BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > F tipi hayat

F tipi hayat

Tuhaf bir hafta oldu. Ankara’da geçirdiğim süre ve size ilettiğim bilgiler doğal olarak ilgi çekti. Gerçi bilgisarayımdan uzak olduğum için maillerin nasıl olduğunu bilmiyorum.



Tuhaf bir hafta oldu. Ankara’da geçirdiğim süre ve size ilettiğim bilgiler doğal olarak ilgi çekti. Gerçi bilgisarayımdan uzak olduğum için maillerin nasıl olduğunu bilmiyorum. Tahminim o ki bayağı birikmiştir. F tipi ceza evleri konusu ilgili ilgisiz herkesin tartıştığı gündem maddesi olma özelliğini sürdürüyor. Bu gidişle de sürdürecek galiba. Projeye “hayır” diyenlerin tartışmaya açık olmadıkları ve bu tavırlarıyla övündükleri belli. Halbuki fikir alışverişi yapsalar ve Bakanlığın sağladığı imkanlardan faydalanıp inşaat alanına gitseler içleri rahatlayacak. Bu projeyi kimler, nasıl böylesine korkunç gösteriyorlar bilmiyorum. Ama karalama kampanyası başarılı. Öyle anlatılıyor ki, meseleyi derinlemesine bilmesem ben bile şüpheye düşerim. Bir de konunun uzmanı olup desteklemeyenler var. Kısacası hukukçular da ikiye ayrılmış. Geçen gün telefonda görüştüğüm İstanbul Baro Başkanı, projenin her detayı hakkında bilgi sahibi olduğunu, asla art niyet ya da önyargı taşımadığını yine de Adalet Bakanı ile uzmanların inşaatı birlikte gezerek yerinde soru cevap şeklinde birbirlerini aydınlatmalarını istediğini söyledi. Bu aşamada güzel olan, herkesin mahkumları böylesine düşünüyor olması. Bu da Gece Yarısı Ekspresinde anlatılan yalanların altını çiziyor. Zamanında cezaevlerinde bazı yanlış uygulamalar yapılmışsa bile artık kimsenin bunu tekrar etmeye niyeti yok. Bütün yetkililer mahkumların tekrar topluma kazandırılabilmesi için hizmet yarışında. İstanbul Baro Başkanı’nın endişe ettiğini söylediği konular ise Bakanlığın rahat cevaplayabileceği detaylar. Başkan, mahkumların yemeklerini verecek kişinin yüzünü görmeme ihtimalinden yakınıyor. Yani yemeği veren görevli isterse yüzünü saklayabilirmiş. Bu da mahkumu şüphe ve endişeye sevk edebilirmiş. Ayrıca her odada tuvalet ve duş bulunduğunda bunların temizliği için gerekli deterjanın problem teşkil edebileceğini, sular kesilirse depoların kaç günlük su ihtiyacını karşılayabileceğini bilmediklerine dikkati çekiyor. Türkiye çok ilerledi. Bunu ciddi söylüyorum. Şu anki koğuş sisteminde yüz kişinin kullanımına açık tek tuvalet bulunuyor. Böyle bir durumda temizlik ve hijyen aramanın mantıksız olacağı ortada. Tartıştığımız nokta ise oda sistemine geçildiğinde tuvaletlerde kullanılacak deterjan... Görüldüğü gibi bu tartışmaları tek hamlede bitirmek olası değil. Benim tavsiyem, içi rahat etmeyenlerin Bakanlığa başvurarak inşaat alanını ve yapılan örnek odaları gidip kendi gözleriyle görmeleri ve ondan sonra tarafsız bir açıdan projeyi değerlendirmeleri. Kulaktan dolma bilgi yerine kendi gözlemlerini tercih ederlerse sonuca daha rahat ulaşabilirler. Dedim ya tuhaf bir hafta oldu. Ankara’dan İstanbul’a döndüğümde kötü haberler aldım. Malum, Defne Samyeli’nin rahatsızlığı ve sevgili hocam Cenk Koray’ın vefatı... Bütün bunları aynı potada eritmek mümkün değil. İnsanın psikolojik yapısı alt üst oluyor. İster istemez korkuya kapılıyor. “Acaba” sorusu kafasının içinde yankılanıp duruyor. “Acaba ben de bir chek up yaptırtsam mı?” Aslında ihmal edilmemesi gereken bir husus. Cenk’in yaşındaki meslektaşlarımın yüzünde ise hep aynı ifade. “Acaba sıra bende mi?” Yıllar önce rahmetli Okan Uysaler’i kaybettiğimizde, iyi televizyoncuların erken öldüğünden ve kalp hastalığının bir meslek hastalığı olduğundan dem vurulmuştu. Gerçekten de elli ile elli beş yaşları arasında hayata veda eden televizyoncu çoktur. Bu, belki mesleğin sürekli tetikte beklenmesi mecburiyetinden belki de vücudun canlı yayınlarda fazla adrenalin üretmesinden, bilemiyorum. Bildiğim, sevgili dostlarımın sayısı azaldıkça kendimi kötü hissettiğim. Ölüm ihtimali her an herkes için mevcut. Zaten yaşayan her varlık ölümü tadacaktır. Yine de insanoğlunun aciz yapısı korku taşıyor işte. Belki de bu korku bizleri “sağlıklı yaşam” sendromuna sokuyor. Amerikalılar’ın önce insan sağlığını bozan çeşitli icat ve alışkanlıkları sonra da sağlıklı yaşam diretmeleri hepimizi etkiliyor. Ölümü ertelemek mümkün değil. Ama yaşarken kaliteli soluk alıp vermek de küçümsenecek bir nimet değil. Bütün bu gelişmelerin sonucunda kimbilir kaçıncı kez sağlıklı yaşamaya karar vermiş bulunuyorum. Bu çabada sanırım doğru beslenme başrolde olacak. Okuduğum kitaplara bakılırsa doğru beslenme bilinen bütün rahatsızlıklar üzerinde etkili. Bu hastalıkları önlemek ya da ilerlemelerini engellemek için yapılacak en önemli iş dengeli beslenmeye başlamalı. Konuyla ilgili en detaylı kitapların yazarı bir Fransız. Michel Montignac. Yazarın Türkiye’de en çok bilinen ve satılan kitabı Yedikçe Zayıfla adını taşıyor. Bu isim hemen perhiz çağrıştırıyor. Ama istenirse kilo vermek kısmı atlanabilir. Dediğim gibi yeni girdiğim psikolojide güzellikten ve herşeyden önce sağlığı düşünüyorum. Yazarın elimdeki diğer kitapları Kadınlara Özel ve Yemek Tarifleri. Anladığım kadarıyla İstanbul’da yazarın adına kurulmuş bir kulüp var ve orada istenebilecek bütün malzemeler satılıyor. Meraklıları bu kitapları kitapçılarda bulabilirler. Tuhaf bir hafta ve tuhaf bir yazı oldu. Cezaevlerinden zor ayrılıklara oradan da sağlıklı yaşama geldik. Zaten hayat böyle. Herkes kendi derdine düşmüş yuvarlanıp gidiyor. Gönül, bütün insanların aynı refah düzeyinde yaşamasını, suç işlememesini, işlediyse de insanî koşullarda cezasını çekmesini istiyor. Sözün özü Mum dibini aydınlatmaz. Levha İnsanca olan insana yakışandır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT