratik cumhuriyete götürmekti. Doğrusu, ama halen başarılamayanı da tam budur. Demokrat parti çıkışı, tabanda, otoriter cumhuriyetin ve genelde iki dünya savaşının sıkıntılarıyla, adeta, bir demokrasi fırtınası yaratarak iktidar oldu. Daha doğrusu, genel iktidar yapısına, toprak ve genişlemiş tüccar üst tabakasını da katarak, cumhuriyetin karakterini oligarşiye doğru bir sıçratmaya uğrattı. Gerçekten, özellikle sindirilmiş doğu feodalite önde gelenleriyle, batının yeni palazlanan toprak burjuvazisi ve tüccar kesiminin önde gelenleri, cumhuriyet tarihinin bir dönemine adını yazdırdılar. Bu dönemin Kürt sorunu ezilmiş ayaklanmalar döneminden, sürgünden dönmeler, yaraları sarmalar ve çok zayıf bir ideolojik Kürtçülükle kendini gösterir. Bu çok cılız burjuva-feodal Kürtçülüğüdür. Yine aydınları var, ama faaliyetleri ideolojik olmaktan öteye gitmez. Ciddi partileşme gücü gösteremezler, hareket haline gelemezler, ideolojik faaliyetleri de fazla bilimsel ve kapsamlı olmaktan uzaktır. Yüzyılın başındaki durumun bile oldukça gerisindedirler. Barzani önderliğiyle Türk sol’undan etkilenip yararlanmaya çalışsalar da burada da kişilikli bir yapı ortaya çıkaramazlar. Kısaca feodal dönemin ayaklanma güçlerinin çok gerisinde, işbirlikçilik yanında ayrılıkçılık biçimindeki klasik hakim sınıf tavrını aşamazlar. Cumhuriyetin doğru tanımı kadar ona nasıl yaklaşılacağını kestiremezler. Ürkek ve içi boş bir eleştiri birçok sakat kişilik ortaya çıkarır. Dönemin bu konudaki baskısı da eklenince sağlıklı bir Kürt burjuva ulusal hareket gelişemez. Cumhuriyetin asli kurucu öğe olma gerçeğini Kürtler açısından doğru çözüp ayrılıkçı değil, eşitlik ve özgürlük arayıcı bir yaklaşıma ulaşamamaları eski yönteme, yani ufak bir eleştirinin bile ayrılıkçılık olarak değerlendirilmesinden kendilerini kurtaramazlar. Aşırı Türk ulusçuluğu da, suçlamasında aşırı olunca, aslında en temel bir demokratik sorun olan Kürt sorunu çoğunlukla kendini provoke olmaktan bile kurtaramaz. Asgari bir demokratik talep, bölücülük, vatan hıyaneti olarak damgalanınca tersi yani anti-demokratizm sorundan güç aldı. Şovenizm ve faşizmin beslenmesine yol açtı. Türk soluna kadar bu şovenizm etkisini gösterdi. Ayaklanmalarla fiziki tasfiyeyi yaşayan Kürtlük, bu dönemde ideolojik ve siyasi felçliliği yaşamaktan kendini kurtaramadı. Aslında temel hatayı aşamadı. Ortak vatan ve devlet çözümlemesini ve burada verilmeyen, eksik olan haklarını başarılı bir demokratik programla ve onun örgütsel ifadesiyle ortaya koyamadı. Türk siyasi ve milli güçlerini, ülkenin bütünlüğü ve cumhuriyetten kopulamayacağını bilimsel ve inandırıcı izah edebilse, ta Atatürk döneminde bu yöntem tutturulsa aslında, durum tersine, yani başlangıçtan beri demokratik cumhuriyete doğru gelişim gösterirdi. Ama burada da asıl sorumluluğu gerçekten üst tabakaya yani ağa-şeyh-aşiret reisi düzeninde aramak gerekir. Bu sınıfın özü itibariyle hem, gerici işbirlikçi ve ayrılıkçı ve hem de, anti-demokratik olması, sorunun baştan itibaren çok önemli başlangıca rağmen, çıkmaza götürmesine ve çok ağır trajedilere, kayıplara yol açtı. Bu durumun sebebini Kürt aydınları hep cumhuriyette görürler, aslında tabi sınıf gerçeğinin bir sonucu da olsa, bundaki temel rollerini sorgulamamaları, Kürt sorunumun içinden çıkılmaz bir hale gelmesinin asıl nedenidir. Oligarşik ve oldukça ciddi sağ-sol mücadelesine rağmen bu dönemde sorunun doğru konuşulunun bile gerçekleştirilememesi PKK’nın ortaya çıkışında etkisini gösterecektir. PKK’NIN ORTAYA ÇIKIŞI VE KÜRT SORUNUNDA YENİ AŞAMA Başsavcının iddianemesinde PKK’nın bir resmi çekilmiş. Ama, her resim gibi ruhsuzluk hakim. Büyük bir savaş bilançosu ve çok kapsamlı bir eylemleri mal etmek yetmez. Yine başlangıçtaki programla amacı belirlemek ve liderliğin konuşmalarından bazı bölümlerle son yirmibeş yılın dünyadaki değişim ve dönüşümden etkilenmeden göstermek iddianameyi hukuk şekli açısından belki bir anlama kavuşturabilir ama, siyasi anlamını tam veremeyeceği açıktır. Bir devlet kurmakla itham edilecek ama, kimdir devlet kuracak olan? Halksa nasıl bir tarih ve toplum gerçeğine sahiptir? Yine objektif olarak, yani ilmi açıdan mümkün mü? Bunlara hiç değinmemek suçlama yani ağır basan sübjektif bir hukuk metni olmaktan öteye gidemez. Hatta, yasal açıdan bile, tek taraflı olmaktan da bu haliyle öteye gidemez. Biz burada PKK’yı gerçekten teorik, siyasi ve eylemsel yanıyla özce ortaya koymayı, tarihi bir görev ve iddianameyi cevaplandırıp tamamlayacağı inancındayız. Hukuk yanını pek tartışmayacağız. İmkan olursa belki bazı avukatlarımız bu bölümü açabilirler. O halde PKK’ya nasıl yaklaşılmalı? PKK, Cumhuriyetin elli yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkardığı objektif temel üzerinde, dünyadaki fırtınalı devrim ve karşı devrimin teorik-pratik incelemesini ütopik ve teorik bir grubun, öncelikle 1970-1980 arası ideolojik isyan hareketi, 1980-1990 arasında da siyasi ve eylemsel hareketi olarak doğup gelişmiş, gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketidir. Siyaset ve savaş sanatını birleştirmede ileri adımlar atmış, benzeri olmayan, şeklen Kürt olsa da, özde, bölgesel bir özgürlük hareketidir. Kürt sorununu, klasik yaklaşımı aşarak ortaya koymuş, toplumsal taban amaç ve taktikleri itibariyle de modern, demokratik yanı ağır basan bir Kürt sorun hareketi, yani sorunu olgunlaştırmak kadar çözüme ilk defa emekçi toplum kesimlerinin demokratik tarzını yaratmış, özellikleri basan hareketidir. Sorunu olgunlaştırma ve çözümü de ileri düzeyde imkan dahiline sokmada klasik hanedan önderliklerinin ya tam dış güçlere dayalı, ya da, bu olmazsa, hemen teslim olan tarzını aşmış, boşa çıkarmış, özgüce, kalıcılığa sahip esasta özgür birey ve topluma dayanan, bu yönleriyle hem oldukça modern hem de, gerçek bir tolumsal çözüm gücü olarak tarih sahnesinde yerini bulmuştur. 90’LI YILLAR 90’lara kadar sorunu Türkiye ve dünyaya kanıtlama ve çözümü isteme 90’larda da çözümü gündeme sokmada da olumlu ve ilerleme temelindedir. 90 başlarında çözümü yakalayamaması hazırlık yetersizliği, hata ve tecrübe yoksunluğundan ileri gelirken, 93’ler sonrası zorlanma, sancılı yıllarıdır. Aslında kendini dönüştürmesi gereken yıllar da gerçekten bu 90’lı yıllardır. Özellikle 93’ten sonra dönüşme; dünya çapındaki gelişmeleri görerek çözüm konusunda yaratıcılığını gösterememesi bir noksanlık olarak görülebilir. Kendini bu yıllarda aşırı tekrarlamıştır. Dolayısıyla, çözüm gücünden tekrar problemin ağırlaşmasına da yol açmıştır. Burada şüphesiz yaşadığı savaş tarzının her iki tarafta raydan çıkmasının da rolü çok önemlidir. Talihsizlikler de eklenince sorunda ağırlaşma oldu. 2000’e dayanırken PKK’nın hem kendini aşma hem de sorunu tekrar çözüme yöneltme gibi iç içe yaşadığı çelişkili konumunu çözerse, tarihi rolünü oynamış olacaktır. Bir devrimci örgütten, demokrat örgüte dönüşerek bunu gerçekleştirebilecektir. PKK tarihinde ayrılık ve birlik sorununda iki önemli aşamayı ayırt etmek büyük önem taşır. Çıkış sürecinde, bir yandan yılların dil yasağına kadar varan baskı ve inkar, diğer yandan o dönem soluna hakim olan, sorunlara sloganvari, ütopik yaklaşım, yine Kürt milliyetçiliğindeki kuşku ve korkuya dayanan ayrılıkçılıkla birlikte, dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin tek çözüm yolunun, ayrı devlet kurma biçiminde anlaşılması, PKK’nın programında ve propagandasında ayrılma yönüne ağırlık vermeye yol açıyordu, enternasyonal birliğe vurgu yapılıyordu. Fakat, hakim yan mevcut zoraki birlikten kopmuştu. Bunu, sıkça, zoraki bir evliliğin sürdürülemeyeceğine benzetiyorduk. Bu, bir anlamda doğru bir yaklaşımdı. Ama, nereye kadar ve nasılına ayrı cevaplar gerekiyordu. Bu dönem ağırlıklı olarak doksanlara kadar geldi. Kitlesel destekle beraber aslında bu dönemi, bu yıllardan itibaren aşmak gereği de ortaya çıkıyordu. Yani özgür birliğin koşulları oluşuyordu. Devletin doksan başlarında dil yasağını kaldırması, dil ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerin sorunu kabul edip çözüme yönelik çabaları, en son benim Mart 93 ateşkes yaklaşımım, aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptığımız dönemi açıkça ortaya koyuyordu. Bu yıllardan itibaren özgür birlik propagandası hakimdir. 96’dan itibaren bize gelen dolaylı mesajlara çözümü “ülkenin bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı çerçevesinde demokratik birlik” biçiminde açıkça sözlü ve yazılı değerlendirmelerimizde esas alıyorduk. Bunda hem devletin yaklaşımlarının eski katılığı aşması hem de pratikte ayrılıkçı yaklaşımın gerçekçi olmamak, pek yararlı bir yol olmamak kadar acı ve kaybının çok olmasının da payı büyüktür. Hayat neyin doğru ve birleşme zemini olabileceğini bize her geçen gün daha açık gösteriyordu. Dolayısıyla başsavcılık iddianamesinde, bu hususun basit bir taktik manevra olarak görülmesini, bu çok önemli dönüşümü görüp değerlendirememesini, büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Demokratik Cumhuriyetle demokratik birlik yaklaşımı; stratejik olmak kadar, bizzat mücadelenin bize gösterdiği, dayattığı en doğru çözüm yolu olarak anlaşılmalıdır. CUMHURİYET TARİHİNDE KÜRTLERİN ROLÜ, SORUNU VE ÇÖZÜMÜ PKK doğru çözümlenmesinde, yargılanmasında klasik dar hukuki yaklaşım şüphesiz hiç yetmez. Yine alışageldik inkarcı milliyetçi yaklaşım kadar, dar ayrılıkçı ilkel milliyetçi yaklaşımla da doğru ortaya konulamaz. Eğer Türkiye bu en önemli sorundan kurtulmak istiyorsa, tarihi ve sosyal yaklaşımın bilimsel ölçüleriyle gerçekleri ortaya çıkarmak ve bir uzlaşıcı çözümü bulmak zorundadır. PKK’yı tarihten, toplumsal gerçekliğinden ve yürürlükteki politik sistemden ayrı olarak, hele son zamanlarda çok sübjektif değerlendirmelerle ne yok etmek mümkündür, ne de çözüme doğru çekmek mümkündür. İki tarafın aşırı propaganda dilini yumuşatmaları, daha objektif yaklaşım göstermeleriyle, ağırlaşan sorunun kördüğüm olmaktan yavaş yavaş çözüm noktalarına taşınması imkanına kavuşulur. Aşırı ideolojik ve katı siyasi yaklaşım, bu dönemin demokratik çözüm zorunluluğuna da terstir. Kürt sorunu Cumhuriyetle birlikte ele alınıp çözüme kavuşturulmak istenildiğinde, PKK olayının en olgun çözüm aracı olduğu da görülecektir. Tarihsel olarak birkaç soru ve cevabı açık sorup vermek büyük önem taşır: Herkes artık dillendiriyor. Eğer Kürtler, Cumhuriyetin asli kurucu üyesi ise -ki öyledir- o zaman özgünlüğünü ortaya koymak kuruculukla birlikte gelişme döneminde neden en ağır sorun haline geldi? Karşılıklı tarihi yanlışlıklar nelerdir ve sorun olmaktan çıkarmak için kurucu ve gelişmenin temel dinamiklerinden olarak artık hem Kürdü yeniden bilimsel tanımlamak, hem de Cumhuriyetin bilinçli özgür yurttaş ve toplumsal grubu olarak genel anayasal haklardan ve sorumluluktan payının ne olduğunu da tanımlayıp, belirlemek kaçınılmazdır. Bu yapılmaz ise, eski yöntemle hiçbir bilimsel özelliği olmayan, herkesin günlük çıkarına göre ele alması ve kendine göre sonuçlar çıkarması, en tehlikeli zemin haline getirilir. Kimi anti-demokratik bir oy zemini, kimisi milliyetçiliğin hedefi ve konusu, kimisi de isyan gerekçesi yapar. PKK, tüm ütopik ve aşırı siyasi perspektiflerine rağmen, yine de hiç olmazsa, sorunun mevcudiyetini ve yaklaşım gereğini en çarpıcı ortaya koymak ve çözümü zorlamakla, tarihi bir rol oynadığı tartışmasızdır. Yöntemleri, siyasi katılığı, ideolojik olmayla siyasi olmayı ne kadar karıştırsa da, ortada örneği olmadığından tarihe en büyük, zengin bir mirası bırakmak gerçeğinin de ifadesidir. Bu anlamda, Kürt varlığının kabulü kadar, sorun kaynağı olmaktan çıkması için de en büyük bedeli vermiştir. 25 bine yakın şehidi, 20 yıla yakın 10 bini aşkın sürekli tutuklusu, mahkumu milyonları aşan göç kitlesi ve savaşta en büyük acıyı, fedakarlığı yaşaması, dayandığı kitleden 3000’i aşkın köyün boşaltılması, aslında sadece sorunun kaynağını ortaya koymakla yetinmiyor, çözüm kaçınılmazlığını da ortaya koyuyor. Buna, savaşın diğer tarafını, yani, devletin de kayıp bilançosunu koymakla olayın büyüklüğü ve mutlaka çözüme taşıma zorunluluğunu ortaya koyar. İç ve dış politikanın ve ekonomik-sosyal yapının derinden etkilenmesi hatta neredeyse kilitlenme boyutlarına varması, öneminin ve çare bulma gereğinin daha da kaçınılmaz kıldığı açıktır. CUMHURİYET’İN GÜCÜ Aslında Türkiye, Cumhuriyet büyük oranda olgunun bu yönüyle tanışmıştır. Ama ağır resmi söylem ve ortamın çözüm ürkekliği gerçekten sonunda, sorun haline gelmiştir. Şu hususları kendimize açık söylemeliyiz. Bu olguyla hep var olduk ve olmaya devam edeceğiz. O halde, neden sorunsuz ve gelişmenin özgür bir dinamiği, demokratik ögesi olarak tanınıp Cumhuriyetin gücü, özgür demokratik gücü haline getirmeyelim? Neden bundan çekinelim? Asli kurucu öğe olmanın, tanınmış demokratik katılımlı bir ögesi haline gelmesi neden anayasa ve yasalara aykırı olsun? Varsa, yanlış olan, temel Cumhuriyet esaslarına aykırı olan, bu anayasa ve yasalardır. Değiştirilmesi gereken olgu değil, onu yeterince ve demokratikçe ifade edemeyen yasalardır. Sorunun ağırlaşmasında yasaların bu niteliği çok ağır rol oynamıştır. Aslında bu durum, Cumhuriyetin kurucu meclisinde ve kuruculuk döneminin Atatürk’ünde yoktur. PKK burada çıkışının amatörlüğü, ütopikliği ve eylem yöntemlerindeki yanlışları ne kadar eleştirilse de, tarihi ve toplumsal olarak cumhuriyet için “sana sürekli ayak bağı olan sorunu gör ve çöz” demekle gerçek bir hizmeti yapmıştır. Bu anlamda Cumhuriyet tarihinde Kürtler’in kurtarılış ve kuruluş rolü kadar bir rolü, onun demokratik cumhuriyete dönüşümünde oynamaya çalışmıştır. Kürtler PKK ile verdikleri isyanla şunu kanıtlamışlardır: Bizi özgür tanımazsan ayrılıkçılık ve isyan hep gündemde olur. Ya seninle özgür birleşirim ya ölürüm, kaçarım demeye getirmişlerdir. Bundan ikimiz de en büyük zararı acıyı çekeriz demişlerdir. İsyanın söylemi budur. Bu PKK de özgür birlikteliğe en yakın olgunluğu yakalamıştır. Bunu görmek tarihidir. Görmemek, cumhuriyete sahip çıkmak, hele onu savunmak olamaz. DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT